1. Menu
  2. Content
  3. Footer>

Faaliyetler

  • Previous
  • Next
  • Stop
  • Play

Ocak 2010

08 Ocak 2010

8b

Gazze'ye Özgürlük Yürüyüşü

Şubat 2010

26-02-2010

26k

“28 Şubat 1000 Yıl Süremez” mi diyorsunuz?: Öyleyse kaldırın başörtüsü yasaklarını!” başlıklı basın açıklaması Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

 


Mart 2010

8 Mart 2010

8k

 

  AKDER Genel Sekreteri Neslihan Akbulut AK Parti Genel Merkez Kadın Kolları Başkanlığı tarafından Ankara’da düzenlenen “Uluslar arası Kadın Hakları Zirvesi”ne katıldı.

Nisan 2010

17_Nisan_2010_iin_fotok

 Hukukçular derneği,Türkiye’den 20 ismin bulunduğu Dünya’nın en etkili 500 Müslüman listesine giren Türkiye’deki üç kadından biri olan başkan yardımcımız Av. Fatma Benli’ye “Kararlılık Ödülü” verdi.

 

 

Mayıs 2010

28 Mayıs 2010

National Democratic Institute for International Affairs Türkiye Ofisi,  Amerikan Demokratik Parti Eski Başkanı Howard B. Dean’in katılımıyla “Geleceği Şekillendirecek Siyasi ve Sivil Toplum Liderlik Anlayışı” konulu akşam yemeği düzenledi.  Yemeğe iştirak eden  başkan yardımcımız, eski valiye başörtüsü yasağının kadın hakları ile ilgili görüşlerini ifade etti. Kendisine AKDER istatistikler raporu ve broşürler takdim etti.

 

Haziran 2010

11 Haziran 2010

Fransız Gazeteci Nicholas Birch, 28 şubat süreci ile ilgili yazdığı kitap için, sürecin neden olduğu kendi yaşam deneyimleri öğrenmek üzere  başkan yardımcımızla görüştü. Kendisine AKDER raporları ile 1997 sonrası başörtüsü yasak kronolojileri verildi.

Temmuz 2009

5 Temmuz 2009

AKDER gönüllüleri AKDER’in geleneksel pikniğinde buluştu.

Ağustos 2009

5 ağustos 2009

Zaman Gazetesi İstanbul barosu başkanının “eşitlik eşit insanlar arasında olur” ifadesi hakkında başkan yardımcımızdan görüş aldı.

Eylül 2009

16 Eylül 2009

AKDER gönüllülerinin geniş katılımı ile Topkapı tesislerinde AKDER iftarı gerçekleştirildi. Dernek başkanımız Dr Refia Kızılhan’ın dernek..

Ekim 2009

28 Ekim 2009
ABD de gerçekleşen “dinler arası karalama” “Defamation of Religion” toplantısına üyemiz İclal Gedik AKDER’i temsilen katıldı

 

Kasım 2009

23 Kasım 20092k

STK temsilcilerinden AKDER'e ziyaret.

 

Aralık 2009

04 Aralık 2009

4k

TBMM Kadın Ekek Fırsat Eşitliği Komisyonu




Başörtüsü Yasağı Hukuku



İSTATİSTİKİ VERİLERE GÖRE TÜRKİYE’DE KADINLARIN GENEL KONUMU VE BAŞÖRTÜSÜ YASAĞININ CİNSİYET ENDEKSİNE ETKİLERİ

2

 

1.yüzyılda kadın hakları, modernizm, insan hakları ve demokrasiden en çok bahsedildiği bir dönemde Türkiye’de son on iki senenin en çok konuşulan konusu, başörtülü/türbanlı kadınların yüksek öğretim kurumlarına girip giremeyeceğidir.

Bu durum ABD Anayasa Mahkemesi üyesi Yargıç Brandeis’in 1927 tarihli bir kararında yazdığı “İnsanoğlu cadılardan korktu ancak kadınları yaktı.[1] ifadelerindeki ironiyi hatırlatmaktadır. Zira bir taraftan çağdaşlaşma ve ilerlemeden bahsedilirken gerçekte başörtülü kadın toplum hayatının dışına itilmektedir. Üstelik başörtüsü/türban üzerinden yapılan tartışmalar, mevcut kadın sorunlarının görmezden gelinmesi ve bu konuda da somut adımlar atılmaması ile sonuçlanmaktadır.

 

Bu rapor başörtüsü yasağının kadın hakları gelişimine olumsuz etkisini somut araştırmalar ışığında ortaya koyarken, aynı zamanda Türkiye’deki genel kadın sorunlarının istatistiki verilere göre bir haritasını çıkarmayı hedeflemektedir. Bu nedenle güncellenmiş değişik rapor ve anketlerdeki istatistiki verilere dayanılarak kadınların eğitim, istihdam, siyasi temsil, şiddet, kırsal kesim, sağlık, sosyal güvenlik ve sosyal hayattaki problemleri ortaya koyulmuştur. Akabinde başını örten kadınlara karşı gerçekleşen muamelenin kadın sorunları üzerindeki etkileri incelenmiştir. Gündelik hayatta başörtülü kadınlara karşı gerçekleşen farklı muamele ve yasaktan etkilenen kadın oranları ile ilgili istatistiki veri elde edilmesindeki zorluklar ele alınmıştır.

 

Başörtüsü yasağının hukuki niteliği uluslararası hukuk normlarına ve özellikle Birleşmiş Milletler(BM) belgelerine göre değerlendirilmiş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi(AİHS) ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme(CEDAW)’sinin farklı koruma alanları, AİHS’in BM sözleşmelerinden farklılıkları ve Leyla Şahin kararının etkileri incelenmiştir. Yasağı meşrulaştırmak için ileri sürülen, kıyafet serbestisinin hakların kısıtlanmasına neden olup olmayacağı, başörtüsü yasağının kadınlar lehine olduğu, kıyafet serbestisinin başı açık kadınlar üzerinde olumsuz etki oluşturacağı, rejimin değişmesine neden olacağı, devletin kuralları olduğu ve herkesin bu kurallara uyması gerektiği, türbanın başörtüsünden farklı olduğu, başörtüsünün siyasi simge olarak kullanılması sebebiyle başörtüsünün yasaklanması gerektiği, laiklik ilkesinin farklı muameleyi meşru hale getirdiği, kamusal alandan başörtülülerin çıkartılabileceği, başörtüsünün yargı kararları ile yasaklandığı iddiaları değerlendirilmiştir. Sonuç ve değerlendirme bölümünde kadın sorunlarının çözümüne yönelik kanaatlerimize yer verilmiştir. Çalışmada somut veriler elde etmek için yorum ve değerlendirmelerden ziyade Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü(KSGM) başta olmak üzere, uluslararası kuruluşlar, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları tarafından gerçekleştirilen farklı istatistik ve araştırma raporlarına dayanılmıştır. 2010 yılında rapora yeni istatistikler eklenmiştir.

I.GİRİŞ

Türkiye 1985 yılında Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme(CEDAW)’yi imzaladığında, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın sonlandırılması ve sözleşmede tanınan hakların (eğitim, çalışma, seçme seçilme haklarını kullanma, kanun önünde erkeklerle eşit haklar sağlama, siyasal, ekonomik hukuki ve kültürel alanlarda ve iç hukukta tedbirler alma, kadın istismarını ve fahişeliği, ülkenin siyasal ve kamusal yaşamında kadınlara karşı ayrımı önlemek üzere önlemler alma, sağlık bakım hizmetleri, sözleşme hükümetlerinin kırsal kesim kadınlarına uygulanmasını sağlama, evlilik ve aile bağları arasında ayrımı önleme yükümlülüğünün), tam olarak gerçekleştirilmesini amaçlayan gerekli her türlü tedbiri almayı taahhüt etmiştir.

 

Türkiye’de kadın erkek eşitliğini sağlamak üzere 2002 yılı sonrası süreçte yasalardaki kadınlarla ilgili pek çok madde revize edilmiştir. 2004 yılında “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” ifadesini Anayasa’ya eklemiştir. Gelinen son noktada 2007 sonrası AB İlerleme Raporlarında ifade edildiği üzere, Türkiye’de cinsiyet eşitliğini teminat altına alan yasal çerçeve mevcuttur.[2]

 

Ancak somut rakamlar, kağıt üzerine var olan, sözleşme ve yasalarda yazılı olarak güvence altına alınan hakların fiilen uygulama alanı bulmadığını göstermektedir. Ekonomik katılım ve fırsatlar, eğitim düzeyi, sağlık ve siyasi güç açısından kadın ve erkek arasındaki fark Türkiye’de belirgin düzeydedir. Gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYH) göre dünyanın en büyük 17'nci ekonomisine sahip olan Türkiye, Dünya Ekonomik Forumu’nun gerçekleştirdiği 2009 yılı Dünya Cinsiyet Haritası indeksinde[3] toplam 134 ülke arasında 129. sırada gelmektedir.[4] Türkiye cinsiyet temelli eşitsizlikler açısından Avrupa Birliği ve Birliğe adaylıkları kabul edilmiş ülkelerden, hatta Türkiye'nin siyasi gelişmişlik düzeyine sahip olmayan pek çok İslam ülkesinden geri kalmış durumdadır.[5]

 

İstatistikler ve kadınların eğitim, çalışma ve siyasal yaşama katılımların düşüklüğü, devletin pratik yaşamda kadınların siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda tedbir alma yükümlülüğünü yerine getirmediğinin kanıtıdır. Devlet kadınların genel sorunlarının çözümünde etkin geçici özel önlem almamakta, kadın ve erkek fiili eşitliğinin sağlanmasında yetersiz kalmaktadır. Başörtülü kadınların haklarını kullanmasına izin verilmemesi de mevcut sorunların çözülmesini güçleştirmektedir.

II. TÜRKİYE’DEKİ KADINLARIN GENEL SORUNLARININ TESPİTİ

Türkiye’de kadınların genel oranları ile ilgili sağlıklı bir bilgiye erişmek her zaman için mümkün değildir. Kadının durumu ile ilgili kesin ve yeterli veri bulunmadığı gibi, eldeki veriler de kadınların durumu, rolleri ve haklarıyla ilgili problemleri bütünüyle kapsayıcı nitelikte değildir.”[6] Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM) de istatistiksel veri üretiminde boşluklar bulunduğu ifade edilmektedir.[7] Bu nedenle çalışmamızda, resmi ve özel, yerel ve uluslararası raporlar birlikte değerlendirilmiş ve 2010 yılında rakamlar güncellenmiştir.

 

1. Eğitim ve Öğretim

a. Eğitim ve Öğretim Alanında Kadın

Eğitim alanında tüm dünyada hızlı gelişmeler yaşanmaktadır. Buna rağmen, dünyanın pek çok bölgesinde kadınların eğitimi konusu halen sorunludur. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde temel eğitimi yaygınlaştırma çabalarına rağmen, kadınlar erkeklerden daha az eğitilmekte, yaşam standartlarını yükseltecek, sosyal ve ekonomik değişikliklere uyum sağlamalarına yardımcı olabilecek bilgi ve deneyimlere erişememektedirler.

 

Türkiye’de kadınlarda okur-yazarlık oranı 2006-2007 yılı itibariyle 87,93’dur. Hâlbuki bu oran erkeklerde %99.21’dir.[8] 2010 yılı itibarıyla da kadınların eğitime erişimi AB’ye üye ülkeler ve AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) ülkeleri arasında en düşük seviyede bulunmaktadır.[9] Nitekim Dünya Cinsiyet Haritasına göre Türkiye kadınların eğitim oranına göre 134 ülke arasında 110. sırada gelmektedir. [10] Halbuki temel eğitim Osmanlı döneminden beri yasa ve yönetmeliklerle desteklenmektedir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra temel eğitim zorunlu kılınmıştır. Türkiye taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve çekincesiz kabul ettiği uluslararası belgelerde kadın okuryazarlığını yüzde 100 olarak gerçekleştirme sözünü vermiştir.[11] Buna karşın, nüfusun eğitilmişlik durumu ve özellikle de kadınların eğitimi, ülke kalkınmasının önündeki en büyük engellerden birisidir. Halen Türkiye'de 5 milyondan fazla kadının okuma-yazma bilmediği ve tüm çabalara karşın halen 640 bin kız çocuğu okula gitmediğini ifade eden araştırmalar bulunmaktadır.[12] KSGM’nin ülke raporunda da ifade ettiği üzere eğitim istatistikleri, zorunlu eğitim çağındaki çocukların %10’unun okullulaşamadığını, bunların nerdeyse dörtte üçünü kız çocuklarının oluşturduğunu göstermektedir. [13] Bölgelerarası eşitsizliğin neden olduğu sorunlarla[14] mücadele için Türkiye’de özellikle kız çocuklarının okutulması önündeki engellerin aşılması için kampanyalar düzenlenmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı ve UNICEF, esas olarak güneydoğu/doğu bölgesine ağırlık veren daha sonra tüm Türkiye’ye yayılan “Haydi Kızlar Okula” kampanyasını başlatmışlardır.[15]

 

b. Başörtüsü Yasağının Kadınların Eğitim Oranı Üzerindeki Etkileri

Kadınların eğitim oranının düşük olma sebeplerinden bir tanesi, eğitim kurumlarında başı açık bulunma mecburiyetidir. Türkiye’de hangi aşamada olursa olsun başörtülü kadınların eğitim görmesine imkan yoktur. 06.03.1340 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu gereği eğitim birliği zorunlu olduğundan alternatif eğitim sistemi de bulunmamaktadır. Uygulama özel okullar için de geçerlidir. 1997 yılı post modern darbe sonrası 1998 yılında yüksek öğretim kurumlarında da başörtüsü yasaklanmıştır.

 

2008 yılında Türkiye’de 1.946.442 tanesi yüksek öğretim olmak üzere toplam 19.437.566 öğrenci bulunmaktadır. Başörtüsü yasağı ilahiyat fakültelerinde dahi devam etmektedir. Okul sınırları içinde başlarını örtmelerine izin verilmediği için eğitimden uzaklaşmak zorunda bırakılan kadınlar, ülkedeki eğitim düzeyine olumsuz bir oran olarak yansımaktadır. 1998 yılında yasak başladığında üniversitelerde eğitim görmekte olup, daha sonra bu nedenle okulu bırakan kişi sayısı bilinmemektedir.[16]Aynı şekilde 2002 yılından itibaren başörtülü genç kızlar Öğrenci Seçme Sınavına (ÖSS) girememektedir. Dolayısıyla sınava girseydi, üniversite sınavını kazanabilecek pek çok kadın eğitimden yoksun kalmaktadır.

 

Kız çocuklarının eğitimden yoksun bırakılması, aynı zamanda ekonomik bir ayrımcılık biçimi de oluşturmaktadır. Eğitim, sosyal mobiliteyi arttıran, yoksul kesimlerin sınıf değiştirmesini kolaylaştıran ve bu nedenlerle de sosyal bütünleşmeyi sağlayan bir özerklik taşımaktadır. Bu yönüyle eğitim, kabiliyeti olan ve hak kazanan herkesin yükselebileceğini gösteren en önemli toplumsal denge aracıdır. Eğitimin bu fonksiyonlarını yerine getiremediği ülkelerde, sosyal barış ve toplumsal düzen ciddi manada bozulmaktadır. Ekonomik bağımsızlık kadınların güçlendirilmesinde önemli bir etkendir. Kadının güçlenmesi ise kadınların gerekli eğitimi almaları ile mümkündür.

 

Toplumun gelişebilmesi için, eğitime yeterli önemin verilmeli ve gerekli kaynağın ayrılmalıdır. Bu nedenle devletler, vatandaşlarının eğitim ve öğretimini yalnızca üstlenmekle kalmaz. Vatandaşları arasında fırsat eşitliğini sağlama, bu görevini tam bir adalet ve eşitlik içinde yerine getirme yükümlülüğünü yerine getirmelidir. Eğitim ve öğrenimin eşit olarak sağlanması ve herkese eşit imkanlar sunulması devletin sorumluluğundadır.

 

Türban/başörtüsü yasağı, kadınların eşit eğitime ulaşamamalarına neden olmakta ve kadınların düşük eğitim seviyesine sahip olmaları ile sonuçlanmaktadır. Uluslararası insan hakları kuruluşlarının da ifade ettiği üzere, dini inançları nedeniyle başörtüsü kullanan kadınların devletin eğitim kurumlarını kullanmalarının yasaklanması Türkiye’deki kronik insan hakları ihlallerinden birisidir.[17]

 
2. İstihdam 

a. Kadın İstihdamı

Türkiye’de erkek nüfusun iş gücüne katılma oranı %74.4[18] iken 2006 yılı için[19] kadın nüfusun istihdam oranı %24,9 olup, yıllara göre azalma göstermektedir.[20] Avrupa’da yaşayan ortalama kalifiye kadınların istihdam oranı % 49 [21] dur. 2010 yılı itibarıyla rakamlar düşük olup Türkiye’deki kadın çalışma oranı AB ve OECD’de de en düşük oranı oluşturmaktadır. Dünya Cinsiyet Haritasına göre kadın istihdamında Türkiye 134 ülkeden 130. sırada gelmektedir.[22]

 

Yapılan araştırmalar kadınların, daha düşük statülü ve ücretli işlerde çalışmaya razı olduğu şeklindedir. Türkiye’de istihdama katılan kadınların %48.5’i tarım sektöründe, %14.4’ü sanayi sektöründe, %37.1’i ise hizmetler sektöründe çalışmaktadır. İşteki durumları açısından bakıldığında 100 kadından sadece 14’ü, kendi hesabına ve işveren konumunda çalışmakta, 47’si herhangi bir ücret ya da yevmiye karşılığında çalışmakta ve 39’u ücretsiz aile işçisi olarak çalışma yaşamında yer almaktadır.[23] İş gücü piyasasına giren kadınlar daha çok kayıt dışı sektörlerde istihdam edilmektedir. Bu işler süreli ve geçici çalışmayı, sosyal güvencesizliği beraberinde getirmektedir.

 

Özel sektörde çalışan kadınlar işe alınmada erkeklerden daha az tercih edildiği gibi, en önce onlar işten çıkartılmaktadır. İş gücü piyasasına girişteki ayrımcılık kadınların ekonomik hayattaki katılımlarını azaltmaktadır. Bu yönde yapılan çalışmalar yetersiz kalmaktadır. Çalışma saatlerinin katılığı, esnek istihdam olanağının azlığı, çocuklu anneler için kreş yükümlülüğünün yerine getirilmemesi bunda etken olmaktadır. 2006 verilerine göre; kente göre (% 19,9) kırsal alanda daha çok kadın iş gücüne katılıyor (% 33,0) gibi görünmektedir. Ancak kırsaldaki 100 kadından 83’ü tarım kesiminde olup ve bunların %81.9’u herhangi bir ücret almaksızın ücretsiz aile işçisi olarak çalışmaktadır. Ücretsiz aile işçisi konumunda olan bu kadınlar ücret almadıkları gibi, sağlık ve sosyal güvenceleri bulunmamaktadır.[24]

 

Kadınların iş gücüne katılım oranlarının düşük olma sebebinin, Türkiye’deki kültürel yapı olduğu iddia edilmiştir. Ancak TESEV’in “Siyaset Üst Yönetim ve İş Yaşamına Katılamayan Kadınlar” çalışması, eğitimde olduğu gibi, kadınların iş yaşamına katılmalarında Türkiye halkının çoğunluğunun gelenek ya da muhafazakarlıktan kaynaklanan ön yargıları olmadığını ortaya çıkarmıştır. Halkın %92.2'si çalışan kadının kendisine saygısının artacağını, %87.2'si aileden zengin de olsa çalışmanın kadını daha iyi vatandaş yapacağını, % 92.2'si çalışmak isteyen her kadının çalışabilmesi gerektiğini düşünmektedir. Aynı şekilde çalışan bir kadının namusunu koruyamayacağı önermesine halkın sadece %7.6'sı katılmıştır.

 

Çoğunluk oluşturan görüşler, çalışan kadınlara karşı ön yargıdan çok, çalışan kadınların ev işi ve çocuk bakımı gibi geleneksel olarak kadının görevi kabul edilen yükümlülükleri ihmal edecekleri kaygısının kadın istihdamını engellediğini ortaya koymaktadır. Buna karşın kadınların aile ve iş yaşamı arasındaki dengeyi sağlayabilmek için özel çalışmalar yapılmamaktadır. Örneğin saat karşılığı çalışma, kısmi çalışma süreleri, kayan(değişen) süreli çalışma imkanları teşvik edilmemektedir.

 

b. Başörtüsü Yasağının İş Yaşamındaki Kadınlar Üzerindeki Olumsuz Etkileri

Türkiye’de kadın istihdamın azlığının sebeplerinden bir tanesini, kamu kurumlarında ve bazı özel mesleklerde başörtüsü yasağı oluşturmaktadır. Anayasa’nın 70. Maddesi “her türk kamu hizmetine girme hakkına sahiptir.  Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiç bir ayrım gözetilemez.” hükmünü içermektedir. Buna karşın kamu kurumlarının her aşamasında görevin niteliğine bakılmaksızın başın açık olma şartı aranmaktadır. 2008 yılı itibarıyla 2.438.239 sayıda devlet memurundan 811.668 tanesi kadındır. [25] Kamu kesiminde kadın istihdam oranı %33 olup bu toplam istihdam içerisindeki kadın oranı olan %26 dan yüksektir.[26] Üstelik kamu kurumlarında ücret eşitsizliği ya da işe alınmada cinsiyet ayrımcılığı söz konusu değildir. Ancak istisnalar dışında bu kadınların hiçbirinin başörtülü olmasına imkan yoktur. 1999 yılı sonrası memuriyete giriş sınavlarında başörtüsü yasağı getirilmiştir. Diyanet işleri başkanlığında görev yapacak vaizeler bile Kamu Personeli Giriş Sınavında başını açmak zorunda bırakılmaktadır. Üstelik bazı kadınlardan görev yerleri dışında başlarının açık olması beklenmektedir. Örneğin Danıştay, iş dışında bile memurun başını örtmesinin cezalandırma nedeni olduğuna karar vermiştir.[27] Bu nedenle 1998-2002 dönemi arasında beş bine yakın memur memuriyetten çıkartılmış, on bine yakını istifa etmek zorunda bırakılmıştır.

 

Halbuki mevzuat ya da daha önce düzen içinde senelerce çalışan olumlu siciller alan kadınlar değişmemiştir. Sadece post modern darbe sonrası oluşturulan ortamda başörtülü kadınlara olan bakış açısı değişmiştir. Bir daha alınmamak üzere memuriyetten çıkartılan, artık hademe olarak dahi çalışamayan memurlar arasında, on sekiz sene öğretmenlik yapan ve kanser tedavisi nedeniyle aldığı Sağlık Kurulu Raporunun bitmesi beklenmeden, savunması alınmadan devlet memurluğundan çıkarma cezası almış öğretmenler de bulunmaktadır.[28]

 

Türkiye’de hukuki mevzuat, çalışma hakkını düzenlemekte ve ayrımcılığı yasaklamaktadır.[29] Halkın büyük çoğunluğu eğitim ve kamu yaşamında başörtüsünün yasaklanmasına karşıdır.[30] Yapılan araştırmalar halkın % 67.9’unun isterlerse başörtülü kadınların memur olması gerektiğini[31] düşündüğünü göstermektedir. Buna karşın tüm alanlarda kesin bir yasak mevcuttur. Bu kural meslekleri gereği ameliyathane bonesi takmak zorunda olan başörtülü ameliyathane hemşireleri için dahi geçerlidir.[32]

 

Kamu görevlisi olmayan ancak meslek odalarına kayıtlı olarak çalışan doktorlar, eczacılar, diş hekimleri gibi serbest meslek mensupları ile avukatlar ve noterler de, bağlı bulundukları birliklerin ve odaların oluşturduğu meslek kuralları nedeniyle başörtülü olarak çalışamamaktadır. Örneğin başörtülü avukatlar duruşmalara girememektedir. Baro seçimlerinde kullanılan broşürlerde yer alan başörtülü fotoğrafları için cezalandırılan avukatların[33] akabinde oy kullanmaları cezalandırma gerekçesi olmuştur.[34] İstanbul Barosu başörtülü avukatların adliyelere girmeleri halinde haklarında disiplin soruşturması açılacağına ilişkin yönetim kurulu kararı almıştır.[35] İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi binasına başörtülü kadınların alınmamasına ve hatta stajyer avukatların peruk kullanmaması gerektiğine ilişkin karar almıştır.[36] 2010 yılı itibarıyla halen stajyer avukatların peruk dahi takmasına müsaade edilmemektedir.

 

Mahkemeler başörtülü avukatlara karşı gerçekleştirilen ayrımcı muameleleri iptal etmemektedir. Nitekim Danıştay stajyer bir avukatın özel hayatında dahi başörtülü olmaması gerektiğini ifade etmiştir.[37] Bu durum başörtülü avukatların çalışma haklarını kullanmalarını fiilen imkansız kılmaktadır.

 

Başörtülü kadınların çalışma hakkının kısıtlandığı örnekleri, ana akım medya kuruluşları, özel eğitim kurumları, kurslar, dershaneler ve kreşler gibi özel sektöre ait kar amaçlı eğitim kurumlarına kadar çoğaltmak mümkündür. Tamamen ticari hizmet ve mal üreten sektörlerde dahi, başörtülü kadın istihdamı düşüktür. Başörtüsü yasaklarında önemli roller oynayan ana akım medyanın örtülü kadınları ötekileştirmesi/marjinalleştirmesi sonucu özellikle son yıllarda özel sektördeki kurumlar başörtülü personel çalıştırırlarsa mimlenecekleri, kategorize edilecekleri ve bu yüzden iş ve gelir kaybına uğrayacakları düşüncesiyle başörtülü eleman çalıştırmayı tercih etmemektedirler. Yapılan araştırmalar çok sayıda özel işletmenin, çalışan kadın personellerine başlarını açmak ile istifa etmek arasında tercihte bulunmalarını istediklerini göstermektedir.[38]

 

Bunun sonucu başörtülü eleman çalıştıran serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu özel iş yerleri, başka alternatif olmaması sebebiyle kalifiye personele ödediklerinden düşük ücret ve düşük standartlar önermektedir. İş Yasasında cinsiyet nedeniyle ücret farklılığı yasaklanmıştır. Yine de “Eşit davranma ilkesi”ne rağmen ücretlerdeki eşitsizlik devam etmektedir. Özel sektörde daha düşük vasıf gerektiren alt düzeydeki işlerde çalıştırılma yoluyla ücret eşitsizliği gizlenmektedir.

 

Başörtülü kadınlar da, çoğu kez bilgisel, eğitimsel ve mesleki donanımlarının dışındaki ve altındaki işlerde, aynı pozisyondaki diğer çalışanların aldıklarından çok daha düşük ücret karşılığı çalışmak zorunda kalmaktadırlar. Başörtülü kadınların sadece tarım işçisi, temizlikçi gibi vasıfsız işçi olmaları beklenmektedir. Hatta bazen statüsü düşük işlerde dahi tercih edilmemektedir. İsveç’te bir öğretmenin sadece başı örtülü olduğu için işe alınmaması ayırımcılık olarak değerlendirilir ve tazminata hükmedilirken[39] Türkiye’de de başörtülü kadınların işe alınmaması için politikalar gerçekleştirilmektedir. Başörtülü bir kadının avukat doktor, ya da öğretmen olması “siyasi simge” kullandığı iddiası ile suçlanması için yeterli olmaktadır.

Nitekim Avrupa Parlamentosu, başörtüsü kullanan kadınların çalışma hayatında cinsiyet ayrımına dayanan dolaylı bir ayrımcılık yapıldığını[40] ifade etmiştir. Zira hizmet sektöründe yaşanan kıyafet ayrımcılığı, kadınların çalışma yaşamına katılımını olumsuz etkilemektedir. Kadınlara kamuda çalışmak için başlarını açma mecburiyeti getirilmesi, CEDAW Sözleşmesinde güvence altına alınan “her insanın vazgeçilmez hakkı olan çalışma, mesleğini ve işini serbestçe seçme hakkı, meslekte ilerleme hakkı, iş güvenliğine sahip olma, hizmet karşılığı imkanlardan, menfaatlerden yararlanma hakkı”nı kullanmasını engellemektedir. Bu durum aynı zamanda başörtülü kadınların ekonomik bağımsızlığa sahip olmalarının engellenmesi ve kendileri ve topluma verimli olabilecekleri alanlarda çalışmak yerine atıl kalmaları ile sonuçlanmaktadır.

 

3. Siyaset ve Karar Mekanizmalarına Katılım

a. Siyasi Temsilde Kadın ve Karar Mekanizmalarına Katılım

Türkiye’deki kadınlar milletvekili seçme ve seçilme hakkını erkeklerle aynı tarihte 1934 yılında elde etmiştir. Bu tarihte tek partili sisteme olduğundan gerçek anlamda bir seçme hürriyetinde bahsetmek mümkün olmasa da, Türkiye’de kadınlara İsviçre’den dahi daha önce[41] oy kullanma hakkı tanınmıştır. Ancak oldukça uzun geçmişi olan bu hakkın kadınlar tarafından gerektiği şekilde kullanıldığını söyleyebilmek çok mümkün değildir. Kadınların siyaset ve karar mekanizmalarına katılım ve temsil oranları erkeklere kıyasla çok düşük olup Türkiye kadın temsilinde 134 ülke arasında 107. sırada gelmektedir.[42]

 

Nitekim parlamentodaki kadın oranı Temmuz 2007 genel seçimlerinde, bu yöndeki tüm kampanyalarla ancak %4.4’den %9.1’a çıkartılmıştır. Bu da hedeflenen %18.8’lik dünya ortalamasının altındadır. [43] 29 Mart 2009 tarihinde yapılan belediye seçimlerde 81 ilden 2 ilin belediye başkanı ve on yedi ilçenin belediye başkanı kadındır. [44] Belediye başkanlarının sadece 0.6’sı kadındır. İl meclislerindeki kadın oranı sadece %2.3 olup, ilçe konseylerinin %1.81’i kadındır.[45] Üstelik genel olarak kadınlar parti başkanı, grup başkan vekili, komisyon başkanı gibi karar mekanizmalarında değildir. Tek istisna 1993-1996 yılları arasında kadın başbakanının[46] varlığıdır. Farklı siyasi yelpazelerden gelen her partinin iktidarında da Bakanlar Kurulundaki genel olarak tek kadın “Kadından ve Aileden Sorumlu devlet bakanı” olmaktadır. 2009 yılında Kabinede yapılan değişiklikle kadından ve aileden sorumlu devlet bakanı yanında Milli Eğitim Bakanının da bakan olması ile bu durumda ilerleme kaydedilmiştir.[47] Daha önce de cumhuriyetin kurulmasından bu yana 32 bakanın bulunduğu kabinede 3 tane kadın bakan olması haber niteliği taşımaktaydı.[48] Bir erkeğin, kadından sorumlu devlet bakanı olduğu dönemler bile gerçekleşmişti.[49]

 

Araştırmalar Türkiye’de kadınların siyasete girmesi aleyhinde de ciddi bir muhalefet olmadığı ortaya koymaktadır. Türkiye’de kadınlar genel olarak siyasal parti üyeliği kanalıyla aktif siyasete katılmayı olumlu karşılamaktadır. Hatta kadınlar %39 ile %43 arasında değişen oranlarda siyasal partilerden adaylık için teklif gelecek olsa görevin niteliğine göre teklifi kabul edeceklerini açıklamaktadırlar. %64.4 Türkiye’de kadınların siyasette az sayıda yer almasının en önemli sebebi olarak “kadınlara siyasette fırsat tanınmamasını” göstermektedir.[50]

 

Nitekim Türkiye’de kadınların üst düzey yönetiminde kadın oranı çok düşüktür. Hiç kadın vali yoktur. 428 vali yardımcısından 7’i kadındır. 795 kaymakamdan da 22’i kadındır. 20 Müsteşar arasında hiç kadın bulunmamaktadır. 80 müsteşar yardımcısından 3’ü kadındır. 160 büyükelçiden 18’si kadındır.[51]

 

Kadınların kendilerini doğrudan etkileyen politika ve kararların oluşum süreçlerinde de yer almamaları, kendi özgün sorunlarına doğrudan çözüm getirmelerini engellemektedir. Kadının yer almadığı karar mekanizmalarında çok kere kadın sorunlarının yeterince bilincine varılamamaktadır.

 

b. Başörtülü Kadınların Siyasi Temsili

Başörtülü kadınlar kadınların siyasi yaşamda karşılaştıkları genel engellemelerin ötesinde, kesin bir sınırlama ile karşı karşıyadır. Başörtülü bir kadının, oy kullanmak ve muhtar olmak dışında siyasi yaşama katılması imkanı yoktur. Milletvekili, belde belediye başkanı ve hatta il genel meclis üyesi olamamaktadır. En son 2009 AB ilerleme raporunda belirtildiği gibi Yüksek Seçim Kurulu (YSK) aldığı karar neticesi seçimlerde sandık görevlisi olmaları dahi yasaklanmıştır.[52]

 

Bu konuda hukuki bir engel yoktur. Ancak Fazilet Partisi’nin 22.06.2001 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından “laiklik karşıtı fiillerin odağı olduğu gerekçesiyle” kapatılmasının tek somut sebebi, başörtülü bir milletvekilini aday göstermesidir. Söz konusu milletvekili Merve Kavakçı, halk tarafından seçilmiş ancak başörtülü olduğu için milletvekilliği yemini ettirilmeyerek milletvekilliği düşürülmüştür.[53] 1960 askeri darbesinden sonra Anayasa Mahkemesi 24 siyasi partiyi kapattığından, bu durum siyasi partiler için önemli bir tehdit unsurudur. Siyasi partiler de başörtülü bir kadını herhangi siyasi bir kademede bulundurmaya cesaret edememektedir. Öyle ki il kadın kolları başkanları bile özellikle çalışma ya da liyakat şartları gözetilmeksizin başı örtülü olmayan kadınlar arasında seçilmektedir.

 

Başörtülü kadınların seçilme hakkını kullanamamaları, Türkiye’de yaşayan bütün herkesin başörtülü kadınları seçme hakkının kısıtlandığını göstermektedir. Sonuçta örtülü olmak seçilme hakkının layığı ile kullanımına engel değildir. Belçika’da genel meclis üyesi seçilen başörtülü kadın bulunmaktadır.[54] Danimarka meclis kürsüsünde başörtülü olunabileceği ifade edilmiştir.[55] İspanya’da örtülü bir milletvekili seçilmiştir.[56] Türkiye’de ise 2008 yılında bile bir milletvekilinin başörtülü bir kadının da milletvekili olabileceğini ifade etmesi beş yıl siyasetten yasaklanması gerektiği istemiyle Anayasa Mahkemesinde yargılanması için yeterli bir neden olmuştur.[57]

 

Kadınların siyasi parti yaşamında azlığını ortadan kaldırmak için pozitif ayrımcılıkla ilgili düzenleme yapılması gerektiği ileri sürülmektedir. Bu durumda örneğin kadınlar için %33 kota getirilirse, bu kotadan yararlanacak olan sadece Türkiye’deki kadınların %38’i olacaktır. Zira başörtülü kadınlar genel olarak oy kullanmak dışında karar mekanizmalarında bulunamamaktadır. Zaten özellikle kentte yaşayan karar alma mekanizmalarına gelme potansiyeli bulunan genç kadınlar başlarını örttüklerinde engellenmekte ve eğitimsiz bırakılmaktadır. Bu durum kadın sorunlarının, daha çok güç sahibi erkekler tarafından dile getirilmesine neden olmaktadır.

 

 

4. Şiddet, Korunma Yöntemlerinden Sığınma Evlerinin Yetersizliği 

a. Kadına Yönelik Şiddet

Kadına yönelik şiddet, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de hala en önemli sorun alanlarından birisidir. Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü’nün 2008 yılında gerçekleştirdiği “Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması”na göre eşi ya da birlikte olduğu kişi(ler) den fiziksel ya da cinsel şiddet yaşamış kadınların yüzdesi %41.09’dur.[58] Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2005 ve 2006'yı kapsayan suç istatistiklerine göre, kadınlara karşı şiddet içerikli 333 bin 237 suç işlenmiş, 113 bin 724 kadın suç mağduru olmuş, bu olaylarda toplam 1985 kadın ölmüştür.[59] Bu konuda devlet ve sivil toplum kuruluşları tarafından çalışmalar yapılmaktadır. Özellikle eğitime önem verilmektedir. Ancak eğitimin artması şiddeti azaltmamakta, sadece görünürlüğünü azaltmaktadır. Nitekim üniversitelilerle yapılan bir araştırma[60] her üç öğrenciden biri "Töre için ben de öldürürüm" dediğini ve üniversite öğrencilerinin de eş dayağına da taraftar olduğunu göstermektedir.[61] 2007 yılında yapılan bir araştırma, kadınların daha fazla para kazanmasının şiddete uğrama ihtimalinin iki katına çıkarttığını göstermektedir.[62]

 

Nitekim şiddet; işkenceye, zalimane, insanlık dışı ve onur kırıcı muameleye kadar varan hareketlere yol açarken uç vakalarda yaşam hakkını ihlal edebilmektedir. Ancak bu çalışmaya detaylı incelenmesi gereken “töre cinayetleri” dahil edilmemiştir. [63] Zira 2004 yılında Türk Ceza Kanununun değiştiğinde cezalar arttırılmış, töre saiki ile işlenen suçlara ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmeye başlanması[64], medya yardımıyla kamuoyu duyarlılığının arttırılması sorunu azaltmıştır. Ancak aynı zamanda sorunu görünmez kılmıştır. Türkiye'de “töre cinayetleri”nin sayısını saptama girişimleri, bu cinayetlerin gerçek boyutlarını göstermekten uzaktır.[65] 11.10.2005 tarihinde Mecliste Töre Cinayetleri Komisyonu kurulmuş,[66] yapılan görüşmeler akabinde şiddet ve töre cinayetlerini önleme amaçlı olarak yayımlanan Başbakanlık Genelgesi[67] yayımlanmıştır. Kadına yönelik şiddet ve töre/namus cinayetleri konusunda koordinasyon görevini Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü üstlenecektir. Ancak olumlanması gereken bu girişim ve genelgenin uygulaması, Valiliklerin üç ayda bir toplantı yapmak ya da doğrudan konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarından rapor alarak KSGM’ye göndermek şeklinde kalmıştır. Bu durum sağlıklı net veriler bulunmasını engellemekte, konunun niceliksel değil, niteliksel olarak değerlendirilmesini gerekmektedir.

 

Zira yapılan araştırmaların aile içi işlenen suçların yüzde 90'ının kadına yönelik olduğunu, kadınların yüzde 9'u yaşadığı şiddeti normal kabul ettiğini ve şikâyette bulunma gereği duymadığını göstermektedir.[68] Resmi makamlara başvurmama, şiddet konusunda yeterli fiili koruma olmamasından kaynaklanmaktadır. Aile içi şiddeti önlemeye yönelik Ailenin Korunmasına Dair Kanunun uygulaması, oldukça yetersiz kalmaktadır. Adalet Bakanlığı verilerine göre, 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun ile ilgili hukuk mahkemelerine açılan davaların yıllara göre dağılımı 2002 yılında 4114, 2003 yılında 6147, 2004 yılında 8276, 2005 yılında 8966’dır.[69] 2006 yılında yasada değişiklikler gerçekleştirilip Ailenin Korunmasına Dair Kanunun Uygulanması Hakkında Yönetmelik çıkartılmıştır.[70]

Ancak koruma tedbiri şiddet uygulayan eşi altı ay süreye evden uzaklaştırmaya yöneliktir. Bu süre sonrası devlet şiddete uğrayan bireye güvenli bir yer sağlayamamaktadır. 5215 sayılı Belediye Kanunu’nun, 14/2 fıkrasının son bendi “Büyükşehir belediyeleri ile nüfusu 50 bini geçen belediyeler kadınlar ve çocuklar için koruma evleri açar.”[71] hükmünü içermektedir. 2005 CEDAW toplantısında Türk hükümet yetkilileri, değişen yasa uyarınca 300 sığınma evini hedeflediklerini deklare etmişlerdi. Buna karşın 2009 yılı itibarıyla Türkiye'de toplam 54 sığınma evi bulunmaktadır.[72] Zira Türkiye’de sığınma evi açmayan belediyelere herhangi bir yaptırım uygulanmamaktadır.

 

Sığınma evlerinin yetersiz olması, şiddetle etkin mücadeleyi engellemektedir. Kurumlar arası irtibatsızlık ve prosedürün çok fazla olması kadınların resmi kurumlardan yardım istemelerini zorlaştırmaktadır. Şiddete maruz kalan kadının gidebileceği sağlık ocakları darbın varlığına ilişkin rapor vermemekte ve adli tıbba yönlendirmektedir. İlk aşamada başvurulabilecek karakolların tutumu da genel olarak, olayı tespit ve işlemleri başlatmak yerine kadına “mahkemeye başvurmasını” söylemekle sınırlıdır. 40.400 polis memuru Emniyet Genel Müdürlüğü ve KSGM arasında imzalan bir protokol doğrultusunda hizmet içi eğitim almıştır. Ancak aile içi şiddetle ilgili eğitim gördükleri konuda çalışmaları sağlanmamıştır. Çoğu kadının daha önce adliye ile işinin olmaması, yerini dahi bilmemesinin ötesinde genel olarak mahkemeye duyulan korku, başvurunun yapılmaması ve şiddetin tespit edilmemesi ile sonuçlanmaktadır. Baroların kadın hakları merkezleri, ücretsiz avukat tahsis etmelidir. Ancak bu konuda halka yeterli bilgilendirme yapılmamaktadır. Zaten baroların genel tavrı, başvuruculara profesyonel hukuki destek vermek yerine kadın hakları merkezlerini işlevsiz hale getirme yönündedir.[73]

 

b. Başörtüsü Yasağının Kadının Şiddetle Mücadele Yöntemlerini Zayıflatması ve Yasağın Şiddet Boyutu

Başörtülü kadınlara karşı gerçekleştirilen ayrımcılık kadının güçlenmesini engellediğinden, kadınların şiddetle mücadele yöntemlerini zayıflatmaktadır. Eğitim almanın önlenmesi, ekonomik bağımsızlığa sahip olmayı ve özellikle aile içinde şiddetle karşılaşıldığında bağımsız hareket etme imkanını sınırlamaktadır.

 

Kadınların başlarını açmadıkça temel haklarını kullanılmalarına izin verilmemesi, özellikle belli mekanlara alınmamaları açık bir şiddettir. CEDAW’a göre, kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, “bir kadına sırf kadın olduğu için yöneltilen ya da oransız bir şekilde kadınları etkileyen” şiddettir.[74] Ayrıca “mevcut imkanlardan yararlanmada eşitliğin sağlanamaması” halleri, kadına yönelik şiddet niteliğindedir. İnanca dayalı giyim farklılıklarını da bir şiddet türü olarak kabul edilmelidir.

 

Nitekim başörtüsü yasağı sürecinde pek çok kadın, resmi görevliler tarafından “ikna” edilerek, dayatılarak, zorlanarak, tehdit edilerek ya da bazen fiziksel güç kullanılarak başını açmaya zorlanmış, çekiştirilmiş, kolluk kuvvetlerince tutularak kurum dışına çıkarılmaya çalışılmış, resmi kişilerce hakarete uğramış, hakkında adli ve idari soruşturma açılmış ya da başlatılmakla tehdit edilmiştir. Yaygın olarak gerçekleşen uygulama, üniversite bahçesinden geri çevrilmek şeklinde gerçekleşmektedir. Yükseköğretim Kurulu başörtülü ziyaretçilerin üniversite lojmanlarına alınmamasına yönelik genelgeler yayımlanmıştır.[75] Bunun dışında peruğu beğenilmediği için sınavdan çıkartılma[76] ya da sürücü belgesi almak üzere girdiği sınavdan “başınızı açmakla namusunuzu mu kaybedersiniz” ifadeleriyle polis eşliğinde çıkartılma da[77] farklı uygulama biçimleri olmuştur.

 

Başını örten tüm kadınlar istisnaların dışında, hangi konumda olurlarsa olsunlar bir dönem “beyaz”ların okul ve kiliselerine alınmayan ve lokanta ve otobüs bekleme yerleri ayrılmış olan “siyah”lar gibi yüksek öğretim kurumlarına kapalı ya da açık hiçbir mekana alınmamaktadır. Bu durum da psikolojik travma oluşturmaktadır.[78]

 

Bedenine eziyet edilen birey fiziksel şiddete maruz kalmaktadır. Bu şiddet onun bedensel bütünlüğüne bir tehdit oluşturmaktadır. Duygusal olarak eziyet gören bir insana uygulanan şiddet ise onun duygusal bütünlüğüne bir tehdit teşkil etmektedir. Psikiyatristlerin deyimiyle başörtüsü yasağı da, başörtüsü ile birlikte var olmak şeklindeki varoluşsal kimliğe sahip insanların kimliğine bir saldırıdır. Başörtülü kadınların geleceğe yönelik girişimlerinin kesintiye uğramasından duydukları öfke ve iç çatışma, başörtüsünü çıkarmadıklarında yaşanan yoğun engellenme duyguları, çıkardıklarında hissettikleri içsel çatışmalar, kimliklerine karşı hissettikleri suçluluk duyguları, örseleyici deneyimlerdir.[79]

 

Zira baş örtme davranışı bilinçli bir davranıştır ve bu davranışın temelini kişinin dini inancı gereği tercihi belirlemektedir. Bu nedenle yasağın psikolojik etkileri çok ağır olmaktadır. Eğer daha modern ve çağdaş görünmek adına dayatılan “başı açık” olma şartı, basit bir kıyafet probleminden ibaret olsaydı ve örneğin eğitim görme şartı okulda sürekli olarak “baştan sona yeşil renkli kıyafetle gitmek olsaydı” , eğitime devam etmek ve çalışma hakkını kullanmak isteyen kadınların bireysel tercihlere aykırı da olsa kendilerinden talep edilen bu şarta uymaları daha katlanılabilir olacaktı. Ancak başörtüsünün dini saiklerle takılması, yasağın muhatabı olan kadınları çok zor bir ikilem arasında bırakmaktadır. Başörtüsü yasağı kadını, devlet otoritesi, okul ya da işveren karşısında boyun eğmek, başörtülü olmak ya da haklarını kullanmak arasında seçim yapmak zorunda bırakmaktadır.

 

Bu noktada bir kadının kendi kıyafetini seçme hakkını ortadan kaldırmak, özgürlüğüne dışarıdan müdahaledir. Zorla başı örttürülme gibi zorla başı açtırılan ya da haklarını kullanması başını açma şartına bağlanan kadınların karşılaştığı müdahale de psikolojik şiddettir. Üstelik yasağın devam etmesi sonucu konu sürekli gündemde kalmakta ve başörtülü bireyleri olumsuz duygu ve düşüncelerin nesnesi haline dönüştürerek ötekileştirilmektedir. Başını örtmeyi tercih eden kadınlar, kendileri için önemli ve zorunlu bir sebepten ötürü başörtüsü kullandıklarından, devlet tarafından zorlayıcı bir müdahale ile karşılaştıklarında başlarını açmak istememekte, açtıkları zaman ise kendi istek ve iradeleri hilafına hareket ettikleri için kendi içlerinde bir tür bölünme yaşamaktadırlar.

 

Hazar Eğitim, Kültür ve Dayanışma Derneği’nin Başörtülü kadınlarla gerçekleştirilen “Türkiye’nin Örtülü Gerçeği” araştırması, yasak nedeniyle başını açmak zorunda kalan deneklerin, bu olaydan derin biçimde etkilendiği tespit etmiştir. Yapılan araştırmada başörtüsünü çıkaran deneklerin %70.8’i kişiliğinin zedelendiğini/parçalandığını, %63.2’si ise kendini hakarete uğramış hissettiklerini belirtmişlerdir.[80] Bu nedenle pek çok kadın başını açmayarak, eğitim ve istihdam hayatının dışında kalmıştır. Ancak bu durum da potansiyellerini kullanmalarına izin verilmeyen başörtülü kadınların tüm hayatları boyunca eksiklik duygusuna neden olmaktadır.

 

 

5.      Kırsal Kesim Kadınları

a.      Kırsal Kesim Kadınlarının Sorunları

Türkiye’de de kadınların yoksulluk oranları da erkeklere göre daha yüksektir. 2004 yılı itibarıyla erkekler tüm mülklerin yüzde 92’sine ve gayrisafi milli hasılanın yüzde 84’üne sahiptir. [81] “Olumsuz gelenek, eğitimsizlik, ekonomik bağımlılık, erken evlilik ve yoksulluk” yeterli eğitim ve çalışma imkanından yoksun kırsal kesim kadınların sorunlarıdır. Ancak yardım talep etmeye zorlanmak, yardıma bağımlılaştırılmak, kayıt dışı ve yasa dışı işlere zorlanmak, eğitim hakkını kullanamamak gibi kadınların yoksullukla baş etme stratejilerine değer verilmemekte, yoksul kadın stereo-tipleştirilmektedir. Kırsal alandaki kadınların yeterli maddi imkandan yoksun olduklarından dolaylı ayrımcılığa uğradığı beyan edilmektedir.

 

Kırsal kesimdeki (rural area) kadınların üzerlerindeki baskılara karşı gelebilmeleri, örneğin erken evlilik, istemediği kişilerle evlendirme, kıyafeti ya da çalışmaması üzerine baskılar şiddet gibi sorunlarla mücadelesi ancak bireysel güçlenmesi ile mümkündür.

 

Kadınlara karşı ayrımcılığa neden olan olumsuz geleneksel ve kültürel uygulamalarla mücadelenin tek yolu kadının güçlendirilmesinden geçmektedir. “Kadınların basmakalıp rollere sahip oldukları düşüncesine dayanan bütün ön yargılar ve geleneklere” karşı çıkabilmesi ancak bu şekilde mümkün olmaktadır. Türkiye’de, eğitim oranının düşük töre cinayetlerinin yaygın olduğu bölgelerde kadınlara karşı gerçekleştirilen ayrımcılığın azaltılması; kadınların eğitilmesi ve çalışma yaşamına katılmalarının sağlanmasına bağlıdır.

 

b. Başörtüsü Yasağının Kırsal Kesimdeki Kadınlar Üzerindeki Olumsuz Etkileri

Özellikle kırsal kesimdeki kadınların çok büyük bir çoğunluğu başörtülüdür. Toplum hayatının içinde olmaları gerektiğini düşünen kadınlar, başörtüsü engeline takılmakta ve evlerine kapanmak zorunda kalmaktadır. Toplumda kadın ve erkeğin rolü konusunda kökleşmiş geleneksel ve kültürel stereo-tiplemelerle mücadele, kadının eğitim görmesi önündeki engellerin kaldırılmasına bağlıdır. Zira yasak kadının gelişmesinin engellenmesi açısından kadınların ekonomik özgürlüğünün kısıtlanmasını artırmakta ve daha fazla yoksullaşmasına sebep olmaktadır. Eğitim almayan ve çalışamayan kadının güçlenmesinden ve sorunlarıyla baş etmesinden bahsetmek doğru bir yaklaşım değildir.

6. Sağlık ve Sosyal Güvenlik Hakkı

a. Sağlık ve Sosyal Güvenlik Alanında Kadın

Türkiye kadın nüfusun tamamı sağlık açısından sosyal güvenlik kapsamında değildir. Ücreti karşılığı çalışan %24.1 oranında kadının kendi sağlık güvencesi vardır. Bunun dışında evli olanlar eşlerinin eğer varsa sağlık güvencelerinden yararlanmaktadır. Evli olmayanlar ise eğitimlerine devam etmiyorlarsa 18 yaşına, eğitim görüyorlarsa 25 yaşına kadar babalarının sağlık sigortasından yaralanmaktadır. Diğerlerinin ise sağlık güvencesinin olmaması, sağlık hizmetlerinden eşit yararlanamayan kadınlar açısından sıkıntılara neden olmaktadır.

 

Kadın sağlığı hizmetleri yaygınlık ve etkinlik açısından yetersiz ve eşitsizdir. Kırsal alandaki kadınların %53,2'si bir doktordan doğum öncesi bakım alırken, kentsel alanda bu oran % 80,2'ye yükselmektedir. 6 doğumdan biri, tıbbi hiç bir yardım olmaksızın kendi kendine, meydana gelmektedir. 2005 yılında yürütülen “Ulusal Anne Ölümleri Araştırması” anne ölüm oranının yüz bin canlı doğumda 28,5 olduğunu göstermektedir. Yapılan araştırmalara göre 5 anne ölümünden 4’ü, önlenebilir nedenlere bağlı meydana gelmektedir. [82] Kırsal kesimdeki kadınlar, sağlık hizmetlerine erişiminde ayrıca güçlükler yaşamaktadır. Kadınların sağlık hizmetlerinden yararlanabilmesinde, yoksulluk, sosyal güvencelerinin olmaması, sağlık hizmetlerinin varlığı, ulaşılabilirliği ve kabul edilebilirliği etkili olmaktadır.

 

Kadın istihdamının azlığı sosyal güvenlik haklarının da kullanmasını engellemektedir. Kadınlar özellikle tarımsal alanda ücretsiz ve güvencesiz olarak çalışmaktadır. İstihdamda yer alan 100 kadından 66’sı herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı olmaksızın çalışmakta, bunlarında %58,1’ini ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kadınlar oluşturmaktadır. Ücretli veya maaşlı çalışan kadınların %16,1’i, yevmiyeli olarak çalışan kadınların %95.7’sı, işveren kadınların %34,8’i, kendi hesabına çalışan kadınların %90,3’ü herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olmaksızın çalışmaktadır. 2006 yılında kayıt dışı olarak ücretsiz aile işçisi konumunda tarımsal faaliyetlerle uğraşanların %23,2’sini erkekler oluştururken %76,8’ini kadınlar oluşturmaktadır.[83]

b. Başörtüsü Yasağının Sağlık ve Sosyal Güvenlik Haklarının Kullanımındaki Olumsuz Etkileri

Eğitim görememek ve yüksek maaşlarla istihdam edilmemek, başörtülü kadınların sağlık ve sosyal güvenlik haklarını kısıtlamaktadır. Üniversiteye gidemeyeceği için liseye dahi gitmekten vazgeçmek zorunda kalan genç kızların gerçekleştirdiği erken yaşta evlilikleri ise, erken doğum ve “meslek ve iş seçme hakları da dahil, karı ve koca olarak aynı kişisel haklara sahip olma” haklarını zedelemektedir. Ailenin geliri ve eğitim düzeyi ne kadar düşük olursa, kızın küçük yaşta evliliğe zorlanması olasılığı da o kadar yüksek olmaktadır. Erken hamilelik, anne ve çocuğun sağlığında olumsuz etkilere neden olmaktadır. Kızlara eğitim olanağının sağlanması, erken evliliği sona erdirmenin en etkili yolarından biridir.[84]

 

 

III. BAŞÖRTÜSÜ YASAĞININ GÜNDELİK HAYATTAKİ OLUMSUZ ETKİLERİ

  1. 1. Gündelik Hayatta Başörtüsü Yasağı

Hukuk devleti anlayışı vatandaşlara karşı eşit davranmayı zorunlu kılar. Vatandaşlar, devletin vatandaşına sağladığı imkanlardan adalet ve hakkaniyet esasları çerçevesinde eşit şekilde yararlanırlar. Herhangi bir inancın veya vicdani kanaatin gereğini yerine getirmek, bu hak ve imkanlardan mahrumiyet sebebi olamaz.

 

Ancak Türkiye’de modernleşme sürecinde topluma kabul ettirilmek istenen hakim düşünce, haklarını kullanmak isteyen eğitimli, üst sosyo-ekonomik düzeyde ya da kentlerde yaşayan genç kadınların çağdaş görünümde bulunmaları için saçlarını örtmemeleri gerektiği yönünde olmuştur. Türkiye’de genel olarak ev kadını, tarım işçisi, hizmetçi gibi özel bir vasıf gerektirmeyen alt statü rolleri layık görülen başörtülü kadınlar ise, eğitim görmek ve çalışmak istediklerinde senelerden beri oluşturulmaya çalışılan bu toplumsal statü sarsılmaya başlamıştır.

 

Bu nedenle 1960’lı yıllardan bu yana üniversitede eğitim görmek isteyen başörtülü kadınlar, yaşıtları gibi eğitim hakkını kullanan kişiler olarak değil, dayatılan modernlik algısına karşı çıkan bir “sorun kaynağı” olarak telakki edilmeye başlamışlardır. Bu nedenle üniversitelerdeki başörtülü öğrenci sayısının artması tehdit olarak algılanmıştır.

 

1997 yılında Türkiye’de gerçekleşen ve özellikle kadınlar üzerinde baskısını hissettiren post-modern darbe sonrası da, dinsel, sosyal ve kültürel bir olgu olan başörtüsü kamu kurumlarında ve üniversitelerde yasaklanmıştır. Yasak sonucu yüz bini aşkın öğrenci ve on binden fazla kamu personeli sahip oldukları konumu bırakmaya zorlanmışlardır. Yaşamları ve inançları arasında tercih yapmaya zorlanan kadınlar, başlarını örttüklerinde diğer haklarından yoksun bırakılmışlardır. Başörtülü kadınların üniversiteler dahil ‘devlet alanı’ olarak ifade edilen yerlere girmeleri ve toplumda “görünür olmaları” her fırsatta engellemeye çalışılmıştır. Bu suretle daha önce okula başörtüleriyle kayıt olan ve senelerce hiçbir sorunla karşılaşmadan eğitim gören öğrenciler, üniversiteden ayrılmak zorunda bırakılmışlardır.

 

Üniversiteye giriş sınav kılavuzlarına “başı açık” girme şartının eklendiği 2002 yılından sonra başını örten öğrencilerin, üniversite eğitimine başlamaları engellenmiştir. Başörtülü kadınlar, genel olarak üniversitelere ait açık ya da kapalı hiç bir mekâna (kütüphaneye,[85] sosyal tesislere[86]) alınmamaktadır. Gazeteciler,[87] öğrenci anneleri[88], araştırmacılar dahi içeri girememektedir.

 

Yasak; genç, yaşlı, Türk, yabancı, öğrenci, ziyaretçi ayrımı yapmamaktadır. Samira Moosa, Umman Sultanlığı’ndan Sultan Qaboos Üniversitesi Toplum Bilim Koleji başkan yardımcısıdır. 16.10.2003 tarihinde İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesinde 1. Uluslararası Çocuk ve İletişim Konferansında panel yönetmek üzere davet edilmiştir. Ancak başörtülü kadınların herhangi bir nedenle üniversitelerin açık ve kapalı alanlarına girişi yasak olduğu için okula girememiştir. Bu durum “İletişim skandalı” olarak basına yansımıştır. Bunun üzerine üniversite yetkilileri “Kendisini biz erkek sanıyorduk”[89] şeklinde savunma yapmışlardır. Aynı düşüncelere sahip bir erkek, bilgisinden ötürü yurt dışından çağrılarak panel yönetmek suretiyle onurlandırılırken, başı örtülü bir kadın okul kampüsüne dahi alınmamaktadır.[90]

 

Özellikle yüksek öğretim kurumları ve kamu hayatında gerçekleşen başörtüsü yasağı, sadece kadınları etkilemektedir. Başörtülü bir kadın dini bir hükmü gerçekleştirdiği için toplumsal hayatın dışında bırakılırken onunla aynı düşünceye sahip erkek, eğitim ve çalışma hayatına devam etmektedir. Bu durumda yasak sadece kadınlara yönelik olan ciddi bir ayrım ve dışlama oluşturmaktadır. Kadınların siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, kişisel veya diğer alanlardaki kadın ve erkek eşitliğine dayanan insan haklarını kullanabilmeleri, kıyafetlerinden ötürü ayırım, dışlama ve kısıtlama ile karşılaşmamalarını gerektirmektedir. Yasak kadının eğitim alarak üst sosyoekonomik konuma geçmesini engellemektedir. Aynı zamanda kadının ekonomik bağımsızlığını olumsuz etkilemekte ve toplumsal yaşama katılımı engellemektedir. Başörtülü kadınlar ya bir yerde başını açmak, bir yerde kapatmak -bu suretle bir nevi kişilik bölünmesi yaşamak- ya da haklarından feragat etmek durumunda bırakılmaktadırlar.

 

Nitekim başörtülü kadınlara karşı gerçekleşen olumsuz tutum, çalışma yaşamını da olumsuz etkilemektedir. Başörtülü kadınlar devlete ait kamu kuruluşlarında çalışamamaktadırlar. Daha önce başörtülü olarak memuriyete alınan ve senelerce hiç bir sorun olmadan çalışan kadınlar, devlet memurluğundan çıkartılmışlardır. 2000 yılından itibaren memuriyete giriş sınavlarında kesin olarak başı açık olma şartı arandığından, başörtülü kadınların baştan memuriyete girmeleri engellenmektedir. Kamu görevlisi olmayan ancak meslek odalarına kayıtlı olarak çalışan serbest meslek mensupları, avukatlar, noterler de başörtülü olarak çalışamamaktadır.

 

Başörtüsünün yasaklanması, “kamusal alan” gibi hukuki olmayan ve her yer için kullanılabilen muğlak bir kavramla açıklanmaya çalışıldığından sanık sıfatıyla mahkemeye giden başörtülü kadınlar bile, yargıçların başlarını açmaları gerektiği uyarısı ile karşılaşabilmişlerdir.[91] Nitekim Malatya'da Halk Eğitim Merkezi'nde düzenlenen “Öğretmenler Günü” kutlamasında salonda bulunan başörtülü ve türbanlıların dışarı çıkması için anons yapılmıştır.[92]

 

Başörtülü kadınlar hakkında gerçekleştirilen yorumlar, gündelik yaşamda münferit örnekler olarak yansımaktadır. Medine Bircan, ölüm döşeğinde iken tedavisine devam edilmesi için sağlık karnesinde başı örtülü fotoğrafının değiştirilmesi istenmiş 71 yaşındaki bir hastadır. [93] Aynı şekilde il dışından sevkle gelen hasta tedavi edilmemiştir.[94] Neşe Gündoğar 17.02.2007 tarihinde Motorlu Taşıt Sürücü Adayları Sınavından çıkartılmış bir ev kadınıdır.[95] Tevhide Kütük, okul dışında ödül almak için çıktığı kürsüden indirilmiş bir öğrencidir.[96] Abdullah Yadigar, Türkiye’de ikincisi olarak sınavı kazandığı halde, eşi başörtülü olduğu için yurt dışına gönderilmemiş bir öğretmendir.[97] Emine Erdoğan GATA Askeri Hastanesine 23.11.2007 tarihinde alınmamış bir başbakan eşidir.[98] Şeyma Türkan, peruklu olduğu için kazandığı okula kaydı yapılmayan bir üniversite öğrencisidir.[99] Emine Ergin, Kadıköy Belediye binasına vergi ödemeye gittiğinde, çarşaflı olduğu için alınmayan bir ev kadınıdır.[100] Perihan Dinç, Konya’dan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi oritoryumunda Türk Oftomoloji Derneği tarafından düzenlenen 'Diabet ve Göz' konulu sempozyuma davetli olarak gelen ve dekan talimatıyla güvenlik görevlileri tarafından salondan çıkartılan bir doktordur.[101] Leyla Akdağ ise, ayağı kırılan arkadaşının ricası üzerine, kızının veli toplantısı için okula giden, başörtülü olduğu gerekçesiyle okul kapısından içeriye alınmayan bir kadındır.[102]

 

Örnekleri arttırmak mümkündür. Örneğin okul birincisi bir üniversite öğrencisi mezuniyet töreninde il dışından gelen annesini çağırmış ancak anne örtülü olduğu için kürsüye çıkartılmamıştır.[103] ÖSS sınavına çocuklarını getiren başörtülü anneler kaldırımda bekletilmişlerdir.[104] Uygulama artık masa tenisi turnuvalarına katılan genç kızların engellenerek, lisanslarının iptal edilmesine neden olmaktadır.[105]

 

Başörtülü kadınlara karşı gerçekleşen uygulama artık “hate speach” (nefret suçu) oluşturma noktasına gelmiştir. Özel kuruluşlar dahi başörtülü kadınlara hizmet vermemeye başlamışlardır. Özel bir fabrika okul gezisinde engelli çocuğuna nezaret eden başörtülü anneyi fabrikaya almamıştır.[106] Daha önce ise çocuğunu kayıtlı yüzme kursuna getiren annenin içeri girişine izin verilememiştir.[107]Ahmet Aydın otelde rezervasyon yaptırmış, ancak ücreti verildiği halde eşi örtülü olduğu için otele alınmamıştır. Otel yetkilileri de bu uygulamayı teyit etmekten ve örtülü kadınlara hizmet vermediklerini söylemekten çekinmemişlerdir.[108] Bir belediye evlenmek için müracaat eden bir kadının başvurusunu başörtülü fotoğraf verdiği gerekçesi ile red etmiştir.[109] Bir apartman yöneticisi, kapıcılık sözleşmesi ile kapıcısının eşi ve kızına “türban takamama” şartı koymuş evlerine gelen misafirleri örtülü olduğu için görevine son vermiştir. [110] Yasağın devam etmesi üzerine yapılan yorumlar ve yargı organlarının tutumu, idarecilerin keyfi davranışlarına neden olmaktadır.

Bu nedenle ayrımcılık her alanda her kesimdeki örtülü kadınlara karşı gerçekleşmekte sadece idarecilerin tavrına göre değişiklik göstermektedir.

 

Nitekim anayasa hukuku profesörü Yükseköğretim Kurumu eski başkanı Erdoğan Teziç’in;

 

“Bir yargıç kürsüde başı açık olup, pazara türbanlı gidemez. Bu benim inanç alanım, özgür alanım diyemez. Bir öğretmen de okulda başı açık, pazara çıkınca türbanlı olamaz…” “Yolda yürüyorsunuz. Tesettürlü bir kadınsınız. Polis sizi tanımakta güçlük çekiyorum dediği zaman açmak zorundasınız” Kamusal alan budur evde olsanız aynı şekildedir, polis teşekkür edip gittiğinde orası tekrar sizin özel alanınız olur.

 

şeklindeki yorumu, yolda yürüyen başörtülü kadınların da aynı muamelenin muhatabı olabileceğini göstermektedir.[111]

 

2. Yasaktan Etkilenen Kadın Oranları ve İstatistiki Veri Elde Edilmesindeki Zorluklar

Türkiye’de değişik statüler için başı açık olma şartının kaç kadını, nasıl etkilediğine ilişkin resmi bir araştırma mevcut değildir. Nitekim bu konuda Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Kaldırılması Komitesi(CEDAW) 32. oturumunda “okullarda ve üniversitelerde türban yasağının kızlar ve kadınlar üzerindeki etkisinden endişe duyduğunu ifade etmiş, devletten başörtüsü takan kadınlar için bu yasağının yol açtığı problemlerin boyutlarını gözlemlemesini ve değerlendirmesini ve yasak nedeniyle okullarından ve üniversitelerinden atılan kız çocuklarının ve kadınların sayısıyla ilgili verileri de toplamasını istemiştir.[112] Türkiye uluslararası yükümlülüğüne rağmen herhangi bir çalışma yapmamıştır. Sivil toplum kuruluşları da yazılı olarak bu konuda istatistiki çalışmanın yapılmasını talep etmişlerdir.[113] Ancak bu talep yerine getirilmemiş, neden istatistiki bilgiye yer verilmediği de açıklanmamıştır. Türkiye CEDAW’a gönderdiği 2008 tarihli CEDAW sözleşmesindeki hakların kullanılmasına ilişkin Ülke raporunda bu konudan hiç bahsedilmemiş ve tavsiye kararı hiçe sayılmıştır.[114] Nitekim Din özgürlüğü önündeki engelleri tanımlamak, bu engellerin üstesinden gelmek için yollar ve araçlar konusunda öneriler sunmakla görevlendirilmiş olan Birleşmiş Milletler Din Özgürlüğü Özel Raportörü, hükümetten bilgi istediğini ancak cevap alamadığını ifade etmektedir. [115]

 

Zira genel olarak Türkiye’nin devlet politikası, pek çok kadını etkileyen bu konuda sorun yokmuşçasına davranmaktır. Ancak konuyu görmezden gelmek, sorunun olumsuz etkilerini ortadan kaldırmamaktadır.

 

Türkiye’deki kadınların azımsanamayacak çoğunluğu başını örtmektedir. TESEV raporuna göre Türkiye’deki kadınların %62’si, [116] Milliyet Gazetesinin 2007 yılında yaptığı araştırmaya göre %69.4’ü başını örtmektedir.[117] Aynı gazetenin 2003 yılında araştırma raporu, 17 yaşından büyük 22 milyon kadının yaklaşık üçte ikisi olan 14 milyonu, evinden dışarıya çıktığında başını bir giysiyle kapadığına ilişkindi.[118]

Başörtüsünün Türkiye’de yaygın olarak kullanılan kadın kıyafet biçimi olduğu göz önüne alındığında, özellikle kentlerde yaşayan başörtülü kadınların azımsanmayacak bir bölümü ayrımcı muameleden olumsuz etkilenmektedir. Nitekim “Türkiye’nin Örtülü Gerçeği” isimli alan araştırması %93.9’u yasak olmasaydı şu an daha farklı bir yaşamlarının olacağını ifade etmektedir.[119]

 

Yasağın hitap ettiği kitlenin çok fazla olması ve uzun süredir devam etmesi, yüksek öğretimden dışlanan veya hiç eğitim alamayan genç kadınların doğru olarak tespitine imkan vermemektedir. Bu konuda var olan tek somut bilgi bu kadınlar başlarını açmadıkça eğitim, istihdam ve siyasal yaşama katılmaklarının mümkün olmadığıdır.

 

Türkiye’de yüksek öğretim kurumlarında 812.302 sayıda kız öğrenci bulunmaktadır.[120] 1998 yılında yasak başladığında binlerce başörtülü öğrenci eğitim görmekteydi. Bu öğrenciler fakülteye başörtülü olarak başlamış ve okuldan kimlik almışlardır. Yüksek öğretim kurumlarında başörtüsü yasakladığında ise kapıda okula girişlerine izin verilmemiştir. Öğrenciler devamsızlıktan kalmış görülmektedirler. Kaç tanesinin başını açmak suretiyle eğitimine devam ettiği, kaçının okulu bıraktığı bilinmemektedir. Nitekim sadece bir yıl içinde tek bir insan hakları derneğine MAZLUMDER’e yapılan müracaat sayısı 26 669’dur.[121]

 

Aynı şekilde 29.06.2000- 15.03.2005 dönemini kapsayan öğrenci affından[122] 677.000 kişi yararlanmıştır. Bunlardan 270.000’inin başörtüsü mağduru olduğu iddia edilmektedir. Bir siyasi parti başkanının beyanatına göre başörtüsü nedeniyle okuldan atılan kadın sayısı 80.000’dir. [123] Yükseköğretim Kurulu’ndan yapılan açıklamalar ise öğrencilerin devamsızlıktan kaldığı yönünde olmuştur. Halbuki devamsızlıktan kalan kadın öğrencilerin yüzde 90’ı, başörtüsü kullanan ve yasak nedeniyle okula gidemediği için okullarıyla ilişikleri kesilen kişiler olduğu ifade edilmektedir.[124]

 

Üstelik yüksek öğretim kurumlarına giriş sınavında yasak getirildiği 2002 yılından sonra yasak olmasaydı sınava girip kazanabilecek ve yüksek öğrenim görebilecek kaç kişi olduğunun tespitine imkan yoktur. Bu nedenle istatistiki veri temin edilememektedir.

 

Aynı durum başörtüsü yasağı nedeniyle memur olarak ve bazı özel mesleklerde çalışamayan başörtülü kadınlar için de geçerlidir. Yasak olmasaydı kaç kadının çalışabileceği hakkında bir veri mevcut değildir. Kamu kurumlarında çalışmak başın açık olmasına bağlıdır. Ancak bu konuda sadece bir yönetmelik bulunmaktadır. Kıyafetin görevin yapılmasına engel olmadığından yasağın kesin olarak uygulanmaya başladığı 1998 yılında başörtülü çalışmakta olan memurlar hakkında soruşturma açılmış, bazıları hakkında “emirlere itaatsizlik” ettikleri gerekçesiyle ceza davaları açılmıştır. Bu suretle çalışmakta olan tüm başörtülü memurların başlarını açması ya da istifa etmesi sağlanmıştır. Kalanlar hakkında devlet memurluğundan çıkarma kararı verilmiştir. Maaşlarını kaybetmişler, sağlık ve sosyal güvencelerinden ve emeklilik haklarından mahrum bırakılmışlardır. Başörtülü memurlar hakkında soruşturma açılmaya başlandığı 23.04.1999 tarihinden 14.02.2005 tarihine kadar geçen süre içinde toplam 20 bin 543 memura disiplin cezası verilmiştir.[125] Bunlardan kaç tanesinin kılık kıyafet nedeniyle olduğu bilinmemektedir. Ancak af yasasından sonrada yasak devam ettiğinden, başörtülü kadınların çalışmaları mümkün olmamıştır.

 

2000 yılı itibarıyla devlet memuriyetine girerken gerçekleştirilen Kamu Personeli Seçme Sınavı(KPSS) için “başın açık” olma şartı kesin olarak aranmaya başlanmıştır. Bu tarihten sonra başörtülü kadınlar kamu kurumlarında çalışmak için yapılan sınavlara girememektedir. Bu nedenle başörtüsü yasağı olmasaydı çalışabilecek kadın sayısı bilinmemektedir.

Aynı durum avukatlar gibi özel mesleklerde çalışan meslek mensupları için de geçerlidir. Örneğin 2008 yılında 23.164 avukat, 2.264 stajyer avukatın kayıtlı bulunduğu İstanbul Barosu, zaten duruşmalara giremeyen başörtülü avukatların artık adliyelere girdiklerinde diğer avukatlar tarafından ihbar edilmesine ilişkin yönetim kurulu kararı almıştır.[126] Fiili anlamda gerçekleştirilen yasak nedeniyle hukuk eğitimi almış kaç kadının avukatlık yapmaktan vazgeçtiğini bilmek mümkün değildir. Bu durum pek çok özel meslek mensubu için geçerlidir.

“Türkiye’nin Örtülü Gerçeği” araştırmasında, başörtüsü yasağının başörtülü kadınları iş yaşamlarını da olumsuz etkilediğini ortaya koymuştur. Görüşülenlerin %20.8’i başörtülü olarak iş bulamazken, %17.8’i başını örttüğü için arka planda çalışmaya zorlandığını, %17.1’i ise mesleği dışında başka bir iş yapmak zorunda kaldığını belirtmiştir.[127]

Yasağın çok uzun zamandan beri devam etmesi, üniversiteye gidemeyeceğini bilen genç kızların liseye dahi gitmemesine, vasıf sahibi kadınların ise bir yerde başını açıp başka bir yerde kapatmak ya da çalıştığı yerde çok cüzi ücretler almaktansa hiç çalışmamayı yeğlemelerine neden olmaktadır. Karşılaşılan maddi ve manevi zorluklar başörtülü kadınları istihdam dışında bırakmaktadır. Dolayısıyla sayı tespit edilememektedir.

 

Türkiye’de kadınlar hak arama konusunda yeterli bilince sahip değildirler. Üstelik yasak devletin bir kurumu olan üniversiteler ve diğer idari kurumlar tarafından uygulanmaktadır. Şikayetler ise yine yasağı uygulayan devletin kurumlarına yapılmaktadır. Bu nedenle yasaktan olumsuz etkilenenlerin, şikayeti değerlendirecek makamların tarafsızlığı konusunda ciddi şüpheleri bulunmaktadır. Hakimlerin eşleri başörtülü olduğu için soruşturma geçirdiği,[128] kararları nedeniyle sürüldüğü[129], öğrencileri okula almayan öğretim görevlileri hakkında ceza davası açan Cumhuriyet Savcılarının soruşturmaya maruz kaldığı[130] bir ortamda açılan yüzlerce dava da reddedildiğinden ayrımcılığın muhatabı olan kadınlar, yargı yoluna başvurma konusunda bir yılgınlık ve güvensizlik yaşamaktadırlar.

 

Nitekim başörtüsü nedeniyle yapılan ayırımcı uygulamaların iptali için açılan ve reddedilen yüzlerce dava, başörtülü bir kadının uğradığı ayrımcılık nedeniyle açtığı davada kazanma şansı olmadığını göstermektedir. Mahkemeler peruk kullanan yani gerçek saçı görünmeyen öğrencinin eğitim hakkından yoksun bırakılmasını dahi doğru bulmaktadır.[131]

 

Genel olan yargının tutumu, “başın örtülü olmasındaki zihniyet nedeniyle başörtülü kadınların ağır hakaretlere katlanması gerektiği yönündedir.”[132] Üst yargı makamlarının başörtüsü konusundaki kesin tavrı, başörtüsü kullandığı için farklı muamele ile karşılaşan kadınların mahkemeye başvurmaması ile sonuçlanmaktadır. Yapılan alan araştırmasında yaşadığınız mağduriyetlerden sonra yargıya başvurdunuz mu?” sorusuna başörtülü kadınların %76.2’si “hayır” demiştir. “Yargıya neden başvurmadığı” sorusuna ise %62.8 “yargıya güvenmediğim için”, %14.9’u “sonuç alacağıma inanmadığım için” cevabını vermiştir.[133] Bu durumda istatistiki verilerin belirlenmesinde ayrı bir güçlüğe işaret etmektedir.

 

Başörtüsü yasağı nedeniyle haklarının ihlal edildiğini ifade edenlerin, bu haklarını geri talep edebilecekleri bir kurum bulunmamaktadır. Yasağın senelerdir devam etmesi de, resmi makamlara duyulan güveni azaltmıştır. Bundan dolayı, yasak sonucu oluşan ihlalin gerçek boyutlarını ortaya koyabilecek kayıtların oluşması da mümkün olamamaktadır. Tek bilinen gerçek yasağın milyonlarca başörtülü kadın üzerine zaten üniversitede okuyamayacakları, üst statü işlerinde çalışamayacakları ve siyasal yaşama katılamayacakları yönünde “öğrenilmiş çaresizlik” oluşturduğudur.

 

IV. BAŞÖRTÜSÜ YASAĞININ ULUSLARARASI HUKUKA GÖRE

DEĞERLENDİRİLMESİ

 

BM eski Genel Sekreteri Kofi Annan’ın, 2004 yılı İslam Konferansı Örgütü Parlamento Birliği (İKÖPAB) 4. Konferansı'na gönderdiği mesajda, “hiçbir dini sembole bir grup veya birey tarafından hakaret edilemez ve aşağılanamaz” demektedir. İnsan hakları, ifade özgürlüğü ve dinleri ifade etme hakkı hiçbir şekilde yadsınamaz haklardır.

Din ve vicdan özgürlüğünün varlığının en önemli göstergesi, inanılan dinin gereklerini yerine getirebilmektir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 18. maddesi;

“Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü vardır; bu hak din ya da kanaatini tek başına ya da toplu olarak, hem kamusal hem özel alanda, öğretim ibadet ayin ve törenler yoluyla izhar etme özgürlüğünü içerir”.

hükmünü içermektedir.

 

BM Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 2. maddesinin 1.fıkrası:

“Bu Sözleşmeye Taraf her Devlet, bu Sözleşmede tanınan hakları ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir fikir, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü gibi herhangi bir nedenle ayrımcılık yapılmaksızın, kendi toprakları üzerinde bulunan ve egemenlik yetkisine tabi olan bütün bireyler için güvence altına almayı ve bu haklara saygı göstermeyi taahhüt eder.”

şeklindedir.

 

Sözleşme ile devletten “herhangi bir ayrım gözetmeksizin” tüm dinsel, politik ya da başka türden görüşlere saygı gösterilmesi ve hakların güvence altına alınması özellikle talep edilmektedir.

 

Türkiye’nin taraf olduğu Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, din ve kanaat özgürlüğünü mutlak bir hak olarak tanımlamakta ve olağanüstü durumlarda dahi sınırlanmasına izin vermemektedir. İstisnai olağanüstü bir durum halinde 18. maddeye aykırı tedbirler alınmamaktadır. [134]

 

Komite, 22. numaralı yorumunda da;

“Dinini veya inancını ifade etme hürriyeti bireysel olarak veya toplum içinde başkalarıyla ya da özel olarak tatbik edilebilir. Dinini veya inancını ifade edebilme özgürlüğü, ibadet etme, itaat, tatbik etme ve öğretme açısından geniş anlamda birçok fiili kapsayabilir. “İbadet etme kavramı, inancı doğrudan ifade eden ritüel ve seremonileri ve aynı zamanda bunlarla bağlantılı birçok fiili -ibadethane inşa etmeyi, ritüel formüller ve araçlar kullanmayı, semboller göstermeyi, tatil ve istirahat günlerine uymayı- kapsamaktadır. Din ya da inancı yerine getirme sadece seremonik fiilleri değil, perhiz geleneği gibi düzenlemeleri, özel elbiseler giyinmeyi ve başörtülerini, hayatın belli basamaklarıyla ilişkili ritüellere katılmayı da kapsamaktadır... .”

demektedir. [135] 20 Temmuz 1993 tarihli bu yorumda, kendine özgü dinsel başlıkların giyilmesinin dinsel yaşamın korunması gereken bir yönü olduğu açıklanmıştır. [136]

 

Aynı durum 25.06.1993 tarihli Viyana Deklarasyonu’nda;

“Dini ve imani ifa ve icra, yalnızca belli meslekleri, ibadetleri yerine getirmeyi değil, aynı zamanda dini gelenekleri de yaşamayı, mesela düzenli veya belli günlerde oruç tutmayı, diyeti (vejetaryenlerin orucunu ifayı), ayrıca kıyafetler giyme ve takmayı, başörtüsü örtünmeyi, hayatın belli safhalarında toplu halde ayinlerde bulunmayı, bir toplulukça geleneksel olarak söylenen kelime ve terimler söylemeyi de içermektedir.”

ifadeleriyle tekrarlanmıştır.

 

Din özgürlüğü dini pratikleri uygulama ve bu nedenle hakların ihlal edilmemesini kapsar. Eğitim, tıbbi bakım ve iş verme haklarına erişimi kısıtlayan uygulamalar Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 18. maddesinin 2 fıkrası ile uyumlu değildir.

 

Din ve vicdan özgürlüğünün bir ifadesi şeklinde ortaya çıkan başörtüsü kullanmaya saygı gösterilmesi, insan temel hak ve özgürlüklerine saygının bir gereğidir. Din ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen metinlerde bu özgürlüğün sadece bireylerin inançlarını ve vicdani kanaatlerini güvence altına alarak gerçekleşemeyeceği ifade edilmektedir. Bireysel yaşamda ve toplumsal yaşamda inancını gereğini gibi yerine getirme ve açıklama, dışa vurma özgürlüğünü de kapsar.

Devlet inançlara saygıyı, yani bu özgürlüğün fiilen ve gerçekten kullanılmasını sağlamak için gerekli tedbir ve güvenceleri getirmekle yükümlüdür. Ulusal ve uluslararası tüm insan hakları belgelerinde, bir din ve inanca sahip olmanın yanı sıra, bağlı olunan dinin gereklerinin yerine getirilmesi de korunmaktadır. Türkiye de ise inancın serbest olduğu söylenirken, dini inancının gereklerinin yerine getirilmesine ve serbestçe uygulanmasına engel olunmaktadır. Uluslararası Af Örgütünün 2007 yıllık raporunda yer aldığı üzere "Devletin görevi kadının tercih hürriyetini kısıtlamak değil, korumaktır. Her devlet kadının şiddet ve zorlama tehdidi olmaksızın seçim yapabileceği güvenli bir ortamı sağlamakla görevlidir.[137]” Bu noktada kıyafet ayrımcılığı, Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerini ihlal ettiğini göstermektedir.

 

1. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve AİHM’in Leyla Şahin Kararı

Üniversitelerde başörtülü öğrencilerin eğitim göremeyeceği, bu yönde ulusal ve uluslararası mekanizmaların karar alamayacağı, zira AİHM’in bu yönde olumsuz bir kararının olduğu ifade edilmektedir. Buna göre AİHM Leyla Şahin’in başvurusunu reddetmiştir. Bu karar yüksek öğretim kurumlarında başörtüsünün serbest olmasına engeldir.

 

Öncelikle Leyla Şahin kararı, AİHM’in en tartışmalı kararları arasında yer almaktadır. Zira karar yaşanmış gerçeklikleri değil, ileride yaşanması olası tehlikeleri esas almıştır. Mahkeme somut gerçekleri göz ardı etmiş muhtemel tehlikelerden bahisle yaşanan somut hak ihlaline göz yummuştur.

 

Halbuki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 19 Aralık 1999 tarihli Case of Şerif davasında; “Dini veya her hangi bir nedenle toplumun bölündüğü yerlerde gerginliğin yaratılması mümkündür. Fakat bu çoğulculuğun kaçınılmaz bir sonucudur. Böylesi durumlarda yetkililerin görevi çoğulculuğu tasfiye ederek çoğulculuğu ortadan kaldırmak değildir. Aksine bir biriyle yarışan rakip grupların biri birlerine müsamaha etmelerini sağlama görevi vardır.” demekteydi. Bu suretle toplumsal meşruiyeti bulunan farklılıkları yok etme değil aksine korunması gerektiğini belirtmekteydi.

Leyla Şahin kararında muhalefet şerhini yazan Hâkim Tulkens de bu duruma işaret etmiştir. Tulkens; “Sözleşme ile garanti edilen bir hakkın engellenmesi, —yalnız endişeler ve korkular değil— meşruluğu şüphenin ötesinde olan tartışılamaz gerçekler ve nedenlerle gerekçelendirilmelidir. Mahkeme daha önceki kararlarında bir temel hakkin engellenmesi söz konusu olduğunda, sadece doğrulamaların yeterli olmayacağını: somut örneklerle desteklenmesi gerektiğini kendi beyan etmektedir.[138] demiştir.

Leyla Şahin açısından ise ihlali haklı gösterecek somut bir delile gerek duyulmamıştır”. AİHM, ret yönündeki kararını idarenin sözleşme yükümlülüklerini yerine getirirken başörtüsü gibi hassas bir konuda takdir yetkisi olduğunu, kendisinin yargılama yetkisinin, ikincil nitelikte olduğunu ve tek düze çözümler dayatamayacağına dayandırmıştır. [139] Mahkeme, Şahin kararında Avrupa’da bu konuda bir konsensüsün oluşmamasını gerekçe göstererek bütün üye ülkelere örnek gösterilebilecek bir hüküm vermekten özellikle kaçınmıştır. Halbuki muhalefet şerhinde Hakim Tulkens’in de belirttiği gibi, “üniversitelerle ilgili Avrupa’da farklı bir uygulama mevcut değildir.[140] Başörtüsü konusunda en sert tavrı sergileyen Fransa’da bile yasak, devlete ait ilköğretim ve liselerde geçerlidir. Özel okulları ve üniversiteleri kapsamamaktadır. [141] Üstelik bu ülkede dahi başörtüsü takan öğrencilerin eğitim görebileceği özel ilkokul ve liseler mevcuttur. Üniversitelerde ise başörtüsü ile ilgili herhangi bir yasak mevcut değildir.

 

AİHM’in Leyla Şahin kararında somut gerçeklikte yüksek öğretim kurumlarında başın açık olması şartının getirilmesini gerektirecek meşru bir neden olmadığı, başörtülü öğrencilerin eğitim hakkının tamamen kullanılamaz hale geldiği önemsenmemiştir. Ayrıca kadınlara kendi kıyafetlerini dahi belirleme hakkının verilmemesinin cinsiyet eşitliği ve kadın hakları ile nasıl bağdaştırıldığı da açıklığa kavuşmamıştır.

 

Ayrıca Şahin kararı “üniversitelerde türban/başörtüsünü yasaklamak zorunlu değil; ancak yasaklama Türkiye bakımından meşrudur” şeklindedir. Kararda, başın örtülmesinin AİHS’e uygun ya da aykırı olduğuna ilişkin herhangi bir ifade yer almamaktadır. Mahkemenin böyle bir yetkisi zaten yoktur. AİHS dahil olmak üzere hiç bir uluslararası sözleşmenin, kişilerin giyim kuşamlarını düzenlemesi söz konusu değildir.[142] Nitekim AİHM kararına rağmen hiçbir Avrupa ülkesinde üniversite öğrencileri hakkında uygulanan bir kıyafet yasağı söz konusu değildir.

 

Mahkemenin AİHS’teki hakların ihlalini demokratik toplum gereklerine aykırı bulduğu durumlarda sözleşmeci devletler, bu ihlali ortadan kaldırmakla yükümlüdürler. Mahkemenin ihlal sonucuna varmaması halinde, devletler AİHS uyarınca herhangi bir girişimde bulunmak zorunda değildir. Mahkemenin müdahaleyi kabul edilebilir bulduğu durumlarda, ülkelerin bu ihlali devam ettirme yükümlülükleri de bulunmamaktadır. Zira mahkemenin öngördüğünden de geniş bir özgürlük çerçevesi çizmek, her ülkenin kendi takdirindedir. AİHM Sihlerin motosiklet kullanırken kask takma zorunluluğunun din özgürlüğünü ihlal etmediğine, motosiklet kullanıcıları için koruyucu kask mecburiyetinin sağlığın korunması için gerekli bir önlem olduğuna karar vermiştir[143]. Ancak İngiltere, din özgürlüğü lehine bir düzenleme yaparak türban takan sihler için kask takma mecburiyetini ortadan kaldırmıştır. Zira AİHM’in İngiltere’yi haklı bulan kararı, İngiltere’nin bu müdahaleyi değiştirmesine engel teşkil etmemektedir. Bu noktada Şahin kararının Türkiye’de başörtülü kadınlara karşı gerçekleştirilen ayrımcılığa gerekçe gösterilemez.

2. AİHS’in CEDAW ve Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinden Farklılıkları

BM’nin ana sözleşmelerinden olan CEDAW Sözleşmesinin temel hedefi, toplumsal yaşamın her alanında kadın-erkek eşitliğini sağlamak amacıyla, kalıplaşmış kadın-erkek rollerine dayalı ön yargıların yanı sıra geleneksel ve benzer tüm ayrımcılık içeren uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamaktır. Sözleşme ile sosyal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirmek için gerekli tüm geçici ve özel önlemlerin alınması hükme bağlanmaktadır. Sözleşme kadınlara karşı ayrımcılığı önlemek için var olan bağlayıcı bir dokümandır.

CEDAW, AİHS’den farklı olarak kadın erkek eşitliği için değil, salt kadın için konmuş bir sözleşmedir. Sözleşmede cinsiyete dayalı her türlü ayrımcılık yasaklanmıştır. Sözleşme, taraf devletlerin, erkeklere ve kadınlara, ekonomik, sosyal, kültürel, kişisel, siyasi ve diğer alanlardaki haklardan yararlanmaları konusunda eşit haklar sağlama yükümlülüğü vermektedir. Temel ilke “ayrımcılığın kabul edilmezliği”dir. Temelinde “eşitlik” ve “ayrım yapmama” ilkelerinin yer aldığı CEDAW, kadına karşı ayrımı tanımlamakta ve devletlere kadınlara karşı her türlü ayrımın bütün uygun yollardan yararlanarak gecikmeksizin ortadan kaldırma görevini vermektedir.

Ayrımcılık; cinsiyete dayalı olarak kadınların, medeni statüsüne bakılmaksızın temel insan haklarından yararlanmalarını engelleyici, kısıtlayıcı ve dışlayıcı her türlü davranıştır. Türkiye de gizli ya da açık her türlü ayrımcılığı önlemek için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. Sadece yasal olarak ayrımcılığın kaldırılması yeterli değildir. Mevzuatta yer alan haklar, uygulamaya da geçirilmelidir.

Buna karşın Türkiye’deki uygulamada dini inançları gereği başlarını örten kadınların, eğitim ve çalışma hakları kısıtlanmakta ve bireysel karar alma hakları ihlal edilmektedir. Halbuki kadınlara, kendi giysilerini kendileri seçme hakları dahi verilmemesi, öğrenim hakkını, düşünce vicdan ve din özgürlüğünü, özel yaşam hakkını sınırlamaktadır. Aynı zamanda devlet eli ile ayrımcılık oluşturmaktadır.[144] Başörtülü kadınlara farklı muamele gerçekleştirilmesi; din, ifade özgürlüğü, eğitim hakkı, ayrımcılık yapmama, tolerans, eşitlik, hukukilik gibi bütün medenî ilkelerin reddi anlamına gelmektedir.[145]

Bu noktada başörtülü kadınlara karşı gerçekleşen ayırımcı muamele, BM belgelere ve kararlarına karşıtlık oluşturmaktadır. Türkiye Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesine de taraftır. İç hukuk ve politikalarını Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesinin saptamalarla uyuşacak şekilde düzenlenmelidir.[146]

AİHS’den farklı olarak Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, din ve kanaat özgürlüğünü olağanüstü durumlarda dahi sınırlanamayacak mutlak bir hak olarak tanımlamaktadır. [147] BM İnsan Hakları Kurulu din özgürlüğü ile ilgili 18. maddeyi yorumlarken, kişinin dinini ya da inancını açığa vurma özgürlüğünün kendine özgü kıyafet giymeyi de içine alacak şekilde geniş bir faaliyetler alanını kuşattığına dikkat çekmiştir. [148]

İnsan Hakları Komitesi, dini inancını ifade edebilme hürriyetini, özel elbiseler giyinme ve başörtüsünü takabilmeyi de kapsayacak şekilde yorumladığı için dini inancı ifade etmeye yönelik müdahaleleri de hukuk dışı bulmaktadır.[149]

İnsan Hakları Komitesi, başörtüsünü çıkartmadığı için üniversiteden uzaklaştırılmış bir öğrencinin Özbekistan aleyhinde yaptığı müracaata ilişkin;

Komite kişinin dinini ve inancını ifade etme hürriyetinin toplum içinde, din ve inancına uygun kıyafet giymeyi de kapsadığını kabul eder. Bunun da ötesinde komite, kişinin özelde ya da toplum içinde dini elbise giymesinin yasaklanmasını, Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 18. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiş olan kişinin din seçmesini ya da değiştirme özgürlüğüne zarar verecek herhangi bir zorlamayı yasaklayan hükmünün ihlâli olarak değerlendirir.”

demiştir.[150]

Bu noktada Şahin kararı Türkiye’nin CEDAW ve Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi uyarınca başörtülü kadınlara ayrımcılık yapmama yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır.

V. BAŞÖRTÜSÜ YASAĞININ GEREKÇELERİ VE GEREKÇELERİN

ELEŞTİRİSİ

Başörtüsünü yasaklayanlar veya yasağı savunanlar, bunu çeşitli biçimlerde temellendirmeye çalışmaktadırlar. Başörtüsünün, erkek egemen dünya görüşünün yansıması olduğu, başörtülü kadınların başlarını baskı ile örttükleri tarzı pek çok gerekçe ileri sürülmektedir.[151]

Bu yaklaşımın temel yanlışlığı, her şeyden önce, homojen bir “türbanlılar” veya “başörtülü kadınlar” kategorisinin varlığını veri almasıdır. Başörtülü/türbanlı şeklinde homojen bir grup olduğu algısı hatalıdır. Örtülü kadınların çok farklı hayat tarzları ve kendilerini algılayış biçimleri vardır. Örtülü kadınlar, İslam ortak paydasından gelseler de çok farklı sınıfsal, ırksal ve etnik arka plandan gelmektedirler. Başörtüsünü aynı biçimde tecrübe etmemektedir.[152] Bu durumda diğer argümanların yasağı meşru hale getirmediğini aşağıdaki şekilde ifade etmek mümkündür.

  1. 1. Başörtüsü Yasağının Kadınlar Lehine Olduğu İddiası

Başörtüsü yasağının devam etmesi gerektiğini iddia edenler, “Başörtüsü özgürlük değildir. O kadını toplumda ikinci plana iter, onun kamusal yaşama katılmasını engeller, özgürlüğünü elinden alacak bir dünya görüşüne sokar. Dolayısıyla başörtüsü yasağı kadının lehinedir” demektedirler.

Klasik oryantalizm anlayışının sonucunda olarak; Müslümanları azınlıkta olduğu ülkelerde yaşayan örtülü kadınlarla ilgili “Tesettür/başörtüsünün kadınların ezilmelerinin bir sembolü” olduğu kabul edilmektedir.[153] Örtünme konusunda bu bakış açısı, “örtünün baskıcı olduğu, kadınlara zorla taktırıldığı bunun devlet tarafından yapılan bir kanun neticesi olmazsa bile aile ve kültürleri tarafından başlarını örtme noktasında beyinlerinin yıkanmış olduğu ve adetlerini sorgulamak için gerekli zihinsel güç ve vasıtayı bulmadıkları varsayımından kaynaklanmaktadır.[154]

Nitekim Mernissi’ye göre “Tesettür/başın örtülmesi, Müslüman topluluğun kolektif bir fantezisinin , kadınları ortadan kaybetmenin, onları topluluk hayatından elimine etmenin, onları kolayca kontrol edilebilen bir alana yani eve atmanın , onların dışarıda hareket etmelerini önlemenin ve onları erkek bölgesindeki gayrimeşru konumlarını bir maske(peçe) vasıtasıyla ışığa çıkarmanın bir sembolü olarak yorumlanabilir.[155]

Bu bakış açısında fiili olarak bir örtünme baskısı vardır, bu nedenle de resmi olan açtırma baskısı doğrudur. Gerçekte bu yaklaşımın temel hatası, özgürlük (freedom) ile özgürleşmeyi (emancipation) birbirine karıştırmasıdır. Başka bir ifadeyle, bireyin veya devletin, felsefi anlamda herkes için farklı tanımlanabilecek bir özgürleşme/özgürleştirme kavrayışlarından birini tercih etmesi ve onu bir sivil ve siyasi hak olarak, hukuki anlamıyla özgürlüğün yerine ikame etmesidir. Herkes için özgürlüğün felsefi anlamı farklı olabilir; kimisi için özgürlük üretim ilişkileri çerçevesinde anlam kazanırken kimisi için “zorunluluktan kurtuluş”, kimisi için de “insanın doğru dine/ideolojiye/felsefi sisteme uygun yaşaması” anlamını taşıyabilir. Özgürlüğe pek çok anlam yüklemek mümkündür; ancak hukuk devleti “özgürleşme” ideallerine dayalı bu türden özgürlük kavrayışlarını değil, hukuktaki şekliyle “zorlamanın olmaması” anlamındaki özgürlüğü temel almak zorundadır. Bazıları başörtüsü kullanmayı (veya kullanmamayı) kötü, yanlış veya zararlı görülebilir. Ancak bunu savunmakla yasaklanmasını savunmak farklıdır. Başörtüsünün iyi veya kötü olduğunu düşünenlerin yapması gereken, bu konudaki düşüncelerini ifade etmek ve karşı görüşte olanları ikna etmeye çalışmakla (felsefi ve siyasi mücadeleyle) sınırlıdır. Kısacası buradaki sorun, bireyin nasıl özgür olacağına ilişkin çeşitli felsefi özgürlük kavrayışlarıyla, insan hakları literatüründeki özgürlük kavrayışının birbirine karıştırılmasıdır. “Gerçek özgürlük” konusunda farklı felsefi ve politik tasavvurlar; bireylerin başka bireylerin haklarını ihlal etmedikleri sürece özgürlük haklarını herkese onaylatmadan kullanabilecekleri gerçeğini kabul edilmesini engellememektedir. [156]

Kişi, kendinin sınırlandırılması olarak değerlendirse, başörtüsünü tercih etmeyecektir, örtünün boyun eğme şeklinde bir sonucu olsa bile bu erkeklere karşı değil, dinin bir emrine karşı boyun eğmedir. Ayrıca örtünmenin iyi bir şey olduğuna ilişkin sosyalleşme, zorlama ile aynı şey değildir. [157] Özellikle de dini saikle gerçekleştirilen bir durumda birey için neyin neyi iyi neyin kötü olduğuna ilişkin kararı onun yerine başkalarının almasına imkan yoktur.

Sonuçta İslam dini, kadınlara örtünmeyi fiili hayatta varolabilme koşulu olarak sunmaktadır. Örtü, kadının sosyal yaşama katılmasını engellememekte, aksine katılımını sağlamaktadır.  Dolayısıyla dini referanslara sahip kadınlar için başörtüsü bir özgürleşme dayanağıdır. Elbette ki farklı özgürleşme anlayışları söz konusudur. Farklı referanslardan yola çıkan özgürleşme anlayışına sahip olan kişi, tek doğrunun kendisi olduğu algısına sahip olduğunda bunu anlamakta güçlük çekecektir. Hayatın her alanında benzer sorunlara yol açabilecek olan bu anlayış, özgürleşmenin kişilerin bakış açıları doğrultusunda farklılaşan yöntemlerinin olduğunun kabul edilmesini gerektirmektedir.

Başörtüsü eğer siyasi bir sistem tarafından dayatılıyorsa, baskıyı temsil eder. Türkiye’de ise kadınların başlarını açmaları noktasında somut bir baskı mevcuttur. Sonuçta özellikle Türkiye de başörtüsü kullanımı pek çok dezavantajı beraberinde getirmektedir. Örtülü kadınlar okuma ve çalışma yaşamından dışlandıkları gibi sosyal hayatta küçümsenmektedir. Gerçekte Türkiye’de de örtünme konusunda toplumsal bir baskının varlığından bahsetmek çok da kolay değildir. Zira Türkiye’de de kadının örtünmesi, geriliği ve aşağı sınıfta olmayı simgelemektedir. Ana akım medya sürekli olarak modern ve çağdaş görünümü empoze etmektedir. Bu noktada örtünme kararı almak, sanılanın aksine kolay değildir. Zira başın örtüldüğü andan itibaren ciddi bir ayrımcılık ve ön yargı ile karşılaşılmaktadır. Örtünmek toplumdan soyutlanmaya neden olmaktadır. Bu da gerçekte aksi yönde bir baskı olduğunu göstermektedir.

Zaten Türkiye de ana tartışma konusu üniversite öğrencilerinin ve kamu çalışanlarının karşılaştığı yasaktır. Eğitim görmeyen kendini ifade edemeyen insanların kıyafetlerini belirleme noktasında ailelerinin baskı kurma ihtimali iddia edilse bile, memur ve öğrenciler için bu durumun fiilen vaki olmayacağı açıktır. Üniversite eğitimi alma aşamasına gelmiş, yüz binlerce adaydan daha fazla puan alabilecek ya da memur olma için öngörülen şartlara sahip olan kadınların “beyinlerinin yıkandığı” “kültürel kodlara karşı çıkamadıkları aciz olduklarını” iddia etmek, en başta bu kadınlara hakaret niteliğindedir.

Nitekim TESEV araştırmasında “Çevreniz başını açacak olsa siz ne yaparsınız” sorusuna karşı “Yine de açmazdım” diyenlerin oranı %87.7’dir. “Ben de açardım” diyenler ise %3.6’dır. [158] Bu durum kadınlar üzerinde varsayımsal çevre etkisinin kalkması halinde de, örtülü olmaya devam edeceklerini göstermektedir.

Eğer daha çok kırsal kesimde söz konusu olabilecek dış etkenler nedeniyle örtünen kadınlar var ise “onu okutmamak ve toplumdan soyutlayarak eve yöneltmek” bu baskıyı daha da arttırmaktadır. Zira eğer mahalle baskısı ya da ataerkil yapı “örtün, daha geleneksel ol” diyorsa, başörtüsü yasağı sonuçları itibarıyla bu baskının çok daha fazlasını gerçekleştirmektedir. Yasağın devam ettirilmesi, başörtülü kadınlara “okuma ve çalışma, evinde otur” demektedir.

Türkiye’de başörtüsünün kamu kurumlarında yasaklanması ile kadınlar henüz kıyafet biçiminin ne olacağına kendisi karar veremeyen, saçlarını örtüp açmasına başkalarının karar verebileceği aciz varlıklar konumuna düşürülmektedir. “Örtülü kadınların gerçekte özgür olmadığı anlayışına dayanan ve kendince onları özgürleştirmeye zorlayan” bu bakış açısıyla kadınlar okumak ve çalışmak için başlarını açmaya zorlanmaktadır. Gerçekte başörtülü kadınlar adına karar verebileceğine inanan seçkin elitlerce devam ettirilen yasak, kadınlık onurunu ayaklar altına almaktadır. Sonuçta kadınlar nasıl diğer konularda kendi kararlarını alabiliyorlarsa, başlarını açma ya da örtme noktasında karar verme yetisine sahiptirler. Hiç kimsenin onlar adına doğruyu dikte ettirmelerine ihtiyaçları bulunmamaktadır.

  1. 2. Kıyafet Serbestisinin Başı Açık Kadınlar Üzerinde Olumsuz Etki Oluşturacağı ve Türkiye’nin Rejiminin Değişmesine Neden Olacağı İddiası

Türkiye’de başörtüsünün yasaklanmasını mazur gösterebilecek somut bir neden bulunmamaktadır. Bundan dolayı varsayımlar üzerinde yorum yapılmaktadır. Üniversitelerde başörtüsü serbest olursa cumhuriyetin temel niteliklerinin zedeleneceği ve Türkiye’nin İran'a döneceği iddia edilmektedir.

“İleride kadınların hepsinin başını örttürecek bir rejim olmaması, başı açık kadınların haklarının ihlal edilmemesi için devletin başörtüsünü yasaklaması meşrudur” ifadeleri, “korku kültürü” oluşturmaya yöneliktir. Sürekli olarak geleceğe yönelik tehdit iddiaları gündeme getirilerek, mevcut haklar kısıtlanmaktadır. Somut bir dayanağı olmadan gelecek üzerine yapılan afaki yorumlar, bu gün somut olarak başörtülü kadınların hakların ihlal edildiği gerçeğini değiştirmemektedir. Türkiye’nin İran’a komşu olması ve Malezya gibi başka ülkelerin pratikleri, Türkiye’de aynı sorunların yaşanacağı anlamına gelmemektedir.

Türkiye’de şeriat tehlikesi olmadığı bu konunun sadece yasağı meşrulaştırmaya çalışan kişilerin afaki korkularından ibaret olduğu, TESEV’in “Değişen Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset” konulu araştırmasında da görülmektedir.[159] Yaşanmış gerçeklikler yerine, korku politikası oluşturularak ileride yaşanması muhtemel olası tehlikeleri esas alarak yasağı devam ettirmek mümkün değildir.

Zaten Türkiye pratiğinde daha önce başı örtülü öğrencilerin eğitim gördüğü bir dönem yaşanmıştır. Yasak başlamadan 1998 yılından önce üniversitelerde Türkiye’yi İran ya da Malezyalaştırabilecek “aşırı dinci hareketlerin(!)” varlığı iddiasını gerektirecek bir olay vuku bulmamıştır.

Yasağı üniversitelerde keskin olarak başlatan 28 Şubat Milli Güvenlik Kurulu Kararlarında, başörtülü öğrencilerin eğitim haklarını kullanmalarının düzen bozucu ya da eğitimi aksatıcı nitelikte olduğuna dair iddialarını destekleyici bir delil veya bu şahısların kıyafetleri ile “Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliklerini” nasıl zedeleyebildiklerine dair somut bir bilgi ileri sürülememiştir.

Üniversitelerde başörtüsü serbest iken kıyafet orijinli tek olumsuz örneğin yaşanmaması, yasak başladıktan sonra ise konunun hiç gündemden düşmemesi, sürekli olarak bir sorun kaynağı olması, tüm anketlerde yasağın kalkması gerektiğini ifade eden kişilerin % 70’lerin üstünde olması[160] örtülü öğrencilerinin varlığının örtülü olmayan öğrenciler üzerinde olumsuz etki oluşturduğu iddiasını geçersiz bırakmaktadır. Üniversite öğrencilerinin ya da memurların birbirlerinin kıyafetlerinden olumsuz etkileneceğini ifade etmek abesle iştigaldir.

Üniversite çağındaki bir kişinin başının örtmesinin, diğerlerini olumsuz etkilemeyeceği açıktır. Kıyafet ayrımcılığı yapılmaktan vazgeçildiğinde, “başı açık olan kadınların da örtünmeye zorlanacağı” iddiasının gerçek dışı bir varsayımdan ibaret olduğu görülecektir.

Başörtülü kadınların, örtülü olmayan kadınları olumsuz etkilediğine ilişkin iddia, “saçları uzun olan kişiler, saçları olmayan kişiler üzerinde olumsuz etki yaratıyor veya onlar aslında saçı olmayan kişilerin haklarını kısıtlamak istiyorlar, bu nedenle saçlarını kısa kesmek için zorlanmalıdırlar” ifadesi ile eşdeğerdir.

Kaldı ki gelecekte bazı kadınların baskıya maruz bırakılmasından duyulan kaygı meşru bir kaygı olarak kabul edilse de bu kaygı, gelecekteki bazı kadınları kurtarma adına bugünkü başka bazı kadınların baskıya maruz bırakılmasını meşrulaştırmaz. Başı açık kadın ile başı örtülü kadın aynı insanlık değerine sahiptir ve dolayısıyla birinin özgürlüğü daha değerli olarak görülemez. Gelecekte başların zorla örtünmesinden korkularak bu gün başın zorla açtırılmasını savunmak kendi içinde çelişkidir.

Bu yaklaşımın insan hakları açısından diğer bir hatası, temel bir bireysel hakkın kullanımına ilişkin kararın devlet tarafından alınabileceğini öngörmesidir. Bu konuda hem Türkiye, hem de Müslüman olmayan kadınlara dahi başın örtülme zorunluluğu getiren İran hemfikirdir; yani “kamusal alan”da kadının nasıl giyinmesi gerektiğine ilişkin kararı devlet otoritesinin vereceğini ikisi de kabul etmektedir. Uzlaşmadıkları tek konu, onun nasıl giydirileceğidir. Birisi zorla başını açtırırken, diğer zorla örttürmektedir. Aslında bu yaklaşım, sadece başörtüsü konusunda değil, etnik, kültürel ve siyasal nitelikli pek çok konuda, bireysel ve toplumsal var oluşu belirlemede devletin kendisini bireyler-üstü bir karar verici olarak görmesi sorununun bir parçasıdır. Bu yönüyle de, bireye yaklaşım söz konusu olduğunda, birbirine zıt görünen yasakçı uygulamaların dayandığı zihniyet tamamen aynıdır.[161] Tek fark Türkiye’nin demokratik insan haklarına saygılı laik bir hukuk devleti olduğunu iddiasıdır.

  1. 3. Devletin Kuralları Olduğu Herkesin Bu Kurallara Uyması Gerektiği, Düzenin Sağlanması İçin Başörtüsünün Yasaklanması Gerektiği İddiası

Temel hakların afaki yorumlarla kısıtlanmayacağı, “madem kural var, uyun” tarzındaki bir dayatmanın, hukuk devleti olduğunu ifade eden bir ülkede mevcut olamayacağı açıktır. Devletin kuralları olduğu, başörtülülerin kurallara uyması gerektiğini ifade edenlerin, aynı uygulamanın tersi gerçekleştiğinde örneğin bir rektörün saçlarının renginin siyasi düşüncelerini yansıttığı gerekçesiyle kızıl saçlı öğrencileri okula almaması, ya da okula girmek için sürekli yeşil renkli kıyafet zorunluluğu getirilmesi halinde bu kurala uyup uymayacaklarını düşünmeleri gerekmektedir.

Devletlerin ya da bireylerin saçların açık ya da örtülü olmasına ilişkin kural koyma hakkı bulunmamaktadır. Temel hak ve hürriyetlerin kullanımında sınırlama getiren kurallar konacaksa, Anayasa da öngörülen şartlara uygun olarak gerçekleşmelidir. Bunun için açık bir yasa hükmünün varlığı ve Anayasa da öngörülen somut bir sebebin sınırlamayı zorunlu kılması gerekmektedir.

Ancak kamu düzeni, genel ahlak, kamu sağlığı milli güvenlik sebeplerinden hiç birisi kadınların kıyafetlerine müdahale edilmesini ya da halk evine öğretmenler günü kutlamasına giden kadınlara “türbanlı bayanlar lütfen dışarı” anonsu yapılmasını gerektirmemektedir. Ayrıca Anayasa ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler gereği yapılan kısıtlamanın hakkın özüne dokunmaması ve demokratik toplum düzeninin gerekleri ile çelişmemesi gerekmektedir. Başörtülü kadınlara karşı gerçekleştirilen uygulama ise, hakların özüne dokunmanın ötesinde kullanılamaz hale getirmektedir.

4. Siyasi Simge İddiaları, Türban / Başörtüsü Ayrımının Gerçekçiliği

Başörtüsü ile türbanın farklı olduğu, türbanın siyasi simge haline geldiği için yasaklanması gerektiği iddia edilmektedir. “Türban” ve “başörtüsü” kelimeleri, turnusol kağıdı gibi söyleyen kişiyi ve söylenilen kişiyi ikiye ayıran, söyleyen kişinin kendisini taraf hissetmesine neden olan ayrımlardır. Sonuçta başörtülü kadınlar kullandıkları örtüyü başörtüsü olarak adlandırmaktadır. Başörtüsünün yasaklanması talep edenler ve ana akım medya ise, ısrarla “türban” kelimesini tercih etmektedir. Bu ayrım başörtülüleri “köylü”, “eğitimsiz” ve “yaşlı kadınlarla” özdeşleştirirken, türban “genç”, “kentli” ve “eğitimli” kadınlar için kullanılmaktadır. Örneğin kapıcı eşine “başörtülü” denirken bürokrat eşine “türbanlı” denmektedir. Evde oturan yaşlı babaanne “örtülü” olarak tanımlanırken, eğitim görmek isteyen torun “türbanlı” ifadeleriyle suçlanmaktadır. Gerçekte kendisine layık görülen alt statü rolleri ile bağdaşmayan bir kadın, "toplum gözünde yabancılaştırılmak için" türbanlı olarak değerlendirilmektedir. [162] Ancak özellikle yüksek öğretim kurumlarındaki yasağın her yaş ve her konumdaki kadınlara uygulanması, türban ve başörtüsü şeklinde bir ayrım olmadığını ortaya koymaktadır.

Milyonlarca kadının tümünün başlarını “siyasî gerekçelerle” örttüklerini savunmak mümkün değildir. Tüm başörtülü kadınları kapsayıcı bir değerlendirme de yapılamaz”. “Türkiye’nin Örtülü Gerçeği” araştırmasına katılan 1112 kişinin %97,7’si başını dinin emri olduğu için örttüğünü beyan etmektedir.[1] Bu araştırmalar “türbanın siyasal simge olarak kullanıldığı” ve “yasaklanmasının gerekli olduğu” argümanlarını dayanaksız kılmaktadır.

Zaten, insan hakları çerçevesinde bakıldığında, bireylerin başkalarına zorlamadıkları sürece -siyasî olanı da dâhil- herhangi bir nedenle başlarını örtebileceklerini, bunun sadece ve sadece onların bireysel bir tercihi olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve yasaların buna saygı göstermek zorunda olduğunu ifade etmek gerekmektedir. [163]

Başörtüsü kullanma ve bu şekilde eğitim ve iş sahalarında yer alma eylemi, şiddet içermeyen bir eylemdir. Bu sebeple, bu eylemin dış dünyaya ‘diğerlerinin daha az dindar olduğu’ mesajı ulaştırdığı iddiası, yasak için geçerli bir gerekçe teşkil etmemektedir. Zira başörtülü olmak böyle bir mesajla sonuçlanıyor olsa bile, bu mesaj yazılı veya sözlü olarak dile getirilmesi halinde dahi şiddet içermediği için suç teşkil etmeyecek bir dışavurum olarak nitelenebilir ancak. Bunun toplumsal ayrımcılığa ve kategorileşmeye yol açma bahanesiyle yasaklanamayacağı da kesindir. Zira kendilerini gerçekleştirme hakkı tüm bireyler için olduğu gibi başörtülü kadınlar için de vazgeçilmez bir haktır.

“Türbanın siyasallaştığı için yasaklanması gerektiği” iddiası, birçok Müslüman kadın için başörtüsü takmanın onların içten ve kişisel bir tercihleri olup samimi dini inançlarının bir ifadesi ve sadece dinin getirdiği bir bütünün parçası olduğunu ispatlayan araştırmalarla tezat halindedir.[164]

“Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset” konulu çalışmada “niye örtüyorlar” sorusuna verilen cevaplar;

-       örtünmek İslamın emri olduğu için örtüyorum diyenler % 71.5

-                bu benim siyasi bir hareketin parçası olmam anlamına geldiği için % 0.4

-                eşim/nişanlım istediği için % 0.9

-                ailem ( eş dışında, anne baba kardeşler) istediği için % 0.2

-                ailem istediği için değil toplum içinde rahat dolaşabilmek için % 1.2

-                çevremde herkes başını örtüyor benim örtmemem olmaz, % 7.6

-                başörtüsünü namuslu bir kadın olmanın şartı olarak görüyorum % 3.4

-                gençken örtmezdim yaşlanınca örtüyorum 1999’ da % 7

-                başımı örtmek kimliğimin ayrılmaz bir parçası, başım örtülü olmasa kendimi toplum içinde çıplak gibi hissederdim % 3.9

şeklindedir.

Kadınların başlarını dindarlıklarının, siyasi düşüncelerinin ya da ideolojik görünürlüklerinin bir belirtisi olduğu için değil, Allah’ın böyle emrettiğine inandıkları için örttükleri araştırmalarla kanıtlanmıştır.[165] Bizzat kullananlar başörtüsünün dini bir sembol olmayıp; dinin bir emri olarak yerine getirildiğini ifade etmektedirler.

Sonuçta başın örtülmesi son elli senedir Türkiye de kentte yaşayan kadınların yeni icat ettiği bir durum değildir. Bin yılı aşkın bir süredir bütün dünyada müslüman kadınlar başlarını örtmektedir. Çünkü bu islam dininin bir gereğidir. Bizzat başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı, askeri ihtilal dönemlerinde bile başın örtülmesinin dinin açık bir emri olduğu bu ifade etmiştir.[166] Başını örten bir kadının amacının, başını örtmeyen kadınların müslüman olmadığını ifade etmek ya da dinini göstermek olmadığı da açıktır. Nitekim dinin başka bir gereği olarak namaz kılan kişi, bu ibadeti kendisinin Müslüman olduğunu göstermek ve bunu dini pratiği yerine getirmeyenlerden ayırt edilmek amacıyla gerçekleştirmez. Dini bir pratiğin yerine getirilmesinin getirmeyenlerce farklı algılanması ve hatta sembol olarak değerlendirerek karşı çıkılması, bunun dinin bir sembolü değil, “dini bir gereği” olduğu ve engellenemeyeceği gerçeğini değiştirmez.

Kaldı ki başörtüsünün bir sembol olduğunu ifade etmek, başörtüsü kullanmamanın da yaşam tarzını gösteren bir sembol olduğu ve başörtülü olmayan kadınların da hayat boyu eylem içinde olduğunu söylemek anlamına gelir. Bu noktada “türban siyasi simgedir” iddiasının yasaklama ya da farklı muamele gerekçesi oluşturmasına imkan olmadığı açıktır.

  1. 5. Laiklik İlkesinin Başörtüsünün Yasaklanmasını Gerektirdiği İddiası

Türkiye Cumhuriyetinin laik bir ülke olmasının kamu alanına giren kadınların başı açık olmasını gerektirdiği iddia edilmektedir. Türkiye’nin laik bir devlet olması, başı örtülü olan ve olmayan kadınlara aynı muameleyi yapmasını gerektirmektedir. Bir hukuk devletinde isteyen kişi dini bir hükmü uygulamak, isteyen de uygulamamak hak ve yetkisine sahiptir. Modern yapıda devletler, dini korumak zorunda değildir. Ancak devletler, bireylerin dini inançlarını korumak ve dini inançlarının gereklerini yerine getirdikleri için haklarından yoksun bırakılmalarını engellemek yükümlülüğüne sahiptir. Laik bir devletin yapması gereken inançları olan ya da olmayan, dini pratikleri uygulayan ya da uygulamayan kişilere eşit mesafede durarak kişilerin haklarının kullanılmasını garanti altına almaktır.

Hukuk devletinde insanların belli bir dini inanca veya felsefi görüşe mensup olması veya olmaması, insanların günlük yaşantılarını inanç ve felsefi görüşlerine göre şekillendirmeleri, insan hakları literatüründe “farklı olma hakkı” kapsamında mütalaa edilir. Her toplumda kaçınılmaz, toplumun dokusundan kaynaklanan farklılıklar mevcuttur. Bu farklılıklar toplumda etnik, kültürel ve bu arada dini nedenlerle ortaya çıkabilir.

Farklılık, bir varlığı diğerinden ayıran özelliktir. Eşitlik, farklı olana saygıyı beraberinde getirir. Bu noktada herkes istediği gibi kıyafetini biçimlendirirken, sadece baş ve boynun örtülmesine imkan tanınmaması, farklı görünenler arasında ayrımcılıktır. Türkiye’de farklı inançlara sahip olan kişiler, farklı kıyafet biçimini tercih eden kadınlarla aynı aile içinde bulunabilmekte ve aynı şekilde sosyal hayatın tüm alanlarında bir arada yaşayabilmektedirler. Zira kamusal alan, bireylerin farklılıklarını silerek değil, çeşitli kimlik özellikleriyle kendilerini ifade edebildikleri ölçüde anlam kazanan bir alandır.

Laiklik prensibi de devletin, toplumdaki farklı dünya görüşleri, dini inançlar ve kanaatler karşısında eşit mesafede durmasını, hiçbirini diğerine karşı desteklememesini gerektirir.[167]

Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinin gerekçesinde laiklik ilkesi;

"Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tâbi kılınmaması anlamına gelir..."

şeklinde açıklanmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin laiklik yorumu Anayasa’nın kendi yazılı gerekçesini ortadan kaldırmamaktadır. Bu noktada laik bir devlette bireylerin başını örtmesi ya da örtmemesinin pratik hayattaki sonuçları aynı olmalıdır.

Tüm uluslararası insan hakları sözleşmelerinde öngörüldüğü üzere kadınlar haklar bakımından eşit ve hür olarak doğmuştur. Türkiye aynı zamanda insan haklarına dayalı bir hukuk devleti olduğu için, başörtülü olan ya da olmayan kadınlara eşit davranmalıdır.

25 Aralık 1981 tarihli Birleşmiş Milletler Din ve İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlüğün Tüm Formlarının Kaldırılmasına İlişkin Deklarasyonu bu konuyu düzenlemiştir.[168] Buna göre “devlet, belirli bir din veya inanca dayalı olarak farklılaştırmada (distinction), dışlamada (exclusion), kısıtlamada (restriciton) veya ayrıcalık tanımada (preference) bulunmamalıdır.”

Bir giyim tarzını seçmek veya seçmemek, düşünce vicdan ve din özgürlüğünün göstergesidir. Baş ve boynun örtülmesi, dini inançları yaşamak şeklindeki din ve vicdan özgürlüğünün bir yansımasıdır. Din ve vicdan özgürlüğünün varlığı, inanılan dinin gereklerini yerine getirilebilmeyi ve bu nedenle farklı muameleye maruz bırakılmamayı gerektirmektedir.

6. Kamusal Alandan Başörtülülerin Çıkartılabileceği İddiası

Türkiye’de başörtüsü yasaklarının gerekçelerinden biri de, kamusal alanda dini sembollerin kullanılamayacağı iddiasıdır. Türkiye’de kamusal alan, dini sembollerin yer almaması gereken, bu kapsamda başörtülülerin dışlandığı seküler bir alan olarak belirlenmeye çalışılmaktadır. Başörtülü kadınlara karşı ayırımcı muameleye gerekçe olarak “kamusal alana başörtülülerin giremeyeceği” iddiası ileri sürülmektedir. Nitekim Yargıtay 4. Ceza Dairesi, başını örttüğü gerekçesiyle bir sanığı duruşma salonundan çıkartmış ve yüksek öğretim kurumları gibi mahkemelerin de kamusal alan olduğunu, bu nedenle örtülü bir kadının mahkemede savunma hakkını kullanamayacağını beyan etmişti.[169]

Kamusal alan, ne başörtüsüne yönelik ayırımcı uygulamayı meşrulaştıracak, ne de bu konudaki tartışmaları sona erdirecek bir kavramdır. “Kamu” sözlük anlamı bakımından herkes, “kamusal” ise herkes için ortak olan demektir ve bu haliyle de özel ve siyasal alan dışılığı ifade etmektedir.[170] Hukuk terminolojisinde “kamu hukuku”, “kamu hizmeti”, “kamu görevlisi” gibi terimler bulunmaktadır. Fakat “kamusal alan” yoktur. Hukuki olmayan bir kavram, temel bir hakkı yasaklama gerekçesi olamaz. Nitekim bu kavram, özellikle Habermas ve Arendt’in çalışmalarıyla gündeme gelmiştir. Bu konuda otorite kabul edilen Habermas, “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” isimli eserinde kamusal alanı, genel anlamda, sonuçlarından etkilenebilecek herkesin pratik tartışmaya girip anlaşmaya vardığı alan olarak tanımlamaktadır.[171] Habermas’a göre kamusal alan, demokratik topluma ulaşmada etkili olan, kısıtlamalardan uzak, farklı fikirlerin tartışılabildiği ve kamu görüşünün netlik kazandığı söylem pratikleri ve medya yapılanmalarıydı.[172] Bu modelde kamusal alan “özgürlüğün kendini gösterebildiği” yerdir.[173] Türkiye’de ise kamusal alan, başını örten kadınlar için yasaklama alanı olarak sunulmaktadır. Uygulamada kamusal alan genişletildikçe, özgürlük alanı kısıtlanmaktadır.[174]

Halbuki “Kamu”nun bir araya gelip tartışma olanağı bulduğu her yer ve mekân, kamusal alandır. Özel mülkiyet dışındaki yerler kamusal alan olduğundan, “başörtüler kamusal alana giremezler” ifadesi, geniş anlamda kullanıldığında, evden dışarı çıkarken başın açılmasını gerektirmektedir. Bu durumda kadınların camiye gidebilmek için başını açmak zorunda olduğunu dahi söylenebilir. Çünkü, devlet memurunun görev yaptığı, kamu hizmeti verilen camiler de kamusal alandır. Gerçekte caddelerin, sokakların, kaldırımların dahi kamusal alan olduğu gerçeği, kamusal alana başörtülülerinin giremeyeceği iddiasının hiçbir hukuki geçerliliğinin olmadığını göstermektedir.

  1. 7. Yargı Kararlarının Yasaklamayı Meşru Hale Getirdiği İddiası

Başörtüsü yasaklarının meşruluğunu ileri sürenlerin pozitif hukuk bakımından tek dayanakları yargı kararlarıdır.[175] Türkiye’de başörtülü kadınlara karşı gerçekleştirilen ayrımcılığın bu derece uzun sürmesi ve çok yaygın olarak uygulanmasının ana nedeni, vaki ayrımcılık karşısında müracaat edilebilecek bir merciin bulunmamasıdır. Başörtüsü kullandığı için farklı muamele ile karşılaşan kadınların sonuç alabilecekleri bir mekanizma yoktur. Mahkemeler genel olarak başörtülü kadınlara karşı gerçekleştirilen muamele ne olursa olsun başörtülü kadınları haksız bulmaktadır. Nitekim eşi başörtülü olduğu için disiplin soruşturması geçiren hakimler bulunmaktadır.[176] İdare Mahkemesi “başörtüsü üzerine peruk taktığına göre yönetmeliğe uymada samimi değildir, düzen bozmaktan verilen çıkarma cezası hukuka uygundur”[177] demiştir. Aynı şekilde mahkemeler bir öğrencinin henüz sınava başı açık ya da örtülü gelip gelmeyeceği belli olmadan sınav tarihinden önce isminin sınav listesinden silinmesini dahi hukuka uygun bulabilmiştir.[178] Zira yargı kararlarının yorumu yüksek öğretim kurumlarından başörtülü kadınların “arındırılmasına” yöneliktir.

Yüksek yargının bu konudaki tavrı çok nettir. En son parlamentonun iki siyasi partinin desteğiyle oldukça yüksek bir katılımla (%74,5) Anayasa değişiklik yapmış ve fiili yasağı parlamento eliyle kaldırma girişiminde bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi ise bu değişikliği iptal etmiştir.[179]

Bu durum kamuoyunca “yargı darbesi” olarak adlandırılmıştır.[180] Zira Anayasa’nın 148. maddesi uyarınca yargının Anayasa değişikliklerini esastan inceleme yetkisi yoktur. [181] Üstelik 2008 yılında parlamento tarafından yapılan Anayasa değişikliği, zaten Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen temel kriterinin yüksek öğretim hakkında tekrarlanmasından ibarettir. Temel bir hakkın sadece yasada açık bir hüküm varsa kısıtlanabileceğine ilişkin evrensel norm zaten Anayasa’da yer almaktadır. Eşitlikle ilgili yapılan değişiklik ise, devletin ve idari makamların eşit davranma yükümlülüğünü sadece hizmet alınması ile sınırlamaktadır.

Buna rağmen Anayasa Mahkemesi kararı üniversitelerde kampüs içine giren minibüslerin durdurulup içinden başörtülülerin indirilmesine kadar varan yasakların ağırlaştırılmasına neden olmuştur.[182]

Bu nedenle yasalar değiştirilse de, yasalara uymakla sorumlu olan mahkeme kararları değişmemiştir. Anayasa değişip mahkemece iptal kararı verilmeden önceki süreçte, Anayasa’da açıkça yüksek öğretim hakkının kısıtlanamayacağının ifade edilmesi bile başörtüsü yasağının kaldırılmasına yetmemiştir. Öyle ki İstanbul Üniversitesi eski rektörü Mesut Parlak bir televizyon kanalında "Bu gerginlik bizi bile etkileyecek. Belki hiç hakkımız olmadığı halde, türbanlı bir öğrenciye, cumhuriyet ilkelerinin kıyafetlerine aykırı diye hak ettiği notu vermeyeceğiz" diyebilmiştir.[183]

Ayrıca 550 kişilik parlamentonun 411 oyla öğrencilere kıyafetleri nedeniyle ayırım yapılmamasını sağlamaya çalışması, “üniversitelerde kaos” olarak kamuoyuna yansıtılmıştır. [184] AP Türkiye Raportörü Hollandalı AP üyesi Oomen-Ruijten bile, “Ordu ve yargıdan oluşan elit tabakası var. TBMM, 3’te 2 çoğunlukla ‘üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılmasına’ karar veriyor, fakat uygulanmıyor. Ben dünyada böyle başka bir ülke bilmiyorum” ifadeleriyle tepki vermek durumunda kalmıştır.[185]

Bu nedenle mahkeme kararları doğrultusunda başörtülü öğrenciler aleyhine hukuki bir durumun mevcut olduğu ve Anayasa değiştirilse dahi bunun değiştirilemeyeceği iddia edilmektedir. Halbuki anayasal mevzuat gereği içtihatlarla mevzuat oluşmaz. Mahkemelerin yüksek öğretim kurumlarında başörtüsünü yasakladığı ve Anayasa ile dahi bunun değiştirilemeyeceği iddiası kabul edilemez. Çünkü mahkemelerin böyle bir yetkisi yoktur. Türkiye yargıçlar devleti değildir Anayasa Mahkemesi de, Anayasa ve parlamentodan daha üstün değildir.

Anayasal mevzuat gereği içtihatlarla mevzuat oluşmaz. Anayasa’nın 7. maddesi gereği,

“Yasama yetkisi, Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet meclisinindir. Bu yetki devredilemez”.

denmektedir.

Sonuçta mahkeme kararları ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında ve kanunlarında, kıyafete sınırlama getiren herhangi bir madde bulunmamaktadır. Anayasa’nın herhangi bir maddesini, başın açık olma zorunluluğu getirdiği ya da örtülü kadınlara karşı farklı uygulamalar gerçekleşebileceği şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Nitekim hak ve hürriyetleri ilgilendiren bir konuda, mevzuatta açıklık ve kesinliğin bulunması ve sınırlamaların dar yorumlanması esastır. Hukuk devleti ilkesi gereği yasaklayıcı hükümler getiren kuralların yoruma açık olmaması, şüpheye yer vermeyecek açıklıkta konuyu ifade etmesi gerekmektedir.

Hukukun temel ilkeleri uyarınca, yasaklanmayan serbest demektir. Mevcut Yüksek Öğretim Kanunu’nun da başörtüsü yasaklanmamıştır. Bu nedenle rektörlerin öğrencilerine eşit muamele gerçekleştirilmesi için, yargıçların bu yönde karar verme zorunluluğu yoktur. Türkiye’de Kıta Avrupası hukuk sistemi uygulanmaktadır. Hukuk devleti ilkesi, kanun maddelerinin yürürlükte olduğu şekliyle uygulanmasını öngörür.

Yüksek Öğretim Kanunu’nun Ek 17. maddesi, “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir”. demektedir.[186] Madde “kısa ve öz” olup, serbestinin tek sınırı yürürlükteki kanunlardır. Türkiye Cumhuriyetinin hiçbir kanununda da kadınların kıyafetine ilişkin bir düzenlemeye yoktur. Anayasa Mahkemesi kararı da, temel bir hakkın kısıtlanması için açık bir yasa maddesi gerektiği hukuki gerçeğini değiştirmez.

Bizatihi Anayasa Mahkemesi, kendi kararında, “Yasalar her şeyden önce sözü ile uygulanır. Yasa metinlerinde kullanılan sözcüklerin hukuk dilindeki anlamlarına göre anlaşılması gerekir. Yasa kuralının, günün sosyal, ekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile yürürlükte kaldığı sürece uygulanması hukukun gereğidir” ifadelerine yer vermektedir.[187] Konu başörtüsü olduğunda ise, hukuka değil ideolojilere göre karar verilmektedir.

Ancak Türkiye pozitif hukukuna göre yargı organları, yasamanın yerine geçerek kural oluşturamaz. Yargı kararları, başörtülü kadınlara ayrımcılık yapılmasına gerekçe olamazlar. Ayrıca, böyle bir düzenleme yasalarda mevcut olsaydı bile, bunun değiştirilemezliğini savunmak mantıksız olacaktır. Dünya tarihinde toplumların genel yapılarına uygun olmayan ve hukuka aykırı pek çok kural pozitif hukuk alanında uygulama alanı bulmuş, ancak bunlar zamanla değişikliğe uğramışlardır. Değişmez kuralların varlığı halinde hukuki yapılanma ve kurumsallaşmaya zaten ihtiyaç bulunmayacaktır. Dolayısıyla yargı kararları sebebiyle artık mevzuatta başörtüsünün yasak olduğu ve buna ilişkin yeni düzenleme yapılamayacağı iddiası, hukuk düzeninde kabul edilemez.

VI. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Cinsiyet eşitliği açısından uluslararası endekslere göre kadın erkek eşitliği konusunda çok düşük seyreden oranlar Türkiye’de kadınların yaşamın her alanında (eğitim, çalışma yaşamı, aile yaşamı, sağlık vb) ağır sorunlarla karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Yapılan çalışmalar Türkiye’nin hukuki anlamda cinsiyet eşitliğini sağladığını ancak kağıt üzerine var olan hakların fiili olarak kullanılamadığını göstermektedir. Türkiye’nin dünya cinsiyet haritasında son sıralarında yer alması, cinsiyetle ilgili ayrımcı ön yargılar ve davranışların, kadınlara karşı şiddetin devam etmesine yol açtığını, eğitim, istihdam, sağlık dahil olmak üzere pek çok alanda kadınları olumsuz yönden etkilediğini göstermektedir. Başörtülü kadınlara karşı gerçekleşen ayrımcılık da, bu sorunları arttırmaktadır. Kadınların kıyafetleri nedeniyle engellenmeleri, ekonomik anlamda güçlenmelerini ve diğer sorunlarını çözümleyebilmelerini engellemektedir. 

Başörtülü kadın oranı %62 gibi oldukça yüksek olduğundan, söz konusu dışlama ve ayrımcılığın cinsiyet endekslerine yansıması da, aynı oranda yüksek olmaktadır. Başını açmayan kadınların dışlanması, iş gücüne katılamamaları ve sadece tarım kesiminde çalışmaya mahkum edilmelerine neden olmaktadır.

Başörtülü kadınlara karşı gerçekleştirilen ayırımcılık, bu kadınların yaşamın içinde yer almalarını, kültürel gelişimlerini, sosyalleşmelerini, bireyselleşmelerini ve ekonomik özgürlüklerine kavuşmalarını engellemektedir. Yasak başörtülü kadınların tüm eğitim yaşamından soyutlanmasına, çalışma ve siyasal yaşamın dışında bırakılmasına neden olmakta; bu da statü ve güç açısından hizmetlere, kaynaklara, imkânlara ulaşmada ciddi bir eşitsizlikle sonuçlanmaktadır. Başörtülü kadınların kamusal yaşama katılımını büyük ölçüde zedelemekte, devlet tarafından dışlanmışlık duygusunu güçlü bir biçimde uyandırmaktadır.

Halbuki Devletler, kadınların tüm insan haklarından ve temel özgürlüklerden tam ve eşit olarak yararlanması ve bu hak ve özgürlüklerin ihlalini önlemek için etkili önlemler almak zorundadır. Türkiye’nin de uymakla yükümlü olduğu Pekin Deklarasyonu, hükümetleri kadının güçlendirilmesi, ilerlemesi, kadın-erkek eşitliğinin artırılması, toplumsal cinsiyet perspektifinin politika ve programlara yerleştirilmesi konularında yükümlü kılmakta ve Eylem Platformunun hayata geçirilmesini öngörmektedir. Kadının güçlendirilmesi ve kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması Eylem Platformunun ana gündemidir.

Sonuçta farklı görüşlere hayat hakkı tanımayan sistemlerin kendisini hukuk devleti olarak adlandırmasına imkan yoktur. Bireysel olarak başörtüsü yasağının uygulandığı hiçbir ülkede Türkiye gibi kesin ve geniş kapsamlı bir uygulama söz konusu değildir. Tunus dışında hiç bir ülke, herhangi bir bina ya da bahçeye girmek için başın açılmasını zorunlu tutmamaktadır. Fransa laikliğin en sert uygulamasının yaşandığı ülkedir. Buna karşın yasak sadece devlete ait ilkokul ve liseler için geçerlidir. Almanya’nın bazı eyaletlerinden kanunda değişiklik yapılarak başörtüsü kullananların okullarda öğretmen olmaları yasağı kaldırılmıştır.[188] Bunun yanında örneğin bir hemşirenin Kiliseye ait bir hastanede işten çıkartılmasını bazı mahkemeler ayırımcılık olarak ifade etmişlerdir.[189] İngiltere’de bir kuaförün işe alınmaması tazminat nedeni olmuştur.[190] İsveç’te bir öğretmeni başörtülü olduğu için işe almayan okul müdürü görevden alınmış ve öğretmene tazminat ödenmiştir.[191] İngiltere’de polislerin dahi başörtülü olabileceği karar altına alınmış ve buna uygun üniformalar hazırlanmıştır. İspanya ve Hollanda’da tartışılan yüze takılan “peçe” takılmasıdır.[192] İskandinav ülkelerinde Müslümanlar herhangi bir yasakla karşılaşmadığı gibi özel ve kamusal kuruluşlar başörtülü çalışanları için, üzerinde logo bulunan başörtüler imal edilmekte, Danimarka'da da ordu yetkilileri "Askerlerimizden isteyenler başörtüsü takabilir” şeklinde açıklamalar yapmaktadır. Bunun tek istisnası "burka" takılmasıdır. Ancak yüzün kapatılması durumunda bile farklı uygulamalar mevcuttur. Örneğin İsveç’te burkalı kadını arabaya almayan şoför, işten el çektirilmiştir. [193] Belçika’da da ise genel meclis üyesi seçilen başörtülü kadın bulunmaktadır.[194] Danimarka meclis kürsüsünde başörtülü olunabileceği ifade edilmiştir.[195] Hollanda’da örtülü avukat bulunmaktadır.[196] İngiltere’de peçeli avukatın bulunabileceği ifade edilmiştir.[197] Danimarka’da başörtülü bir futbolcu milli takıma seçilmiştir.[198] Türkiye’de bu örneklerin hayal dahi edilebilmesi ve örtülü bir kadının bu konuma gelebileceğini düşünerek çaba göstermesi imkan dahilinde değildir. Zira İspanya’da örtülü bir milletvekili seçilmiştir.[199] Ancak Türkiye de genel seçimlerde milletvekili seçilen Merve Kavakçı ise çifte vatandaş olduğu bahanesiyle vatandaşlıktan çıkartılmıştır. Başörtülü kadınların değil milletvekili sandık gözetmeni olması engellenmeye çalışılmaktadır.

Halbuki Türkiye’de başörtülü kadınların eğitim ve çalışma yaşamının dışında bırakılmalarını gerektirecek toplumsal bir sebep yoktur. Yapılan pek çok araştırma sivil toplumda başını örten ve örtmeyen kadınlar arasında bir sorun mevcut olmadığını göstermektedir.[200]

Türkiye’deki sorun, modernleşmeci ve resmî ideoloji doğrultusunda topluma ve bireylere müdahale edilmesinden kaynaklanmaktadır. Başörtülü kadınlara karşı farklı muamele gerçekleştirilmesini meşru hale getirmek için yapılan yorumlar, soruna siyasî bir nitelik kazandırmaktadır.

Uygulama neredeyse tarihsel “Kadının ruhu var mı yok mu?” tarzı utanç kaynağı tartışmaların” “Başörtülü kadınlar temel haklara sahip midir, değil midir?” şekline dönüşmüştür. Türkiye’de son on iki senenin en çok konuşulan konusu, halen başörtülü kadınların üniversite eğitimi alıp alamayacağıdır. Bu durumda yasağın devam ettirilmesi sürekli tartışmaları beslemekte ve gerginliğe neden olmaktadır.

Üstelik toplumsal görünülürlüğü bulunan yerlerdeki Türk kadının “başı açık, modern görünüşlü” olabilmesi ve yasağı sürdürmek üzere harcanan emek ve zamanın onda biri; Türkiye’deki kadınların sadece dörtte birinin çalışıp, emeklilik ve sağlık güvencesine sahip olması, beş milyondan fazla kadının okuma yazma bilmemesi, neredeyse evli kadından biri aile içi şiddete maruz kalırken sığınma evlerinin 54 ile sınırlı kalması, yerel yönetimlerde siyasal yaşamda temsilin yok denecek kadar az olması gibi somut kadın sorunlarının çözülmesi için harcanmaya değer görülmemektedir. Bu da sorunların artarak devam etmesine neden olmaktadır.

Türkiye’de başörtülü kadınlar yaşamaya devam edeceğine göre, artık yasağın bir an önce kaldırılarak tüm Türkiye’ye enerji ve zaman kaybettiren bu sorunun sonlandırılması gerekmektedir. Sonuçta yasak sadece hayatları olumsuz etkilenen başörtülü kadınlara değil, tüm Türkiye’ye zarar vermektedir.

Sonuçta kadınların insan haklarının elde edilmesi ve gerçek anlamda kadın erkek eşitliği, kadını başörtülü başı açık olarak ayırmamaktan ve kadının başını örttüğü için haklarından mahrum edilmemesinden geçmektedir. Kadın haklarının geliştirilmesi, garanti altına alınması ve pratikte de uygulanmasının sağlanması gerekmektedir. Yasal haklar açısından elde edilen kazanımların fiili hayatta da uygulanabilmesi, mevcut kıyafet ayrımcılığına son verilmesine bağlıdır. İçinde bulunduğumuz yüzyılın tüm dünyada kadınların yasal, siyasal, ekonomik ve kültürel hak ve özgürlüklerini elde ettikleri bir dönem olarak adlandırılması ancak kadınların başörtüleri üzerindeki baskıların kaldırılması ve somut sorunlarının çözülmesi için etkin önlemler alınması ile mümkündür.

VII. KAYNAKÇA

KİTAPLAR

  • ·         AKÇA Yusuf; Yükseköğretim Kurulu ve İstanbul Üniversitesi Mevzuatı, C:1 İstanbul Üniversitesi Basımevi, 1997, (Ek 17. maddenin daha önce basılmış kitaplardan çıkartılma tarihi 1998)
  • ·         Altıparmak Kerem, Karahanoğulları Onur; Pyrrhus Zaferi: Leyla Şahin/Türkiye, AİHM/Hukuk, Düzenleyici İşlem/Kanun, AİHM Leyla Şahin Türkiye Davası. Ankara: HUDER Hukuki Araştırmalar Derneği Yayınları, 2005.
  • ·         ARSLAN Zühtü; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Din Özgürlüğü. Ankara: Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları, 2005.
  • ·         AYDIN Mustafa; “Bir Siyasal Mahremiyet Alanı Olarak “Kamusal” ve Kılık Kıyafet Sorunu, Umran, sayı: 77, Ağustos, 2002.
  • ·         BALCI Muharrem; Eğitim ve Öğretimde Haklar ve Yükümlülükler. İstanbul:Danışman Yayınları, 1998.
  • ·         BENHABİB Seyla; “Kamu Alanı Modelleri, Cogito, Kent ve Kültür Özel Sayı, No.8, İstanbul, 1996.
  • ·         BENLİ Fatma; “Anketler ve İnsan Hakları Kuruluşlarının Raporları Işığında Başörtüsü Yasağının Değerlendirilmesi”, Köprü Dergisi, S. 84, 2003.
  • ·         BENLİ Fatma; Başörtüsü ile İlgili Hukuka Aykırılıkta Sınır Yok, AKDER yayınları, İstanbul 2005.
  • ·         BENLİ Fatma; “Hukuki, Siyasi ve Pratik Boyutlarıyla Türkiye’de Başörtülü Kadınlara Yönelik Ayrımcılık Sorunu”, “Örtülemeyen Sorun: Başörtüsü, Temel Boyutlarıyla Türkiye’de Başörtüsü Yasağı Sorunu”, AKDER Yayınları, İstanbul 2008.
  • ·         BÜYÜKÖZTÜRK Şeref; “Haydi Kızlar Okula” Kampanyası: Nicel Değerlendirme Çalışması-Nihai Rapor, 2005.
  • ·         BULAÇ Ali; “AİHM ve Başörtüsü”, Ümran Dergisi, Mayıs 2005
  • ·         BULLOCK Katherine; “Müslüman Kadınları ve Tesettürü Yeniden Düşünmek Tarihsel ve Modern Klişelere Meydan Okumak”, Karakalem Yayınları, (Çev.: ŞEVİKER, Muhammet), İstanbul 2005.
  • ·         ÇAHA Ömer; “Kamusallığın İdeolojik Dönüşümü”, Doğu-Batı, S:4, İstanbul, Ocak 1998.
  • ·         DEMİRKOL Ferman; Türkiye’de Yasama Fonksiyonunun Gaspı, Alternatif Düşünce Yayınevi, İstanbul, 2004
  • ·         DENLİ Özlem; Din ve Vicdan Özgürlüğünün Kamusal İfadeleri ve Türkiye'de Başörtüsü Tartışmaları, Sivil Toplum (2003) (1) 2.
  • ·         DOĞRU Osman; İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, C.3. İstanbul: İstanbul Barosu Yayınları, 2000.
  • ·         EKİNCİ Abdullah; “Dini Semboller ve Uluslararası İnsan Hakları Hukuku”. İnsan Hakları Araştırmaları; Mazlumder İstanbul şubesi Yayınları, Sayı 5, 2005.
  • ·         ERDOĞAN Mustafa; Demokratik Hukuk Devletinde Din ve Vicdan Hürriyeti. Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı 8. İstişari Toplantısı. İstanbul, 2005.
  • ·         ERDOĞAN Mustafa; “Anayasa Mahkemesi Nasıl Karar Veriyor: Başörtüsü Kararı”, Liberal Düşünce, 3(9), 1998.
  • ·         ERDOĞAN Mustafa; “Türkiye’de Başörtüsü Problemi Hukuki mi Yoksa Politik mi”, www.liberal-dt.org.tr, 14.12.2004.
  • ·         ERDOĞAN Mustafa; Anayasal Demokrasi, 7. Baskı, Siyasal Kitapevi, Ankara 2005.
  • ·         FERRARI Silvio; (Milan Üniversitesi) , “AB Hukuk Sisteminde Din ve Dini Cemaatler, AB ülkelerinde Din-Devlet İlişkisi, Hukuki Yapı Din Eğitimi Din Hizmetleri”, İslam Araştırmaları Merkezi Yayınları, İstanbul 2006.
  • ·         HABERMAS Jurgen; Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, çev.: Tanıl Bora-Mithat Sancar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000.
  • ·         GEMALMAZ Mehmet Semih; Türk Kıyafet Hukuku ve Türban, Legal Yayıncılık, 2005.
  • ·         GÖLCÜKLÜ Feyyaz, GÖZÜBÜYÜK Şeref; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, 6. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2005.
  • ·         GUNN T Jeremy; Din Özgürlüğü ve Laisite, ABD ile Fransa Arasında Bir Karşılaştırma, çev.: Bal H, Altıntaş ÖF, Ankara: Liberte Yayınları, 2006.
  • ·         KABOĞLU İbrahim; Özgürlükler Hukuku İnsan Haklarının Hukuksal Yapısı, İstanbul, Afa Yayınları, 1993.
  • ·         ÖKTEM Niyazi; İnsan Hakları Sempozyumu, İstanbul, 1995.
  • ·         ÖKTEM Akif Emre; Uluslararası Hukukta İnanç Özgürlüğü, Liberte Yayınları, Ankara 2002.
  • ·         ÖZCAN Yetkin; Kamusal-Özel Alan Tartışmaları, Birikimler, İstanbul 2003.
  • ·         ÖZİPEK Bekir Berat; “İnsan Hakları ve İhlaller Ekseninde Bir Örnek Başörtüsü Yasağı Sorunu”, “Örtülemeyen Sorun: Başörtüsü, Temel Boyutlarıyla Türkiye’de Başörtüsü Yasağı Sorunu”, AKDER Yayınları, İstanbul 2008.
  • ·         ÖZİPEK Bekir Berat; Türkiye’de İnsan Hakları, İslam ve Batı Üzerine.
  • ·         PAKDİL Necdet; Hukuk ve Demokrasi Dergisi, Ankara 2005, Hukuk ve Demokrasi Kurumu, Yıl 1 S:10.
  • ·         SELÇUK Sami; Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğüne, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999.
  • ·         ŞENTOP Mustafa; Üniversitelerde Başörtüsü Sorunu, Hukuk Dünyası Dergisi, Kasım 1997.
  • ·         TOPRAK Binnaz/ÇARKOĞLU, Ali; “Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset”, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) Yayınları, İstanbul 1999.
  • ·         TOPRAK Binnaz/KALAYCIOĞLU, Ersin: “Siyaset Üst Yönetim ve İş Yaşamına Katılamayan Kadınlar”, TESEV Yayınları, İstanbul 2004.
  • ·         TOPRAK Binnaz/ ÇARKOĞLU, Ali; Değişen Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset. İstanbul:, TESEV Yayınları, 2006. http://www.tesev.org.tr/etkinlik/final%20rapordin_toplum.pdf
  • ·         ULUSOY Mustafa; Varoşsal Kimliğe Uygulanan Şiddet Olarak Örtü Yasağı.
  • ·         VAKUR Alperen; Başörtüsü Yasağının Hukuki Açıdan İncelenmesi. İstanbul: İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı Yayınları, 1998.
  • ·         YAŞAR Nuri; İnsan Hakları Avrupa İsteminde ve Türk Hukukunda Eğitim Hakkı ve Özgürlüğü, İstanbul 2000.
  • ·         YAYLA Atilla; “Ahlâk, Hukuk ve Başörtüsü Yasağı”, http://www.atillayayladestek. org/index.php?option=com_content&task=view&id=58& Itemid=26
  • ·         YILMAZ Halim; AİHM İçtihatlarında Din Özgürlüğü ve Leyla Şahin/Türkiye Kararı. Toplum ve Hukuk Dergisi; 3(11), 2004.

RAPORLAR - ÖNERGELER

  • ·         ARAT, Yeşim/ ALTINAY, Ayşegül: Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Raporu 2007.
  • ·         Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesine Sunulmak Üzere Hazırlanan Altıncı Periyodik Türkiye Raporu, KSGM Taslak Metin, Ankara 2007.
  • ·         Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesine Sunulmak Üzere Hazırlanan Altıncı Periyodik Türkiye Raporu, 2008 Ankara, http://www.ksgm.gov.tr/uluslararasi_Belgeler_cedaw.php
  • ·         Avrupa Komisyonu, 2007 yılı Türkiye İlerleme Raporu (Kadın), http://www.ucansupurge.org/index. php?option=com content&task=view&id=4022&Itemid=72
  • ·         Avrupa Komisyonu, 2009 yılı Türkiye İlerleme Raporu.
  • ·         Türkiye’de sosyal, ekonomik ve politik hayatta kadınların rolüne ilişkin Avrupa Parlamentosu Önergesi, 13 Şubat 2007, Strasbourg (2006/2214(INI)
  • ·         ESI(European Stability Initiative): “Sex and Pover in Turkey Feminism Islam and the Maturing of Turkish Democracy”, Berlin İstanbul, 2 Haziran 2007, http://www.esiweb.org/pdf/esi document id_90.pdf
  • ·         Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu Raporu, Ankara, Ocak 2008. (http://www.ksgm.gov.tr/kadindurumu.pdf) (08.04.2008)
  • ·         Birleşmiş Milletler (BM) Kalkınma Programı' (UNDP) 2007-2008 İnsani Gelişme Raporu.
  • ·         İnsan Hakları Konseyi” Başlıklı 15 Mart 2006 Tarihli, 60/251 Sayılı Genel Kurul Kararının Uygulanması, “Kadınlara Yönelik Şiddet, Nedenleri ve Sonuçları” konusunda Özel Raportör Yakın Ertürk’ün Raporu Türkiye Misyonu, 05 Ocak 2007.
  • ·         Türkiye’nin AB’ye Uyum Sürecinin Gelecek Basamağı İçin İnsan Hakları Gündemi Özet Dosyası Ocak 2003 ve 31 Ocak 2003 AB Troiko-Türkiye Toplantısının İnsan Hakları Gündemi
  • ·         Türkiye’de Din Özgürlüğü Raporu: “Dinlerararası İlişkiler: Seküler ve Demokratik Bir Sistemde Barış İçinde Birarada Varoluş Arayışı”, Liberal Düşünce Topluluğu, Ankara 2005.
  • ·         Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı(TÜSES): 'Türkiye'de Siyasi Parti Yandaş ve Seçmenlerinin Etnik/Dinsel Kimlikleri ve Siyasal Yönelişleri Araştırma Dizisi.
  • ·         İnsan Hakları İzleme Komitesi (HRW) (2004) Yükseköğretimde Akademik Özgürlük Ve Başörtülü Öğrencilerin Yükseköğretime Kabul Edilmesi Konularında Türk Hükümetine Görüş Bildirgesi, http://www.hrw.org/backgrounder/eca/turkey/2004/4.htm#_Toc75931596.
  • ·         İnsan Hakları İzleme Komitesi (HRW) (2005) Turkey: Headscarf Ruling Denies Women Education And Career (Başörtüsü Kuralları Kadınların Eğitim ve Çalışma Hakkını İnkar Ediyor). http://www.hrw.org/english/docs/2005/11/16/turkey12038.htm.
  • ·         Türkiye’de İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Kamuoyu Araştırması”, Liberal Düşünce Topluluğu Avrupa Komisyonu, D. Dağı İhsan, Toprak Metin, Demir Ömer, Haziran 2003.
  • ·         Uluslararası Helsinki İnsan Hakları Federasyonu, “Fransa’nın Dini Sembolleri Yasaklaması, Din Özgürlüğünün Uluslararası Planda Korunmasını İhlal Edecek” 17.11.2003.
  • ·         Hukuki Araştırmalar Derneği, “Türkiye’den AİHM’e Bakış, Ankara, 2006.
  • ·         ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ, “Türkiye: Aile İçi Şiddete Karşı Mücadelede Kadınlar Raporu, Haziran 2004, s. 10 (Al Index 44/018/2004) (www.amnesty.org)
  • ·         MAZLUMDER İnsan Hakları ve Mazlumlar için Dayanışma Derneği Türkiye İnsan Hakları İhlalleri Raporu, 1998.
  • ·         MAZLUMDER İnsan Hakları ve Mazlumlar için Dayanışma Derneği, YÖK Raporu, 2001.
  • ·          “Türkiye’nin Örtülü Gerçeği”, Başörtüsü Yasağı Alan Araştırması, Hazar Eğitim, Kültür ve Dayanışma Derneği, İstanbul 2007 (http://www.hazargrubu.org/panel/BasortuluGercek1-2007.pdf)
  • ·         “Recommadition 1202 (1993) on Religious Tolerance in a Democratic Society; Recommadition 1396 (1999) Religion and Democracy.
  • ·         Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi, 19 sayılı Genel Tavsiye, Kadınlara Yönelik Şiddet Onbirinci Oturum, 1992.
  • ·         Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu Dördüncü Dünya Kadın Konferansı.
  • ·         Promotion and Protection of All Human Rights, Civil, Political, Economic, Social and Cultural Rights, Including the Right to Development, Distr. GENERAL, A/HRC/10/8/Add.1, 16 February 2009
  • ·         Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Kaldırılması Komitesi(CEDAW) 32. Oturum 10-28 Ocak 2005.
  • ·         “Türkiye'nin üç sorunu, “değerlendirmeler”, MİLLİYET / KONDA Araştırma Merkezi.
  • ·          “Gündelik yaşamda din, laiklik ve türban – 1”, MİLLİYET / Tarhan Erdem, http://www.milliyet.com.tr/2007/12/03/guncel/agun.html)
  • ·         Türkiye cinsiyet eşitliğinde sınıfta kaldı, 29.10.2009, http://www.euractiv.com.tr/abnin-gelecegi/article/turkiye-cinsiyet-esitliginde-sinifta-kaldi-007541
  • ·         World Economic Forum’s Global Gender Gap Index 2009, http://www.weforum.org/en/ Communities/Women%20Leaders%20and%20Gender%20Parity/GenderGapNetwork/index.htm
  • ·         http://www.unece.org/gender/documents/Beijing+15/Turkey.pdf

VIII- KISALTMALAR

AB                  :Avrupa Birliği

AGİT / OECD :Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı

AİHM             :Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

AİHS              :Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

AMNESTY    : Uluslararası Af Örgütü

AYMKD        :Anayasa Mahkemesi Kararları Dergisi

BM                 :Birleşmiş Milletler

ICESCR         :BM Ekonomik-Sosyal-Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi

ESCR :BM Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi

CEDAW         :Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Kaldırılması Komitesi

CEDAW   :Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme

Dr.                  :Doktor

E.                    :Esas

HAZAR         : Hazar Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Derneği

HRW              : İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch)

İHK                :İnsan Hakları Komitesi

KSGM                        : Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü

K                     : Karar no

LTD                :Liberal Düşünce Topluluğu

MAZLUMDER :İnsan Hakları ve Mazlumlar için Dayanışma Derneği MAZLUMDER

MGK              :Milli Güvenlik Kurulu

MEM              :Milli Eğitim Müdürlüğü

Prg                  :Paragraf

Prof                 :Profesör

RG                  :Resmi Gazete

S.                    :Sayı

s.                     :Sayfa

TESEV           :Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı

TSK                :Türk Silahlı Kuvvetleri

T.                    : Tarih

Y.                    :Yıl

YÖK               :Yüksek Öğrenim Kurumu



[1] ARSLAN, Zühtü: “ Liberal Demokrasilerde Zor Zaman Krizi ve İfade Özgürlüğü”, Türkiye’nin Teorik ve Pratik Boyutlarıyla İfade Hürriyeti, (Ed. ÖZİPEK, Bekir Berat), Ankara 2003, LDT Yayınları, s.78.

[2] Türkiye için AB İlerleme Raporu 2007 (Kadın) ve Avrupa Komisyonu, 2009 yılı Türkiye İlerleme Raporu. http://www.ihb.gov.tr/english/turkey_progress_report_2009.pdf

[3] Cinsiyet eşitliği durumu ülkenin gelişmişlik ya da refah düzeyine ilişkin değildir. Eğitim, çalışma, sağlık ve karar mekanizmalarına cinsler arasındaki katılım oranlarına göre tespit edilmektedir.

[4] Türkiye cinsiyet eşitliğinde sınıfta kaldı, 29.10.2009, http://www.euractiv.com.tr/abnin-gelecegi/article/turkiye-cinsiyet-esitliginde-sinifta-kaldi-007541 Türkiye 2006 yılında Dünya Cinsiyet Haritasında 115 ülke arasında 105. sırada gelmekteydi. 2007 yılında 128 ülkeden 121., 2008 yılında ise 130 ülkeden 123. http://www.weforum.org/en/Communities/Womenn %20Leaders%20and%20Gender%20Parity/GenderGapNetwork/index.htm

[5] ESI(European Stability Initiative): “Sex and Pover in Turkey Feminism Islam and the Maturing of Turkish Democracy”, Berlin İstanbul, 2 Haziran 2007, http://www.esiweb.org/pdf/esi document id_90.pdf İnsani gelişim endeksi değeri oranında OECD bölgesi içinde son sırada olan Türkiye 'insani gelişmişlik endeksinde 155 ülke arasında 79. sırada yer almaktadır. http://www.weforum.org/pdf/gendergap/report2009.pdf

[6] Türkiye’de sosyal, ekonomik ve politik hayatta kadınların rolüne ilişkin olarak bkz. Avrupa Parlamentosu Önergesi, 13 Şubat 2007, Strasbourg (2006/2214(INI)

[7] Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu Raporu, Ankara, Ocak 2008. (http://www.ksgm.gov.tr/kadindurumu.pdf) (08.04.2008)

[8] Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu, Ocak 2008, s.10. Ancak özellikle kırsal kesimde kadınların nüfus kayıt olmaması gibi bir durum söz konusudur. Bu nedenle gerçek rakamların daha düşük olduğu ifade edilmektedir.

[9] Avrupa Komisyonu 2009 yılı Türkiye İlerleme Raporu,

http://www.ihb.gov.tr/english/turkey_progress_report_2009.pdf

[10] World Economic Forum’s Global Gender Gap Index 2009,

http://www.weforum.org/en/Communities/Women%20Leaders%20and%20Gender%20Parity/GenderGapNetwork/index.htm

[11] Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu, Ocak 2008.

[12] EKAM Müdürü Prof. Dr. Nurselen Toygar'ın verdiği bilgilere göre Fakülte ve yüksekokul için okullaşma oranı yüzde 29.94’tür.

[13] Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesine Sunulmak Üzere Hazırlanan Altıncı Periyodik Türkiye Raporu, 2008 Ankara, http://www.ksgm.gov.tr/uluslararasi_Belgeler_cedaw.php

[14] 2000 yılı nüfus sayımına göre Türkiye’de okuma yazma bilinmeyenlerin oranı güneydoğu/doğu bölgesinde erkekler yüzde 12 iken kadınlarda yüzde 35’tir. Bu bölgenin kırsal alanlarında, tüm kadınların nerdeyse yarısının okuma yazma bilmediği belirtilen araştırmalar bulunmaktadır. Bölgesel eşitsizlik, güneydoğu/doğu bölgesindeki eğitim ve istihdam fırsatlarının emre amade olmasını önemli ölçüde engellemiştir. Geleneksel ataerkil uygulamalardan kaynaklanan sosyo-kültürel mahrumiyetle birleşen ekonomik mahrumiyet, bölgesel azgelişmişliğin yükünü, orantısız bir şekilde bu bölgedeki kadınların omuzlarına yüklendiği ifade edilmektedir. (İnsan Hakları Konseyi” Başlıklı 15 Mart 2006 Tarihli, 60/251 Sayılı Genel Kurul Kararının Uygulanması, “Kadınlara Yönelik Şiddet, Nedenleri ve Sonuçları” konusunda Özel Raportör Yakın Ertürk’ün Raporu Türkiye Misyonu, 05 Ocak 2007)

[15] Uluslararası kuruluşlar, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları işbirliği ile yürütülen “Haydi Kızlar Okula”, “ Baba Beni Okula Gönder” gibi kampanyalar ve “Temel Eğitime Destek Projesi” gibi projeler ile kız öğrencilerin okuldan ayrılma oranlarının düşürülmesi ve okuldan erken ayrılan kız çocukları ve kadınlar için eğitim programlarının düzenlenmesi hedeflenmektedir. Bkz. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu, Ocak 2008. 2005 yılı verilerinde UNICEF’e göre bu kampanya, yaklaşık 177.000 kız ve 87.000 erkek çocuğun okula kaydedilmesi ile sonuçlanmıştır ki bu belirlenen hedeften epeyce düşüktür.Bkz. BÜYÜKÖZTÜRK, Şeref: “Haydi Kızlar Okula” Kampanyası: Nicel Değerlendirme Çalışması-Nihai Rapor 2005.

[16] Okullar eski yıllıkları toplayıp, başörtülü öğrencilerinin fotoğraflarını çıkarttırmıştır. ‘Eski başörtülü öğrencilerin başörtülü fotoğrafı yıllıktan çıkarıldı’, ZAMAN, 05.12.2005, http://www.tumgazeteler.com/?a=1196217

[17] Türkiye’nin AB’ye Uyum Sürecinin Gelecek Basamağı İçin İnsan Hakları Gündemi Özet Dosyası Ocak 2003 ve 31 Ocak 2003 AB Troiko-Türkiye Toplantısının İnsan Hakları Gündemi (Raporu)

[18] http://www.ucansupurge.org/images/stories/ssgss-rapor.pdf, s.51.

[19] Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesine Sunulmak Üzere Hazırlanan Altıncı Periyodik Türkiye Raporunda yine 2006 yılı verileri yer almaktadır.

http://www.ksgm.gov.tr/uluslararasi_Belgeler_cedaw.php

[20] Bu oran 1990 yılında % 34,1 dir. Bkz. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu, Ocak 2008.

[21] http://www.ksgm.gov.tr/uluslararasi_Belgeler_cedaw.php

[22]http://www.weforum.org/en/Communities/Women%20Leaders%20and%20Gender%20Parity /Gender GapNetwork/index.htm

[23] Avrupa Komisyonu, 2009 yılı Türkiye İlerleme Raporu.

[24] TOPRAK, Binnaz/KALAYCIOĞLU, Ersin: “Siyaset Üst Yönetim ve İş Yaşamına Katılamayan Kadınlar”, TESEV, İstanbul 2004. Siyaset Üst Yönetim ve İş yaşamına katılamayan kadınlar, TESEV, Binnaz Toprak, Ersin Kalaycıoğlu, 2004 İstanbul, (Türkiye halkını temsil niteliğine sahip örneklem çerçevesinde 1557 kadın ve 993 erkekle yüz yüze görüşmeler dayanılarak yapılmıştır.)

[25] http://www.ucansupurge.org/images/stories/ssgss-rapor.pdf, s.51.

[26] http://www.ucansupurge.org/images/stories/ssgss-rapor.pdf, s.51.

[27] Başörtülü bir anaokulu öğretmeni olan ancak okulda başını açarak eğitim veren Aytaç Kılınç, 2000 yılında yapılan yöneticilik sınavında 85 puan alarak Ankara üçüncüsü olduğu ve yaşadığı ilçede gidebileceği tek okula müdür olarak atandığında, askeri bir garnizon bölgesindeki okula girememiştir. Zira Garnizona girmek için yanında başka kimlik bulunmadığından, Milli Eğitim Bakanlığının kendisine verdiği başörtülü fotoğrafı bulunan eski kimlik kartını göstermiştir. Aytaç Kılınç okula alınmadığı gibi, yapılan şikayet üzerine görevinden alınmıştır (Gölbaşı İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, 20.01.2001). İdare mahkemesi bu işlemi hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiştir. Ancak Danıştay öğretmenin bazen okul gidip gelirken örtülü olduğunu tespit edildiğini, bu durumun öğrenciler üzerinde kötü örnek oluşturduğunu ifade ederek işlemi iptal etmiştir (Bkz. Danıştay 2. Daire, E: 2004/4051, K: 3366/2005, 26.10.2005)

[28] BENLİ Fatma, Başörtüsü ile İlgili Hukuka Aykırılıkta Sınır Yok, İstanbul 2005, s. 325.

[29] Anayasa “Her Türk kamu hizmetine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiç bir ayrım gözetilemez.” demektedir. Anayasa 70. Madde Devlet Memurları Kanunu’nun 48. maddesinde “devlet memurluğuna atama da genel ve özel şartlar” düzenlenmektedir. Kıyafet biçimine ilişkin bir ifade mevcut değildir. İş Yasası “Dinî inanış fikri durumu nedeniyle kimseye ayrımcılık yapılamayacağı”[29] düzenlenmektedir (Md 5) 25.10.1982 tarih, 17849 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin kılık Kıyafetine Dair Yönetmelik” Yönetmeliğin 5. maddesine göre kadınlar için öngörülen kılık ve kıyafet; “Elbiseler temiz, düzgün, ütülü, sade; ayakkabılar ve/veya çizmeler sade ve normal topuklu, boyalı; görev mahallinde baş daima açık, saçlar düzgün taranmış veya toplanmış; tırnaklar normal kesilmiş olur. Ancak bazı hizmetler için özel iş kıyafeti varsa görev sırasında kurum amirinin izni ile bu kıyafet kullanılır. Pantolon, kolsuz ve çok açık yakalı gömlek, bluz veya elbise giyilmez. Etek boyu dizden yukarı ve yırtmaçlı olamaz. Terlik tipi (sandalet) ayakkabı giyilmez.” şeklinde belirlenmiştir. Devlet Memurları Kanunu’nun125A/g bendine göre “Belirlenen Kılık kıyafet hükümlerine uymamak” disiplin suçunun karşılığı uyarma disiplin cezasıdır.

[30] TESEV araştırmasına göre “Devlet memuru kadınların isterse başlarını örtmelerine izin verilmelidir” değerlendirmesine katılanlar 67.9’dur.“Üniversite öğrencisi kızların isterlerse başlarını örtmelerine izin verilmelidir” değerlendirmesine katılanlar da 71.1’dir. Yapılan pek çok ankette genel olarak Türk halkının yaklaşık %70’den fazlasının hem üniversitelerde hem de kamu kurumlarında memur olarak çalışmaya ilişkin yasağa karşı olduğunu göstermektedir. Bkz. BENLİ Fatma, “Başörtüsü yasağının anketler ve insan hakları kuruluşlarının raporları ışığında değerlendirilmesi” Köprü Dergisi, S. 84, 2003. s.28. Başörtülü kadınların ayrımcılığa uğramaması için %100ün onay vermesi ve alışverişe, hastaneye gitmek ve eğitim görme için kıyafetinin herkes tarafından onaylatılmasını şart koşmak insan hakları söylemi ile çelişmektedir. Yapılan başka bir araştırma % 10’un başörtülü kadının hastanede tedavide, % 5’in alışveriş yaparken türban/başörtüsü takılmaması gerektiğini düşündüğünü ortaya koymuştur. Bkz. Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı(TÜSES): 'Türkiye'de Siyasi Parti Yandaş ve Seçmenlerinin Etnik/Dinsel Kimlikleri ve Siyasal Yönelişleri Araştırma Dizisi.

[31] TESEV, http://www.tesev.org.tr/etkinlik/Final%20Rapordin toplum.pdf, 2006.

[32] Kadriye İlhan, 18 yıldır görev yapan bir ameliyathane hemşiresi iken Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde hakkında soruşturma başlatılmıştır. Görev yeri değiştirilmiş akabinde ideolojik ve siyasal amaçlarla kurumların huzur sükun ve çalışma düzenini bozduğu iddiasıyla devlet memurluğundan çıkartılmıştır. 18 yıldır bozmadığı bir düzeni birden bire nasıl bozar hale geldiği ameliyathanede zaten ameliyathane bonesi kullanmak mecburiyetinde olduğu nazarı dikkat alınmamıştır. Halbuki Almanya’da Köln İş Mahkemesi, bir hemşirenin başörtüsüyle çalışabileceğine hükmetmiştir. Mahkeme, başörtüsünün İslam'a ait bir işaret olmasına karşın, kiliseye ait bir hastanede çalışmaya engel oluşturmayacağını vurgulamıştır.

(http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=704403)

[33] İstanbul Barosu Başkanlığı, T. 11.11.002, S. 27270 ve T. 25.12.2002, S. 31315

[34] Baroda türbana disiplin cezası, HÜRRİYET, 26.03.2006,

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4469502&tarih=2006-05-25

[35] Baro, Ekim 2008'de yapılacak başkanlık seçimi öncesinde yönetim kurulu kararıyla başörtülü avukat avına çıktı. İstanbul'daki bütün adliyelere asılan 'İstanbul Barosu' antetli ilanda, avukatlık hizmetinin sadece duruşma salonlarıyla sınırlı olmadığını ileri süren baro yönetimi, "kamu alanı olduğu tartışmasız olan adliye binaları içerisinde her türlü avukatlık hizmetinin görülmesi sırasında gerek türban takılması gerekse uygun olmayan kıyafetler giyilmesi, meslek ilkeleri ve kuralları açısından disiplin suçu oluşturmaktadır." demektedir. İlanda, 'baro odaları, icra müdürlükleri, mahkeme kalemleri ile cumhuriyet savcılıkları nezdinde görevin kamusal alan niteliği sebebiyle keşif ve haciz mahallerinde' türban takılmaması ve uygun bulunmayan kıyafetler giyilmemesi konusunda adliyedeki bütün insanlar uyarılarak, ilanda belirtilen hususlara aykırı davranan avukatlar hakkında tutanak düzenlenmek suretiyle baroya şikâyet edilmesini istenmektedir. (“Baro'dan başörtülü avukatlara 'cadı avı'”http://www.haberaktuel.com/Istanbul-Barosu,-basortulu-avukatlarin-pesine-dustu-haberi-138241.html)

[36] İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi Yürütme Kurulu, T. 04.02.2008,

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=675534, 10.04.2998.

[37] Danıştay 8. Dairesi stajyer avukatın başını örtemeyeceğine ilişkin verdiği bir kararda adliye dışında baroya gidip gelirken başın örtülü olmasının “Atatürk ilke ve inkılâplarına aykırı”, “laik cumhuriyet ilkeleri ile bağdaşmaz” olduğunu ifade etmiştir. Karar, bir avukatın özel yaşamında dahi başını örtmesinin avukatlık mesleğine yaraşmayacak tutum ve davranış olarak kabul edilebileceğine ilişkindir. (Danıştay 8. Dairesi, T: 02.03.1994, E:1993/843, K:1994/686)

[38] Bu alandaki ihlâllerin sayısı konusunda sağlıklı bir bilgi alma imkânı bulunmamaktadır. Bunun nedenleri arasında, ihlâllerin çoğunun insan hakları örgütlerine ve basına yansımamasının yanında, ihlâllerin mağdurlar tarafından gizlenmesi de yer almaktadır. Birçok vakıf ve okul, ihlâllerden haberdar olarak kendilerine ulaşanlara bilgi vermekten kaçınmakta, hatta gazeteciyse haber yapmaması; insan hakları örgütü ise ihlâl raporunda bahsetmemesi için, adeta yalvarmaktadır. Bkz. Türkiye’de Din Özgürlüğü Raporu: “Dinlerararası İlişkiler: Seküler ve Demokratik Bir Sistemde Barış İçinde Birarada Varoluş Arayışı”, Liberal Düşünce Topluluğu, Ankara 2005, s. 22-23.

[39] http://www.do.se/t/Page1145.aspx, http://www.do.se/t/news1032.aspx.

[40] Türkiye’de sosyal, ekonomik ve politik hayatta kadınların rolüne ilişkin Avrupa Parlamentosu Önergesi, 13 Şubat 2007, Strasbourg (2006/2214(INI)

[41] İsviçre kadınlara uy kullanma hakkını tanırken bu tarih örneğin Danimarka’da 1915’dir.

[42]http://www.weforum.org/en/Communities/Women%20Leaders%20and%20Gender%20Parity /Gender GapNetwork/ index.htm

[43] 30 Haziran 2007 Dünya ortalaması www.ipu.org verilerine göre %17.3’tü.Afrika ülkelerinde kadın kotasının getirilmesi üzerine bu oran 2010 yılında %18.8e çıkmıştır. Ruanda parlamentosunda kadın vekil oranı yüzde 56,3, İsveç yüzde 46,4, Güney Afrika yüzde 44,5, Küba yüzde 43,2, Irak yüzde 25,5, İtalya yüzde 21,3, İngiltere yüzde 19,5, Fransa yüzde 18,9, Yunanistan yüzde 17,3, ABD yüzde 16,8’dir.

[44] http://www.ucansupurge.org/arsiv/www.ucansupurge.org/index4fe2.html?option=com_content &task =view&id=4749&Itemid=72

[45] http://www.unece.org/gender/documents/Beijing+15/Turkey.pdf

[46] Tansu Çiller 25 Haziran 1993'ten 6 Mart 1996 tarihine kadar başbakanlık yapmıştır.

[47] http://www.ogretmenlersitesi.com/haber/3409 En fazla kadın bakana sahip ülkeler Finlandiya (20 bakandan 12'si), İspanya (17 bakandan 9'u), Avusturya (13 bakandan 6'sı) ve İsveç’tir. (22 bakandan 10'u). http://www.dw-world.de/dw/article/0,,4075230,00.html

[48] 52. Hükümet, Devlet Bakanı İmren Aykut ve Ayfer Yılmaz, Turizm Bakanı Işılay Saygın

[49] Kadından ve Aileden sorumlu eski devlet bakanı Hasan Gemici, 57. Hükümet - 5. Ecevit Hükümeti (28 Mayıs 1999 - 18 Kasım 2002)

[50] TOPRAK, Binnaz/KALAYCIOĞLU, Ersin: “Siyaset Üst Yönetim ve İş Yaşamına Katılamayan Kadınlar”, TESEV, İstanbul 2004, s.54. (Türkiye halkını temsil niteliğine sahip örneklem çerçevesinde 1557 kadın ve 993 erkekle yüz yüze görüşmelere dayanılarak gerçekleştirilmiştir.)

[51] 01.14.2008 gün, B.02.0.007/00.658 sayılı Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun “yazılı soru önergelerine” verdiği cevaba göre “kamuda üst ve orta düzey kadın yöneticilerin sayısı” “toplam 19 müsteşardan kadın sayısı 0, 79 müsteşar yardımcısından kadın sayısı 2, toplam 155 validen kadın sayısı 0, 446 vali yardımcısından kadın sayısı 4, 177 genel müdürden kadın sayısı 7, 514 genel müdür yardımcısından kadın sayısı 34, 131 başkandan kadın sayısı 9, 57 başkan yardımcısından kadın sayısı 5, 10 sekreterden kadın sayısı 3, 8 genel sekreter yardımcısından kadın sayısı 2, 1979 daire başkanından kadın sayısı 280, 318 daire başkan yardımcısından kadın sayısı 24, 422 bölge müdüründen kadın sayısı 11, 700 kaymakamdan kadın sayısı 14, 10839 müdürden kadın sayısı 1737, 7731 müdür yardımcısından kadın sayısı 2118 olup toplam 23585 yöneticiden kadın sayısı 4250’dir. Yükseköğretim Kurulu Başkanlığının 07.05.2007 tarih itibarıyla verilen bilgiye göre üniversitelerde toplam 93 rektörün 5’i, toplam 648 dekanın ise 82’i kadındır. http://www2.tbmm.gov.tr/d23/7/7-2329c.pdf Halbuki Türkiye’deki profesörlerin %27’si kadın olup, %36’ı mimardır, %29’u doktor ve %33’ü avukattır. http://www.unece.org/gender/documents/Beijing+15/Turkey.pdf

[52] Avrupa Komisyonu, 2009 yılı Türkiye İlerleme Raporu, s.8.

[53] Üstelik Merve Kavakçı, çifte vatandaş olduğu gerekçesiyle DSP ve MHP hükümeti tarafından vatandaşlıktan çıkartılmıştır.

[54] “Seçmenlerim bana bu halimle oy verdi”, Yenişafak 04.12.2006,

http://yenisafak.com.tr/Dunya/?t=04.12.2006&i=17873

[55] Danimarka'da meclis kürsüsünde başörtüsüne onay, 09.04.2008,

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=675293

[56] Salima Abdeslam, Türbanlı vekil Türkiye`ye geliyor, 06.11.2006,

http://www.tumgazeteler.com/haberleri/salima-abdeslam/

[57] Milletvekili Egemen Bağış bir gazetecinin türban üzerine sorduğu soruyu “MHP Milletvekilleri Meclis kapısına kadar başörtüsü ile gelip, kapıda başını açıp giriyorlardı. Böyle çifte bir hayat yaşamanın kime ne faydası olabilir. Ben bunu insanlık adına çok daha utanç verici buluyorum. Kapıya kadar gelecek bir milletvekili ve kapının ağzında açacak ve çıkınca bağlayacak. Bu daha saçma. Ama insanları bunu yapmak durumunda bıraktık Türkiye’de”, şeklinde cevplandırmışdır. Gazetecinin, ‘Bu durumda siz Meclis çatısı altında başörtülü vekiller de bulunabilirler mi diyorsunuz?’ şeklindeki sorusuna ise “Mecliste görev yapan kimlerdir? Milletvekilleri, Kimin vekili, milletin vekili. O zaman millet neyse, vekil de o olmalıdır. Farklı olmamalı. Bu benim düşüncem. Partimin düşüncesini soruyorsanız, henüz bu konuyu konuşmadık“ cevabını vermiştir. (AKP Kapatma İddianamesi, Egemen Bağış s. 98)

[58] Ağustos ve Ekim 2008 arasında ülke genelinde 24048 hane ziyaret edilerek gerçekleşene araştırmada 17168’den fazla hanehalkıyla ve yaklaşık 12795 kadınla yüz yüze görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Araştırma, NUTS- 1 bölgeleri arasında farklılığın olduğunu da göstermektedir. En az bir kez evlenmiş kadınların %26 ile %57’sinin, eşi/birlikte olduğu kişi(ler) tarafından fiziksel veya cinsel şiddet yaşadıklarını göstermiştir. Sağlık durumunun bozulması eşi/birlikte olduğu kişi(ler)den şiddet yaşamış kadınlarda şiddet yaşamamış kadınlara göre iki kat daha fazladır. Eşi/birlikte olduğu kişi(ler) tarafından şiddet yaşayan her 4 kadından biri yaralandıklarını ifade etmişlerdir. Eşi/birlikte olduğu kişi(ler) tarafından fiziksel veya cinsel şiddete uğramış kadınların, şiddete uğramamış kadınlardan üç kat daha fazla oranda intiharı düşündüğü ve dört kat daha fazla oranda intihara teşebbüs ettiği ortaya çıkmıştır. Her 10 kadından biri gebeliği süresince dayak yediğini ifade etmiştir. Şiddet yaşayan kadınların neredeyse yarısı görüşme yapılmadan önce hiç kimseye yaşadıklarını anlatmamıştır. Bu durum eşi/birlikte olduğu kişi(ler) tarafından uygulanan şiddetin saklanan bir sorun olduğunu ve kadının bu konuyu konuşmakta zorlandığını göstermektedir. http://www.ksgm.gov.tr/tdvaw/anasayfa

[59] Yazılı müracaatlar uyarınca Türk kadınının 2005 ve 2006'da maruz kaldığı şiddet içerikli suçlarla ilgili elde edilen resmi veriler:

* Öldürme: 6 bin 846 olayda, 18 yaş altında 301 kadın, 19 yaş üzerinde 523 kadın mağdur,

* Yaralama: 87 bin 626 olayda, 18 yaş altında 3 bin 2, 19 yaş üzerinde 11 bin 572 kadın mağdur,

* Darp: 118 bin 176 olayda, 18 yaş altında 2 bin 682, 19 yaş üzerinde 33 bin 390 kadın mağdur,

* Tehdit: 38 bin 897 olayda, 18 yaş altında 589, 19 yaş üzerinde 12 bin 597 kadın mağdur,

* Aile fertlerine kötü muamele: 26 bin 965 olayda, 18 yaş altında bin 378, 19 yaş üzerinde 22 bin 305 kadın mağdur,

* Irza geçmek: 2 bin 506 olayda, 18 yaş altında bin 45, 19 yaş üzerinde bin 2 kadın mağdur,

* İntihar: 3 bin 266 olayda, 18 yaş altında 124, 19 yaş üzerinde 446 kadın mağdur, İntihara teşebbüs: 30 bin 621 olayda, 18 yaş altında 2 bin 325, 19 yaş üzerinde 6 bin 448 kadın mağdur oldu.

“Türk Kadını 3 Dakikada Bir Şiddete Uğruyor, Yılda 113 Bin 724 Kadın Şiddet Mağduru Oldu”, http://www.kanalturk.com.tr/21411/kad%C4%B1na-%C5%9Fiddet-art%C4%B1yor.html, 09.07.07.

[60] Metropoll Araştırma Şirketi 30 üniversitede 4 bin 949 öğrenci ile görüşülerek gerçekleştirilmiştir.

[61] Bursa Valiliği Kadının Statüsü Birimi tarafından, 450 kadınla yapılan anket sonucuna göre, kadınların yüzde 41’inin eşinin şiddetine maruz kalıyor. Şiddet gören kadınların yüzde 33’ünün ilkokul, yüzde 23’ünün yüksekokul, yüzde 16’sının da lise mezunu olduğu belirlendi. Bkz. “Eğitimli Kadınlar da Şiddete Maruz Kalıyor”, ZAMAN, 23.01.2006,

http://www.tumgazeteler.com/?a=1296015 Eşe dayak taraftarı üniversiteli yüzde 37.9’lara çıktığı üniversiteler bulunmaktadır. Bkz. “Üniversiteli Eşe Dayak Taraftarı”, http://www.hurriyet.com.tr/yasam/5330897.asp?m=1, 28.10.2006.

[62] ARAT, Yeşim/ ALTINAY, Ayşegül: “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Raporu 2007”

[63] Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği(AKDER)’in “Töre Cinayetleri, Cinsel Taciz ve Kadın İntiharları Bağlamında Kadınların Yaşam Mücadelesi ve Çözüm Önerileri” isimli yayınlanmamış raporunun temini için Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız ile iletişime geçebilirsiniz.

[64] Ancak Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin yorumu -kendi üyesinin de eleştirdiği üzere- ‘sadece aile meclisi kararının varlığı halinde’ ilgili maddenin kullanılacağı yönünde olmuştur. Töre cinayetlerinin saik suçları olması ve aile meclisi kararının ispatlanmasının zorluğu nedeniyle bu yorumun maddeyi işlevsiz hale getirileceği ileri sürülmüştür. Bkz. “Yasalara rağmen töre yaşatmıyor”, Fatma Benli, 15.09.2008, STAR, http://www.stargaze te.com/acikgorus /yasalara- ragmen-tore- yasatmiyor- 127960.htm Karara karşı gerçekleştirilen eleştiriler emsal kararın değişmesi ile sonuçlanmıştır. (Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 2008 / 10901E, 2009 / 293K., 30.01.2009, Yargıtay, töre ve namus cinayetleriyle ilgili "devrim" niteliğinde bir karara imza attı. Artık, töre cinayeti için "aile meclisinin kararı" koşulu aranmayacak, dedikodu nedeniyle tahrik indirimi yapılmayacak, "namusumu temizledim" diyen akrabaya müebbet hapis verilecek. 20.02.2010, Sabah) http://www.sabah.com.tr/haber,8DF23D1164A2479490CB45B2BFBA321D.html

[65] Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı "2007 Türkiye İnsan Hakları Raporu''na göre “2003'te töre ve namus cinayetine kurban gidenlerin sayısı 159 iken 2006 yılında bu sayı 233, 2007 yılında ise 231 oldu. Son 5 yılda töre ve namus cinayetlerinden ölenlerin sayısı bin 100'ü aştı. İstanbul'da 167, Ankara'da 144, İzmir'de 121, Diyarbakır'da 69, Bursa'da 58 ve Antalya'da 46 cinayet işlendi." Bkz. “Töre cinayetlerine her yıl 200 kurban veriliyor” SABAH 03.07.2008.

http://www.sabah.com.tr/haber,7B134D860E8A4639B29948EECDAF41F4.html

[66] Töre ve Namus Cinayetleri ile Kadınlara ve Çocuklara Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan (10/148,182,187,284,285) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu.

[67] RG T:04.07.2006, S:2006/12.

[68] “Kadınların Yarısı Evliliğin İlk Günü Şiddet Görüyor”, RADİKAL, 08.03.2007, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=215009

[69] Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesine Sunulmak Üzere Hazırlanan Altıncı Periyodik Türkiye Raporu, KSGM Taslak Metin, Ankara 2007.

[70] RG T: 01.03.2008, S:26803

[71] Kabul tarihi 09.07.2004.

[72] Avrupa Komisyonu, 2009 Yılı Türkiye ilerleme raporu, s. 24. Avrupa Komisyonu, 2009 Yılı Türkiye ilerleme raporu, s. 24. 2008 yılında da sayısı 49’du. Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesine Sunulmak Üzere Hazırlanan Altıncı Periyodik Türkiye Raporu, 2008 Ankara, http://www.ksgm.gov.tr/uluslararasi_Belgeler_cedaw.php

[73] Örneğin İzmir Barosu Kadın hakları merkezini kapatmış, İstanbul Barosu 18.12.2009 tarih 7/248 sayılı yönetim kurulu kararı ile, baroya başvuran kadınları bu konuda özel eğitim almış kadın hakları merkezindeki avukatlar yerine adli yardım listesine yönlendirmeye başlamıştır.

[74] Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi, 19 sayılı Genel Tavsiye, Kadınlara yönelik şiddet (Onbirinci Oturum, 1992), Compilation of General Comments and General Recommendations Adopted by Human Rights Treaty Bodies, U.N. Doc. HRI/GEN/1/Rev.1at 84 (1994), prg. 6.

[75] YÖK Genelgesi, S:B.30.O.Hkm.06.01.001-3699/20644, T.15.09. 2000.

[76] “Zorba Terör Estirdi”, VAKİT, 02.06.2008.

[77] “İşgüzar Okul Müdürü Örtülü Hanımı Ehliyet Sınavına Sokmadı”, VAKİT, 20.02.2007.

[78] Örneğin Serkan Aydın okul birincisi olmuş, mezuniyet töreninde heyecanlandığında Sivas’tan gelen anne babasını kürsüye çağırmış, ancak annesi örtülü olduğu için alınmamıştır. (“Oğlunu Tebrige Başörtüsü Engeli, Yeni şafak, 07.06.2008, http://yenisafak. com.tr/Gundem/ ?t=08.06. 2008&c=1&i=121925 Engelli çocuğunu desteklemek amacıyla ÖSS sınavına getirmiş, ancak çocuğunu sınıfına getirmesine izin verilememiştir. “Safiye'nin annesinden rejimi korumak”, 18.06.2008, ZAMAN, http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=703683 Kadınların çocuklarının en mutlu ve desteğe ihtiyaç duydukları ve onlarla gururlanmaları gereken günde çocukları önünde yaşadığı engellemenin örneklerini çoğaltmak mümkündür.

[79] ULUSOY, Mustafa: Varoşsal Kimliğe Uygulanan Şiddet Olarak Örtü Yasağı.

[80] “Türkiye’nin Örtülü Gerçeği”, Başörtüsü Yasağı Alan Araştırması, Hazar Eğitim, Kültür ve Dayanışma Derneği, İstanbul 2007 http://www.hazargrubu.org/panel/BasortuluGercek1-2007.pdf ANAR Araştırma Şirketinin Hazar Eğitim ve Kültür Dayanışma Derneği için “Başörtüsü Yasağının Yol Açtığı Sorunların Boyutlarını Araştırma Projesi” 9 şehirde 1112 başörtüsü kullanan denek üzerinde gerçekleştirilmiştir.

[81]Uluslararası Af Örgütü, “Türkiye: Aile İçi Şiddete Karşı Mücadelede Kadınlar Raporu, Haziran 2004, s. 10 (Al Index 44/018/2004) (www.amnesty.org)

[82] Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu, Ocak 2008.

[83] Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu, Ocak 2008.

[84] Uluslararası Af Örgütü, Aile İçi Şiddet Raporu, Haziran 2004, s.10.

[85] “Başörtülü Vatandaşa Kütüphane de Kapalı”, VAKİT, 12.04.2002.

[86] İstanbul Üniversitesi Arnavutköy Sosyal Tesisleri.

[87] “Başörtülü Gazeteciler Kadir Has Üniversitesi’ne Alınmadı”, ZAMAN, 03.03.2005,

http://www.tumgazeteler.com/?a=699746

[88] “Başörtülü Şehit Annesini Üniversiteye Sokmadılar”, YENİ ŞAFAK, 14.06.2005,

http://www.tumgazeteler.com/?a=839639

[89] “Bir iletişim Skandalı” MİLLİYET, 16.10.2003,

http://www.milliyet.com.tr/2003/10/16/guncel/gun01.html

[90] Örneğin uluslararası bir toplantıda başörtüsü yasağını konuşmak üzere davet edilen başörtülü bir konuşmacının üniversite kampüsüne girebilmesi ancak bir gazeteci ile mümkün olabilmektedir. (Bknz. “Başörtüsü paneline çağrılan konuşmacıya başörtüsü yasağı”, 18 Ekim 2008, http://www. zaman.com.tr/haber.do?haberno=750564&title=basortusu-paneline-cagrilan-konusmaciya-basortusu-yasagi Aynı şekilde özel bir üniversite, kadına karşı şiddetle ilgili konuşma yapmak için daveti ettiği bir avuklatın başörtülü olduğunu öğrenince programı iptal edebilmektedir. Fatma Benli, Yine Üniversite Kapısından döndü, 15.11.2008, http://www.tumgazeteler.com/?a=4341636

[91] “Kamusal Alan Mahkemelere Sıçradı”, NETHABER, 07.11.2003, “Başını Aç Öyle Gel”, YENİ ŞAFAK, 07.11.2003. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=94594

[92] 'Türbanlı izleyiciler dışarı çıksın' anonsu, MİLLİYET, 25.11.2006,

http://www.milliyet.com.tr/2006/11/25/guncel/gun03.html

[93] “71 yaşındaki hastaya başını aç işkencesi”, YENİŞAFAK, 21.06.2002,

http://yenisafak.com.tr/arsiv/2002/HAZIRAN/21/g2.html

[94] “Örtülüye Tedavi yasak”, YENİ ŞAFAK, 22.06.2004,

http://yenisafak.com.tr/arsiv/2004/haziran/22/g02.html

[95] “İşgüzar Okul Müdürü Örtülü Hanımı Ehliyet Sınavına Sokmadı”, VAKİT, 20.02.2007.

[96] Başörtülü Öğrenci, Kürsüden İndirildi, YENİŞAFAK, 24.11.2007,
http://www.haberler.com/basortulu-ogrenci-kursuden-indirildi-haberi/

[97] “Danıştay: Eşi türbanlı öğretmen yurt dışında çalışamaz” CNN TURK,23.02.2006,

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=3978404&tarih=2006-02-23

[98] “Emine Hanım GATA'da Uygur'u Ziyaret Edemedi”, HÜRRİYET, 23.11.2007,

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/7746915.asp?m=1

[99] “Peruklu olduğu gerekçesiyle üniversiteye alınmadı” YENİ ASYA, 06.09.2006,

http://www.tumgazeteler.com/?a=1680946 Üstelik konuyla ilgili açılan davada Gaziantep 2. İdare Mahkemesi “Anayasa’nın laiklik ilkesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı karşısında Atatürk ilke ve inkilapları doğrultusunda çağdaş eğitimi amaç edinmiş üniversitelerde uygulanmaya konmuş olan kılık kıyafet kurallarına uyma” zorunluluğu nedeniyle hukuka uygun bulmuştur. (07.12.2007 T, 2006/2756E., 2007/1171 K)

[100] Kadıköy Belediye Başkanlığı, T. 8.08.2006, S.705834.

[101] “Başörtülü doktora dekan densizliği”,YENİŞAFAK, 03.05.2008,

http://yenisafak.com.tr/gundem/?t=04.05.2008&c=1&i=114893

[102] “Başörtülü diye veli toplantısına alınmadı”, 10 Ekim 2008,

http://www.sariyerhaber.org/news_detail.php3?id=1049

[103] “Oğlunu Tebriğe Basörtüsü Engeli”, YENİŞAFAK, 08.06.2008,

http://yenisafak. com.tr/Gundem/?t=08.06. 2008&c=1&i=121925 Genel uygulamada anneler, mezuniyet törenlerine ve hatta sınavda destek için geldikleri okulları bahçelerine alınmamaktadır. Bkz. “Başörtülü Anneye Büyük Ayıp”, http://www.zaman.com.tr/haber.do? haberno=699391.

[104] “ÖSS'ye Girecek Çocuklarını Yalnız Bırakmak İstemeyen Başörtülü Annelere Başörtüsü Şoku”,

http://forum.shiftdelete.net/index.php/topic,39683.0.html, 15.06.2008.

[105] http://www.aktifhaber.com/news_ detail.php?, 09.04.2008. Buna karşın Danimarka’da başörtülü bir futbolcu milli takım seçilebilmektedir.

[106] Öğretmenlerinin ricasıyla otistik oğluyla birlikte okul gezisine katılan Hatice Ünsal, "İçeri alınmayınca kendimi cüzzamlı gibi hissettim." Bkz. “İlaç Fabrikası, Okul Gezisinde Başörtülü Veliyi İçeri Almadı”, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=660496. Türkiye’de bu durumun hukuki bir karşılığı yokken, İsveç’te burkalı kadını arabaya almayan şoför işten el çektirilmektedir.

[107] 3 çocuk annesi Mihriban Çelik (29), Başkent’te öğrencilerin yanı sıra halkın da faydalanabildiği Ankara Üniversitesi’ne bağlı Olimpik Yüzme Havuzu’na yüzme öğrenmelerini için kaydettirdiği kursa 2 çocuğunu bırakmak için girerken başörtülü olduğu gerekçesiyle kapıdan geri çevrildi. Kayıt sırasında herhangi bir uyarının yapılmadığı ve kursun 3 gününde gelen bu yasak uyarısı karşısında yasal gerekçeleri soran Çelik’e, sadece Rektörlüğün emri cevabı verildi. “Ayrımcılık Ankara’nın En Yüksek Tepelerinde Yapılıyor”http://dir.groups.yahoo.com/group/benimturkiyem/message/ 1920

[108] “Eşi Başörtülü Diye Otele Alınmadı, Geceyi Ailesiyle Karakolda Geçirdi”, ZAMAN, 03.06.2008, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=697155

[109] “CHP'li belediye nikah dairesini de kamusal alana soktu : Boneli geline nikah yok”, ZAMAN, 05.10.2009, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=899882&title=chpli-belediye-nikah-dairesini-de-kamusal-alana-soktu-boneli-geline-nikah-yok

[110] Başörtüsü yasağı `kapıcılık yönetmeliği`ne girdi, http://www.tumgazeteler.com/?a=5173444

[111] BATUR, Nur: “Erdoğan Teziç:’Kürsüde Tak, Pazarda Aç, Kabul Edilemez”, HÜRRİYET, 10.02.2006, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=3914337&tarih=2006-02-10

[112] Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Kaldırılması Komitesi(CEDAW) 32. Oturum 10-28 Ocak 2005 Parag. 34. CEDAW/C/2005/I/CRP.3/Add.8/rev.1 ADVANCE UNEDITED VERSION

[113] 30.04.2007 tarihli üst yazı ekinde AKDER “CEDAW Komitesine Sunulacak 6. Türkiye Ülke Rapor Taslağına İlişkin Öneriler” konulu rapor, Tüm kadın sorunlarına ilişkin olan AKDER raporundaki tavsiyeler genel olarak dikkate alınmış, sadece örtülü kadınlara karşı gerçekleştirilen ayrımcılığın en azından vakıa olarak tespitine yönelik önerileri ise göz ardı edilmiştir.

[114] Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesine Sunulmak Üzere Hazırlanan Altıncı Periyodik Türkiye Raporu, http://www.ksgm.gov.tr/uluslararasi_Belgeler_cedaw.php

[115] Promotion and Protection of All Human Rights, Civil, Political, Economic, Social and Cultural Rights, Including the Right to Development, Distr. GENERAL, A/HRC/10/8/Add.1, 16 February 2009, page 52

[116] ÇARKOĞLU/TOPRAK, “TESEV Değişen Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset” 2006: 58, http://www.tesev.org.tr/etkinlik/final%20rapordin_toplum.pdf, hata oranının %2 olduğu iddia edilen çalışma için Türkiye geneli kent ve kur nufusu temsil edilen 18 yaş ve üzeri toplam 1492 kişiyle yüz yüze görüşme yapılmıştır. 23 ilde Frekans araştırma şirketi yapılmış, adresler Türkiye istatistik kurumundan alınmıştır.

[117] MİLLİYET, “Gündelik yaşamda din, laiklik ve türban 1,

http://www.milliyet.com.tr/2007/12/03/guncel/agun.html)

[118] “Türkiye'nin üç sorunu “değerlendirmeler”, MİLLİYET/KONDA Araştırma Merkezi, 31.05.03.

[119] Başörtüsü yasağının hayatını değiştirdiğini düşünen deneklerin %67.6’sı yasak olmasaydı daha iyi bir eğitime, %63.8’i daha farklı bir sosyal hayata, %45.1’i ekonomik olarak daha rahat koşullara sahip olacağını düşünürken, %44.6’sı ise kendisine daha fazla güveneceğini belirtmektedir. Bkz. Türkiye’nin Örtülü Gerçeği, Hazar, İstanbul 2007.

[120] http://www.ksgm.gov.tr/tcg/17.pdf

[121] Görevden alınan, atılan, sürgün edilen kadın memur 1 052, soruşturma geçiren kadın memur 7 126, okula alınmayan ve yok yazılan kız öğrenci 8 238, çeşitli cezalar alan öğrenci sayısı 1 573 olduğu yönündedir. Bu bilgiler sadece MAZLUMDER İstanbul Şubesine ve 2000 yılı içinde yapılan şahsi başvurularla ilgili olup rakamlar derneğe yapılan müracaat sayısını ifade etmektedir. MAZLUMDER, Türkiye İnsan Hakları İhlalleri Raporu, İstanbul 1998.

[122] Yüksek Öğretim Kanununa Geçici Maddeler Eklenmesine dair Kanun, Kabul T:15.03.2005, No:5316.

[123] AĞAR, Mehmet.: “Başörtüleri Kazansak Fena mı Olur”, DYP Başkanı, ZAMAN, 01.10.2004.

[124] BULAÇ, Ali: “AİHM ve Başörtüsü”, Ümran Dergisi, Mayıs 2005, s. 33.

[125] 9 bin 361 uyarma, 5 bin 682 kınama, 3 bin 123 aylıktan kesme, bin 551 kademe ilerlemesinin durdurulması, 639 memurluktan çıkarma olup 187 memurda farklı suçlardan ceza almıştır Ayrıca stajyer memurken ilişiği kesilenlerden herhangi bir kaydı bulunmamakta olan, yasak başladığında memuriyetle ilişiği kesilen memur sayısının yüzü geçtiği ifade edilmektedir. Verilen disiplin cezaları 5525 sayılı Af Yasası ile silinmiştir.

http://www.milliyet.com.tr/2005/03/01/son/sonsiy06.html, 01.03.2005. 20 bin memura sicil affı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Bazı Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun Kabul T: 22.06.2006, No:5525, RG T: 04.07.2006, S:26218.

[126] İstanbul Barosu, Adliye Binalarına Astığı İlanlarla Kıyafet Avına Çıktı, http://www.haberaktuel.com/Istanbul-Barosu,-basortulu-avukatlarin-pesine-dustu-haberi-138241.html

[127] Türkiye’nin Örtülü Gerçeği, Hazar, İstanbul 2007.

[128] Adalet Başmüfettişliği, T: 03.10.2000 tarih, 152 Sayılı ve T: 03.10.2000 tarih, 149 sayılı iki farklı hakime gönderdiği savunma istem yazıları.

[129] “Adalette Türban Sürprizi”, RADİKAL, 09.06.2000, “Hakime Örtü Sürgünü”, AKİT, 20.11.1999, 12.12.1998. “Türban Vizesi Veren Hakimlerin İşlerine Son”, NTV HABER MERKEZİ, http://arsiv.ntvmsnbc.com

[130] T.C. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü, Konu: 2.89.7.225.1998 sayılı Yozgat Eski Cumhuriyet Baş Savcısı Halen Müstafi Reşat Petek, Açıklama: Savcı hakkında Genel Kurmay Başkanlığı’nın, Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığının ve Türkiye Barolar Birliği Başkanlığının şikayet yazıları üzerine açılan soruşturma, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna gönderilmesi talepli Bakanlık Düşünce Örneği ve Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün savunma istem yazısı .

[131] Gaziantep İdare Mahkemesi, E. 2006/2756 ve K. 2007/1171, 07.12.2007.

[132] Türban Takan Ağır Eleştiriye Razı Olmak Zorundadır, http://www.habervit rini.com/ haber.asp?, Konya 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, 2007/40 E., 2008/159 K, 22.05.2008 T

[133] Türkiye’nin Örtülü Gerçeği, Hazar, İstanbul 2007.

[134] Türkiye’de Din Özgürlüğü Raporu: “Dinlerararası İlişkiler: Seküler ve Demokratik Bir Sistemde Barış İçinde Birarada Varoluş Arayışı”, Liberal Düşünce Topluluğu, Ankara 2005, 126.

[135] Genel Yorum No.22: Din, vicdan ve dusunce ozgurlugu hakki (Madde.18):.30/07/93.

CCPR/C/21/Rev.1/Add.4, General Comment No.22. (Genel Yorumlar)

[136] BM İNSAN HAKLARI İZLEME KOMİTESİ (İHİK), http://www.hrw.org/backgrounder/eca/ turkey/2004, 2004: 33.

[137] Uluslararası Af Örgütü, http://thereport.amnesty.org, 2007: 8.

[138] Smith ve Grady v. The United Kingdom, 27.09.1999, prg 89.

[139] AİHM ŞAHİN-Türkiye, Tulkens Muhalefet Şerhi: prg.2.

[140] AİHM ŞAHİN-Türkiye, Tulkens Muhalefet Şerhi: prg.3.

[141] ARSLAN, Zühtü: “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Din Özgürlüğü”, Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları, Ankara 2005, s. 73.

[142] PAKDİL Necdet, Hukuk ve Demokrasi Dergisi, Ankara 2005, Hukuk ve Demokrasi Kurumu, Yıl 1 S:10, s.44.

[143] X v. Birleşik Krallık, Başvuru No: 7992/77, 12/07/1978, DR 14, Haziran 1979, s.234-235.

[144] İHİK, http://www.hrw.org/backgrounder/eca/turkey/2004, 2004:6.

[145]YAYLA, Atilla:http://www.hurfikirler.com/hurfikir.php?name=Koseyazilari&op=viewarticle& artid= 47, 16.11.2005.

[146] EKİNCİ Abdullah: İnsan Hakları Araştırmaları, 2005.

[147] “Türkiye’de Din Özgürlüğü Raporu: “Dinlerararası İlişkiler: Seküler ve Demokratik Bir Sistemde Barış İçinde Birarada Varoluş Arayışı”, Liberal Düşünce Topluluğu, s. 126.

[148] BM İnsan Hakları Kurulu, “Madde 18: Düşünce, vicdan ve din hürriyeti”, Genel Değerlendirme 22. 30.06.1993.

[149] ÖKTEM, Akif Emre: Uluslararası Hukukta İnanç Özgürlüğü, Liberte Yayınları, Ankara 02, s. 6.

[150] BM İNSAN HAKLARI KOMİTESİ, AUTHOR v Uzbekistan, Communication No. 931/2000, U.N. Doc. CCPR/C/82/D/931/2000 URL, http://www.unhchr.ch/tbs/doc.nsf/0/ 622eb4103da2c6a0c125 6f9b004fd d45?Opendoctırmasıument, 18.01.2005, prg .5

[151] ÖZİPEK Berat, agm.

[152] BULLOCK, Katherine: “Müslüman Kadınları ve Tesettürü Yeniden Düşünmek Tarihsel ve Modern Klişelere Meydan Okumak”, Karakalem Yayınları, (Çev.: ŞEVİKER, Muhammet), İstanbul 2005, s. 113.

[153] BULLOCK, s.110.

[154] BULLOCK, s.152.

[155] BULLOCK, dn.30’dan naklen, MERNISSI, Fatima: “Virginity and Patriarchy,” Women and İslam içinde, (Ed.: ALHIBRI, Aziza), Oxford,Uk:Pergamon Pres, 1982, s.189.

[156] ÖZİPEK, Berat: “İnsan Hakları ve İhlaller Ekseninde Bir Örnek Başörtüsü Yasağı Sorunu”, “Örtülemeyen Sorun: Başörtüsü, Temel Boyutlarıyla Türkiye’de Başörtüsü Yasağı Sorunu”, İstanbul 2008.

[157] BULLOCK, s.153.

[158] TOPRAK/ÇARKOĞLU: Değişen Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset, 2006, s.64.

[159] Halkın büyük çoğunluğu dindar, ayrıca dindarlık yedi sene önce yapılan araştırma sonuçlarına göre artmış durumdadır. Ancak dindarlık farklı yaşam tarzlarını seçmiş kişilere karşı büyük bir hoşgörü içermektedir. Ayrıca cumhuriyet reformlarına sahip çıkılmakta, bu reformların ülkeyi ileriye getirdiğine inanılmaktadır. “Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset”, TESEV.

[160] BENLİ, Başörtüsü Yasağının Değerlendirilmesi, 2003 (www.ak-der.org.tr). Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) nın 1999 tarihli “Türkiye’de din, toplum ve siyaset” isimli bir anket çalışmasında, başörtülü öğrencilerin okula alınmamasının doğru olmadığına ilişkin soruya katılanların oranı % 76 olup, karşı fikirde olanlar %16’dır. 2003 yılında Liberal Düşünce Topluluğu (LTD) tarafından yaptırılan “Türkiye’de İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü”ne ilişkin çalışmada ankete katılanların % 70’i üniversite öğrencilerin başörtüsü takmalarının serbest olması gerektiği ifade etmiştir. AKART Akademik Araştırmalar Merkezi’nin 2002 tarihli siyasi eğilimler, Avrupa Birliği, işsizlik, ekonomik kriz, internet, dış göç, gündem konulu, “Türkiye Araştırması”nda araştırmaya katılanların “%66,7’si başörtüsünün ayırım yapılmaksızın her yerde serbest olması, %15’i sadece dini eğitim verilen okullarda serbest diğerlerinde yasak olması, %12,7’si ayırım olmaksızın okullarda ve işyerlerinde yasak olması, %4,8’i ise kamu kurumlarında yasak, okullarda serbest olması gerektiğini” söylemişlerdir. Buna göre, toplumun %86,5’i başörtüsü konusunda çeşitli derecelerde olumlu, %12,7’si ise bütünüyle olumsuz görüşe sahiptir. Milliyet Gazetesinin 2003 yılında gerçekleştirdiği “Türban Dosyası”na göre, Halkın dörtte üçü, üniversitelerde türban/başörtüsü yasağı uygulanmasının karşısındadır. “Üniversitelerde türban yasağı olmamalıdır” diyenlerin oranı %75.5’dir. Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı'nın (TÜSES), 'Türkiye'de Siyasi Parti Yandaş ve Seçmenlerinin Etnik /Dinsel Kimlikleri ve Siyasal Yönelişleri Araştırma Dizisi”nde “%71'i öğrencilerin üniversitede, %80’i Meclis ziyaretinde, %81’i sanık olarak yargılanmasında, yüzde 90’ı Devlet Dairesine giderken, % 90’ı hastanede tedavide, % 95’i alışveriş yaparken türban/başörtüsü takılmasına olumlu bakmaktadır.” Sorun başörtülü kadınların alışverişe dahi gitmemesi gerektiğini düşünen %5’lik kesimin ana akım medya, üst düzey yargı, bürokrasi ve orduda olmasıdır.

[161] ÖZİPEK, Örtülemeyen Sorun Başörtüsü, agm.

[162] Bu nedenle pazara giden başörtülü iken, lüks alışveriş merkezinde gezinenler “türbanlı” olmaktadır. Üstelik bir sanatçının sarf ettiği “türbanlarını gözlerimize gözlerimize sokmak için tiyatroya geliyorlar” ifadesini başka türlü açıklamaya imkan yoktur. Türkiye’deki ana sorun başını örten kadınların köylerde yaşamaya devam etmeyerek şehirlerde bulunmaya, kendileri ya da eşleri daha üst düzeylerde, daha üst konumlarda olmaya başladıklarında ortaya çıkmıştır. Türbana karşı olanların basına sıklıkla verdikleri “türban başörtüsü farklı, örneğin benim hizmetçim de başörtülü” ifadeleri tesadüfi değildir.

[163] ÖZİPEK, Berat: “İnsan Hakları ve İhlaller Ekseninde Bir Örnek Başörtüsü Yasağı Sorunu”.

[164] ÇARKOĞLU/TOPRAK 2006.

[165] Türkiyen’nin Örtülü Gerçeği Hazar, 2007, Din Toplum Siyaset TESEV,2006.

[166] Başbakanlığa bağlı Diyanet işleri başkanlığının 1980 ve 1993 yıllarında verdiği fetvalarda,“Gerek erkeklerin ve gerekse kadınların gözlerini haramdan korumaları, Kadınların, vücudun el, yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan erkekler yanında, vücut hatlarını ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtmeleri, Başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin; Kitab, sünnet ve İslâm alimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dini bir vecîbedir.”demektedir. (Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı, Karar No: 77, 30.12.1980 tarih, Konu : İmam-Hatip Liselerinde Okuyan Kız Öğrencilerin Kıyafetleri Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı, Karar No : 6, 03. 02. 1993 Tarih, Konu : Tesettür)

[167] ARSLAN, age, s. 87.

[168] 25 Kasım 1981 tarihli Birleşmiş Milletler, Declaration on the Elimination of All Forms of Intolerance and of Discrimination Based on Religion or Belief, md. 2(2)).

[169] Radikal, 07.11.2003, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=94594

[170] AYDIN, Mustafa “Bir Siyasal Mahremiyet Alanı Olarak “Kamusal” ve Kılık Kıyafet Sorunu, Umran, sayı: 77, Ağustos, 2002.

[171] HABERMAS, Jurgen; Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, çev.: Tanıl Bora-Mithat Sancar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s.61.

[172] ÇAHA , Ömer “Sivil Çiçekler ya da İdeolojik Kamunun Çözülüşü Doğu-Batı”, 1998.

[173] BENHABİB, Seyla; “Kamu alanı modelleri”, Cogito, Kent ve Kültür Özel Sayı, No.8, 1996.

[174] DENLİ, Özlem; Din ve Vicdan Özgürlüğünün Kamusal İfadeleri ve Türkiye'de Başörtüsü Tartışmaları, Sivil Toplum (2003) (1) 2.

[175] Başörtüsü yasağının hukuki değerlendirilmesi için bkz. ERDOĞAN, Mustafa: “Türkiye’de Başörtüsü Problemi Hukuki mi Yoksa Politik mi”, YAYLA, Atilla: “Ahlâk, Hukuk ve Başörtüsü Yasağı”, www.liberal-dt.org.tr, 14.12.2004, BENLİ, Fatma, “Hukuki, Siyasi ve Pratik Boyutlarıyla Türkiye’de Başörtülü Kadınlara Yönelik Ayrımcılık Sorunu”, “Örtülemeyen Sorun: Başörtüsü, Temel Boyutlarıyla Türkiye’de Başörtüsü Yasağı Sorunu”, İstanbul 2008.

[176] T. 03. 10. 2000, Adalet Başmüfettişliği, N:152 savunma istem yazısı, T. 03. 10. 2000, Adalet Başmüfettişliği, N:149 savunma istem yazısı.

[177] Sakarya 2. İdare Mahkemesi T:26.12.2001, E:2001/14, K:2001/2854.

[178] İstanbul 4. İdare Mahkemesi, T:25.03.1999, E:1998/687, K:1999/610.

[179] Anayasa Mahkemesi, üniversitelerde türbanı serbest bırakan, Anayasa`nın 10 ve 42`nci maddelerinde yapılan değişikliği iptali kararının gerekçesiyle, TBMM`nin Anayasa yapma yetkisinin sınırlarını daralttı. Kararda, yasama - yürütme - yargı dengesini tartışmaya açan görüşler yer aldı. Gerekçeli karardaki ifadeler ve karşı oy gerekçeleri, üyeler arasında; Anayasa Mahkemesi`nin anayasa değişikliklerini şeklen değil, esasa girerek denetlemesine ilişkin, ülkenin geleceğini ilgilendiren `sistem` tartışmalarının yaşandığını ortaya koydu. İptal kararının açıklandığı 5 Haziran`da türban konusunun Meclis`ten yasal düzenleme olarak geçemeyeceği yorumları yapılmıştı ancak dün yayınlanan gerekçede bu yorumdan öte sonuçlar doğuracak ifadeler yer aldı. Karara karşı çıkan Başkan Haşim Kılıç ile üye Sacit Adalı`nın karşı oy yazılarında da sert ifadeler kullanıldı. “Anayasa Mahkemesi Meclis`e `kuma` geldi” 23.10.2008, http://www.tumgazeteler.com/?a=4258331

[180] Anayasa’ya göre Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa değişikliğinin doğruluğunu ya da yanlışlığını kendi yorumlarına uygun olup olmadığını denetleme yetkisi yoktur. Ancak anayasa maddeleri, Anayasa Mahkemesi’nin parlamentonun yerine geçerek düzenlemeyi iptal etmesini engellememiştir. Son Anayasa Mahkemesi. kararı ile ortaya konduğu üzere konu başörtüsü olduğunda Anayasa Mahkemesi kendi yetki ve görevleri ile ilgili Anayasa maddesini hiçe sayacak kadar “taraf” olmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin konu ile ilgili genel yorumu “giysi kişiliği yansıtan bir araçtır. Dinsel olsun olmasın, çağdaşlığa aykırı, devrim yasalarının öngördüğü düzenlemeyle çelişen giysiler uygun görülemez.” şeklindedir. (E:1989/1, K:1989/2,07.03.1989,p. 67) Mahkemeye göre bir kişinin eğitim gören ya da eşit muamele görme hakkını kullanabilmesi için bu standarda uyması zorunludur. Bu konuda yapılan tüm değişiklikler mahkemece iptal edilebilir.

[181] Anayasa Mahkemesi’nin “yetki ve görevleri” başlığını taşıyan 148. madde; “Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüğünün Anayasa’ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Ancak olağanüstü hallerde sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkartılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.Kanunların şekil bakımından denetlenmesi son oylamanın öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı, Anayasa değişikliklerinde ise teklif ve oylama çokluğuna ve ivedilikle görüşülüp görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususlarıyla sınırlıdır…” şeklindedir. Anayasa Mahkemesi kendi verdiği bir kararında, Anayasa değişikliklerine ilişkin denetim yetkisinin sadece “teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı” olduğunu belirterek, “şekilden yola çıkarak, işin özüne ilişkin denetim yapma” önerisini reddetmiştir (E:1987/9, K:1987/15, T:18.06.1987). Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa değişikliklerinin yerindelik denetimi yapma yetkisi bulunmamaktadır. Anayasa’nın 6. maddesi, “Hiç bir kimse veya organ kaynağını Anayasa’da almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.”hükmünü içermektedir.

[182] Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi mahkeme kararı akabinde kampüs dışındaki otobüs ve minübüsleri durdurma suretiyle öğrenci ziyaretçi kadınların başlarını açtırmışlardır. Bkz. “Türbanla Girmeyince Sinir Krizi Geçirdiler.”

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Turbanla_girmeyince_sinir_krizi_gecirdiler_ 183119_1&Newsid=183119

[183] '’Türbanlıya Hakettiği Notu Vermeyiz’: İstanbul Üniversitesi Rektörü Mesut Parlak”, http://www.stratejikboyut.com/news_detail.php? id=4036, 01.02.2008.

[184]411” el kaosa kalktı” Hürriyet Gazetesi (10.02.2008). “Anayasa değişikliği kansız olmaz” (Akşam Gazetesi, 11.02.2008, http://www.medyakronik.com/haber/247/) tarzı gazete haberleri ana akım medyanın başörtüsü yasağı konusundaki yönlendirici tavrının sınırının olmadığını göstermektedir.

[185] Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk ise şunları kaydetti: “Türkiye’de siyasi sürece yargı darbesi yapılıyor. Yargı, halkın çoğunluğunun seçimine ‘yanlış’ diyor. Bu hiçbir şekilde kabul edilemez.” Bkz. Ben böyle ülke görmedim, MİLLİYET, 28.03.2008, http://www.kenthaber.com/Arsiv/Haberler/2008/Mart/28/Haber_358408.aspx

[186] Bu kanun 1998 yılından bu yana fiili olarak uygulanmamaktadır. Üstelik İstanbul Üniversitesi Basım Merkezinde 1998’de yayımlanan, “Yüksek öğretim ve İstanbul Üniversitesi Mevzuatı” isimli 1500 sayfalık iki cilt eserin 280. sayfasından, Yüksek öğretim Kanununun Ek 17. Maddesinin çıkartılmıştır. Kitapta Ek 16. Maddeden sonra Ek 18. Maddenin gelmektedir[186]. Fiilen uygulanmasa da halen yürürlükte olan bir kanun maddesine, kanun kitabında yer verilmemesi, hukuka aykırılığının sınırının olmadığının en açık kanıtıdır. AKÇA Yusuf, Yüksek öğretim Kurulu ve İstanbul Üniversitesi Mevzuatı, C:1 İstanbul Üniversitesi Basımevi, s. 279 - 280.

[187] T:28.01.1992, E:1992/7, K:1992/2, RG T:12.03.1992, S:21169.

[188] Karlsruhe kentinde bulunan Federal Anayasa Mahkemesi'nin, Baden-Warttember eyaletinde başörtüsünü yasaklayan bir kanun olmadığı gerekçesiyle Afgan kökenli Alman vatandaşı Fereşta Ludin'in başörtüsüyle okulda çalışmasına 24 Eylül'de izin verdi. Bilahare Baden-Württemberg eyaletinin Hıristiyan Demokrat Birlik Partili (CDU) Eğitim ve Kültür Bakanı Anette Schavan tarafından hazırlanan, kamu kuruluşlarında ve okullarda öğretmenlere başörtüsü yasa tasarısı 11 Kasım 2003 tarihinde eyalet meclisinde yapılan oylamada kabul edildi. Bkz. Mustafa Özcan, Avrupa'da Tesettür Tartışmaları, http://www.biriz.biz/tesettur/tes9.htm

[189] “Alman Mahkemesinden Başörtülü Hemşireye Onay”, ZAMAN, 20.06.2008, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=704403, Türkiye'de öğrencilerin başörtülü olarak üniversiteye girebilmeleri engellenirken, Almanya'da Köln İş Mahkemesi, bir hemşirenin başörtüsüyle çalışabileceğine hükmetti. Mahkeme, başörtüsünün İslam'a ait işaret olmasına karşın, kiliseye ait bir hastanede çalışmaya engel oluşturmayacağını vurguladı.

[190] “İngiltere'de başörtüsü ayrımcısına ceza”, STAR, 17.06.2008, İngiltere'de bir kuaför salonu, başörtülü olduğu için çalıştırmak istemediği Müslüman genç kıza 4000 sterlin (yaklaşık 10.000 YTL) tazminat ödemeye mahkum edildi. Genç kızın 'duygularının incitildiğine' hükmeden mahkeme, kuaför salonu sahibi Sarah Desrosiers'in, 'modern saç kesimleri yapılan bir dükkanda çalışacak kuaförlerin saç modelleriyle müşteriyi özendirmesi gerektiği' yolundaki savunmasını haklı bulmadı. http://www.tumgazeteler.com/?a=3801962

[191] http://www.do.se/t/Page____1457.aspx (ombudsman hakkinda türkce yazi)

http://www.do.se/t/Page____1145.aspx http://www.do.se/t/news____1032.aspx (uzlasma kararlari)

http://www.do.se/t/Page____1145.aspx (uzlasma karari)

[192] Http://yeniasya.com.tr/2008/02/25/haber/butun.htm

[193] İsveç'te Burkalı bir kadını aracına almak istemeyen bir halk otobüsü şoförü firması tarafından açığa alındı. http://www.haber7. com/haber. php?haber_

[194] “Seçmenlerim bana bu halimle oy verdi”, VAKİT, 03.12.2006.

[195] “Danimarka’da Meclis Kürsüsünde Başörtüsüne Onay”, ZAMAN, 09.04.2008, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=675293

[196] “Hollanda, başörtüsüyle avukatlık yapılmasına izin verdi”, ZAMAN; 28.08.2002, http://arsiv.zaman.com.tr/2002/08/28/haberler/h7.htm

[197] İngiltere'de Yüksek Mahkeme, bir yargıcın görüş talebi üzerine, Müslüman kadın avukatın istiyorsa peçeyle davada savunma yapabileceğine hükmetti. “İngiltere'de Müslüman avukata peçe serbest”, HÜRRİYET, 10.11.2006, http://www.hurriyet.com.tr/dunya/5412446.asp?m=1

[198] Danimarka'da 15 yaşındaki başörtülü kız milli takımda, 03.06.2008, http://www.gazetehayat.com/haber/Danimarka-da-15-yasindaki-basortulu-kiz-milli-takimda/53122, Başörtüsüyle Danimarka Milli Takımı'nda oynayan ilk oyuncu olan Zeynep, "Başörtümden dolayı milli takımda oynamama izin verilmemesini, hayır cevabını bekliyordum. Doğrusu verilen karar, bana inancım ve dış görünümüme göre değil oynadığım futbola göre muamele yapıldığını göstermesi açısından önemli. Futbolu çok seviyorum, ama inancım gereği başörtüsü kimliğimin bir parçası." dedi. Lübnan asıllı Zeynep, geçen yıl takımının en çok gol atan ismi olurken, hedefinin Danimarka A Milli Takımı'nın formasını giymek olduğunu açıkladı.

[199] Salima Abdeslam, 06.11.2006, http://www.tumgazeteler.com/haberleri/salima-abdeslam/

[200] TESEV, HAZAR, BENLİ, “Anketler ve İnsan Hakları Kuruluşlarının Raporları Işığında Başörtüsü Yasağının Değerlendirilmesi”