1. Menu
  2. Content
  3. Footer>

Faaliyetler

  • Previous
  • Next
  • Stop
  • Play

Ocak 2010

08 Ocak 2010

8b

Gazze'ye Özgürlük Yürüyüşü

Şubat 2010

26-02-2010

26k

“28 Şubat 1000 Yıl Süremez” mi diyorsunuz?: Öyleyse kaldırın başörtüsü yasaklarını!” başlıklı basın açıklaması Taksim Hill Otel’de gerçekleştirildi.

 


Mart 2010

8 Mart 2010

8k

 

  AKDER Genel Sekreteri Neslihan Akbulut AK Parti Genel Merkez Kadın Kolları Başkanlığı tarafından Ankara’da düzenlenen “Uluslar arası Kadın Hakları Zirvesi”ne katıldı.

Nisan 2010

17_Nisan_2010_iin_fotok

 Hukukçular derneği,Türkiye’den 20 ismin bulunduğu Dünya’nın en etkili 500 Müslüman listesine giren Türkiye’deki üç kadından biri olan başkan yardımcımız Av. Fatma Benli’ye “Kararlılık Ödülü” verdi.

 

 

Mayıs 2010

28 Mayıs 2010

National Democratic Institute for International Affairs Türkiye Ofisi,  Amerikan Demokratik Parti Eski Başkanı Howard B. Dean’in katılımıyla “Geleceği Şekillendirecek Siyasi ve Sivil Toplum Liderlik Anlayışı” konulu akşam yemeği düzenledi.  Yemeğe iştirak eden  başkan yardımcımız, eski valiye başörtüsü yasağının kadın hakları ile ilgili görüşlerini ifade etti. Kendisine AKDER istatistikler raporu ve broşürler takdim etti.

 

Haziran 2010

11 Haziran 2010

Fransız Gazeteci Nicholas Birch, 28 şubat süreci ile ilgili yazdığı kitap için, sürecin neden olduğu kendi yaşam deneyimleri öğrenmek üzere  başkan yardımcımızla görüştü. Kendisine AKDER raporları ile 1997 sonrası başörtüsü yasak kronolojileri verildi.

Temmuz 2009

5 Temmuz 2009

AKDER gönüllüleri AKDER’in geleneksel pikniğinde buluştu.

Ağustos 2009

5 ağustos 2009

Zaman Gazetesi İstanbul barosu başkanının “eşitlik eşit insanlar arasında olur” ifadesi hakkında başkan yardımcımızdan görüş aldı.

Eylül 2009

16 Eylül 2009

AKDER gönüllülerinin geniş katılımı ile Topkapı tesislerinde AKDER iftarı gerçekleştirildi. Dernek başkanımız Dr Refia Kızılhan’ın dernek..

Ekim 2009

28 Ekim 2009
ABD de gerçekleşen “dinler arası karalama” “Defamation of Religion” toplantısına üyemiz İclal Gedik AKDER’i temsilen katıldı

 

Kasım 2009

23 Kasım 20092k

STK temsilcilerinden AKDER'e ziyaret.

 

Aralık 2009

04 Aralık 2009

4k

TBMM Kadın Ekek Fırsat Eşitliği Komisyonu




Kadının İnsan Hakları

SORU VE CEVAPLARLA İNSAN HAKLARI

Kısaltmalar

 

1) Kadın erkek eşitliğinin yasalarda yer aldığı Türkiye’de neden özel olarak kadının insan hakları ile ilgili çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır?
2) Kadının insan hakları kavramı nedir ve neleri kapsamaktadır?
3) 8 Mart neden dünya kadınlar günü olarak kutlanmaktadır?
4) Kadın haklarının Cumhuriyet öncesi tarihsel gelişim süreci ne şekilde gerçekleşmiştir?
5) Cumhuriyetin kurulmasında itibaren kadın hakları konusunda yapılmış olan düzenlemeler nelerdir?
6) Türkiye’de kadın haklarının tarihsel gelişiminde doğru bilinen yanlışlar nelerdir? Nezihe Muhittin kimdir?
7) Kadının insan hakları ile ilgili Türkiye’de görevlendirilen ulusal mekanizmalar nelerdir?
8) Kadının İnsan Hakları ile ilgili başlıca uluslararası mevzuat nelerden oluşmaktadır?
9) Yeni Türk Medeni Kanunu kadının insan hakları ile ilgili hangi değişiklikleri içermektedir?
10) Yeni yasa uyarınca erkeğin evin reisi olma kuralının kaldırılmasının hukuki sonuçları nelerdir?
11) Edinilmiş mal rejimi kadının insan hakları açısından hangi sonuçlara yol açacaktır? Mal rejimi hangi şartlar altında değişebilir?
12) Eşlerin malları üzerindeki yönetim ve tasarruf yetkisini nasıl kullanır?
13) Evlilik içinde edinilmiş malların kapsamına neler girmektedir? İspat nasıl gerçekleşir?
14) Evlilik birliğinin sona ermesi durumunda malların paylaşımı nasıl gerçekleşir? Katılma alacağı davası nedir? Bu dava ne zaman açılır?
15) Edinilmiş malların paylaşımı hangi oranda yapılır?
16) Mal rejiminin yürürlük tarihi nedir? Medeni Kanunun yürürlük tarihi ile ilgili sorunlar nelerdir?
17) Evlilik birliği hangi durumda sona erer? Boşanma nedenleri nelerdir?
18) Genel boşanma nedenleri nelerdir? Boşanma davası nerede açılır? Hangi prosedürle gerçekleşir? Boşanma nafakasında maddi ve manevi tazminat hükümleri neye göre takdir edilir?
19) Boşanma nafakasında hangi durumlarda nafakaya hükmedilir?
20) Aile konutu kavramı nedir? Uygulamada ne gibi imkânlar sağlamaktadır?
21) Şiddet nasıl tanımlanmaktadır? Türkiye Şiddetle mücadelede hangi çalışmaları gerçekleştirmektedir?
22) 25 Kasımın özelliği ve tarihçesi nedir? Şiddetle mücadelede hangi mekanizmalardan yararlanmak mümkündür?
23) Ailenin Korunmasına Dair Kanun nedir? 4320 sayılı yasa kadına nasıl bir koruma sağlar?
24) 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun hangi şartların varlığı halinde uygulanabilir?
25) Koruma kararı almak için nereye müracaat edilir? Koruma kararı alınması durumunda nafakaya hükmedilebilmesinin şartları nelerdir?
26) Koruma kararına itiraz hangi sürede nereye yapılır? Koruma kararı nasıl uygulanır? Karara uymamanın sonuçları nelerdir?
27) Şiddetle mücadelede karşılaşılan sorunlar nelerdir? Sığınma evlerini açmak neden devletin yükümlülüğü altındadır ?
28) Devletin mağdur olan kadına karşı hukuki yardım sağlama yükümlülüğü var mıdır? Ücretsiz hukuki yardım veren baroların kadın hakları merkezleri işlevi nedir?
29) Sivil toplum kuruluşlarının kamu davalarına mağdur yanında katılmaları nasıl gerçekleşir?
30) Töre/namus cinayetleri ile mücadele yöntemleri nasıl gerçekleştirilmelidir?
31) Yargıtay’ın töre cinayetlerinin varlığında aradığı kıstas nedir?
32) Türk Ceza Kanununda ayrımcılık nasıl düzenlenmiştir? Müeyyideleri nelerdir?
33) Türk Ceza Kanununda özellikle kadını ilgilendiren hangi maddelerde düzenlemeler yapılmıştır?
34) Türk Ceza Kanununda “cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar” ne şekilde düzenlenmiştir?
35) Yasalardaki değişimin mahkeme kararlarına yansıması nasıl gerçekleşmektedir?
36) Haksız tahrik indirimi ne demektir, hangi durumların varlığı halinde uygulanır ?
37) Türk Ceza Kanununda eziyet ve işkence suçları ne şekilde düzenlenmiştir? Aile düzenine karşı şuçlar nelerdir? Aile efradına karşı kötü muamele suçu ne demektir?
38) İnsan ticareti ile mücadele ne şekilde gerçekleştirilmektedir?
39) Fuhuş Türk Ceza Yasasında ne şekilde düzenlenmiştir?
40) İş Kanununda cinsiyet eşitliğini sağlayıcı hangi düzenlemeler bulunmaktadır?
41) Güvenli koşullar içinde çalışma hakkı ve sağlığın ve bu arada doğurganlığın korunması hakkı mevzuatta nasıl düzenlenmiştir? Hamilelik ve analık izni sebebiyle veya evliliğe bağlı olarak işten çıkarma ile ilgili hangi hükümlere yer verilmiştir?
42) Doğum iznine ilişkin yasalarda hangi hükümler yer almaktadır?
43) Kadınların istihdam yaşamına katılım oranı nelerdir? Bu oranın azlığı sebepleri nelerdir? Kadınların istihdam yaşamına katılımını nasıl arttırmak mümkündür?
44) Çalışma yaşamında kıyafet belirlemesi kadın istihdamını ne şekilde etkilemektedir?
45) Sağlık ve sosyal güvenlik alanında öncelikli kadın sorunları nelerdir? Bu alanda hangi yasal düzenleme ve koruma tedbiri bulunmaktadır?
46) Türkiye’de eğitim alanındaki sorunlar nelerdir? Kadın eğitimiyle ilgili oranlar hangi düzeydedir?
47) Devletin kadınlar için bir kıyafet tarzı belirleyerek, başın açık olma şartı getirmesinin kadın insan hakları gelişimi üzerindeki etkileri ne yönde olmuştur?
48) Kıyafet uygulamasını hak ve hürriyetler açısından nasıl değerlendirmek gerekmektedir?
49) Temel hakların kısıtlanma ölçütleri nelerdir?
50) Temel hakların kısıtlanma ölçütleri başını örten kadınlara farklı muamele yapılmasını hukuki hale getirmekte midir?
51) Yasağın gerekçeleri başörtülü kadınlara farklı uygulama gerekleştirilmesini gerektirmekte midir?
52) 2008 yılında Anayasa değişikliklerinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinin haklar yönünden etkisi ne olmuştur?
53) Yargı kararlarının hukuk düzenindeki yeri nedir?
54) Türkiye’deki kadının karar mekanizmalarına ve siyasal yaşama katılımı nasıl gerçekleşmektedir?
55) Kadınların siyasal yaşama katılımlarının önündeki engeller nelerdir ve katılımın artması nasıl sağlanabilir?
56) Kadınların vatandaşlığa geçme konusu mevzuatta nasıl düzenlenmiştir?
57) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi nedir? Hangi hukuki korumayı sağlar?
58) CEDAW Sözleşmesinin diğer uluslararası sözleşmelerden farklı kılan özellik nedir?
59) Devletler CEDAW Sözleşmesi uyarınca hangi yükümlülüklerini yerine getirmelidir?
60) CEDAW Sözleşmesinin denetimi ne suretle gerçekleşir?
61) Bireysel başvuru nedir? CEDAW Komitesine bireysel başvuru ne suretle gerçekleşir?
62) Radyo ve televizyonlarda cinsiyet ayrımcılığı yapılması durumunda hangi kuruma müracaat etmek mümkündür?
63) İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının işlevi nedir? Hangi şartların varlığı halinde müracaat edilebilir? Başka hangi resmi insan hakları kurumlarına müracaat etmek mümkündür?
Kaynakça

KISALTMALAR

AB : Avrupa Birliği
Age : Adı geçen eser
Agm : Adı geçen makale
AYM :Anayasa Mahkemesi
AYMKD :Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi
AİHS :Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
AİHM :Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Bkz :Bakınız
BM :Birleşmiş Milletler
DMK : Devlet Memurları Kanunu
ESI : European Stability Initiative
C : Cilt
CEDAW : Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi
CEDAW : Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Kaldırılması Komitesi
E : Esas
HRW : Human Rights Watch
ICMPD : Uluslararası Göç Politikası Geliştirme Merkezi
İİK : İcra İflas Yasası
İHK : Birleşmiş Milletler İnsan hakları Komitesi
IOM : Uluslararası Göç Örgütü
KSGM : Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü
LTD : Liberal Düşünce Topluluğu
Md : Madde
MGK : Milli Güvenlik Kurulu
MK : Türk Medeni Kanunu
MSHS : Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi
N : No
ÖSS : Öğrenci Seçme Sınavı
RG : Resmi Gazete
RTÜK : Radyo Televizyon Üst Kurulu
S : Sayı
s : Sayfa
STK : Sivil Toplum Kuruluşları
TESEV : Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı
TÜBAKKOM : Türkiye Barolar Birliği Kadın Hakları Komisyonları Ağı
TBMM : Türkiye Büyük Millet Meclisi
TCK : Türk Ceza Kanunu
T : Tarih
UNDP : Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı
UN : Birleşmiş Milletler
V : Versus/Karşı
Vb : Ve benzeri
YÖK : Yükseköğretim Kurulu





1) Kadın erkek eşitliğinin yasalarda yer aldığı Türkiye’de neden özel olarak kadının insan hakları ile ilgili çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır?
Türkiye’de hukuki mevzuat açısından Cumhuriyetin kuruluşundan hatta Osmanlı’nın son dönemlerinden bu yana, kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmiştir. Gelinen son noktada 2007 AB İlerleme Raporunda dahi kabul edildiği üzere , Türkiye’de cinsiyet eşitliğini teminat altına alan yasal çerçeve mevcuttur.

Özellikle 2002 yılı sonrası süreçte Medeni Kanun ve Ceza Kanunu başta olmak üzere yasalardaki kadınlarla ilgili pek çok madde yeniden düzenlenmiştir. 2004 yılında Anayasa’ya “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” ifadesi eklenmiştir. Türkiye zaten Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesini (CEDAW) 1985 yılında imzaladığında, sadece hukuki eşitliği değil fiili eşitliği sağlama yükümlülüğü altına girmiştir.

Ancak haklar sadece kâğıt üzerinde var olan, soyut nitelikli kavramlar değildir. Kadının insan haklarının olması gerektiği şekilde sağlanabilmesi, söylemlerin hayata geçirilip hakların fiilen uygulanabilmesine bağlıdır.

Uygulamada somut rakamlar, sözleşme ve yasalarda yazılı olarak güvence altına alınan hakların kadınlar açısından fiilen uygulama alanı bulmadığını göstermektedir. Ekonomik katılım ve fırsatlar, eğitim düzeyi, sağlık ve siyasi güç açısından kadın ve erkek arasındaki fark, oldukça yüksek oranlardadır. Gayrisafi yurt içi hâsılaya (GSYH) göre dünyanın en büyük 17'nci ekonomisine sahip olan Türkiye, cinsiyet temelli eşitsizlikler açısından 115 ülke arasında 105. sırada yer almaktadır. AB (Avrupa Birliği) ve OECD (Avrupa Ekonomik ve İşbirliği Örgütü) ülkeleri arasında işgücünde en düşük kadın oranına sahip olan ve kadınlar arasında okuryazar oranı açısından en kötü durumdaki ülke Türkiye'dir.

Bu durumda kadınların eğitim, çalışma ve siyasal yaşamına katılımlarına ilişkin genel oranlar, Türkiye’de devletin kadınların siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda tedbir alma yükümlülüğünü yerine getirmediğini göstermektedir. Devlet, kadın ve erkek fiili eşitliğinin sağlanmasında yetersiz kalmakta ve kadınların genel sorunlarının çözümünde etkin geçici özel önlem almamaktadır. Cinsiyet temelli eşitsizliklerle somut olarak ortaya konan fiili ayrımcılığın ortadan kaldırılmaması, bu konuda önyargılara son verilip kadının insan hakları ile ilgili özel çalışma yapılmasını gerektirmektedir.

2) Kadının insan hakları kavramı nedir ve neleri kapsamaktadır?
İnsan hakları, insanca yaşamanın olmazsa olmaz koşuludur. Ancak insan hakları ifadesi, genel olarak erkeklerin yaşam deneyimleri ve önceliklerinin temel alan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle imkânlara ulaşımda daha dezavantajlı konumda olan kadınların karşı karşıya oldukları riskleri tam olarak dikkate almamak ve gereksinimlerine cevap vermeme riskini içinde barındırmaktadır. Kadının insan hakları ise, kadınların insan oldukları için sahip oldukları ancak kadın oldukları için daha fazla ihlale açık olan, ihlal riski daha fazla olan hakları kapsar. Kadın hakları; evrensel, birbiriyle karşılıklı ilişki içinde olan insan haklarıdır. Ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel tüm haklar alanını kuşatır. Bu noktada tercih edilen kadının insan hakları kavramı, kadınların insan onurunu zedeleyen, insanca yaşama, özgürlük ve güvenlik haklarını tehdit eden temel ihlal ve aşağılamalara karşıt bir kavram olarak değerlendirilmelidir.

1993 Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansında da ifade edildiği üzere “kadınların bütün insan haklarından tam ve eşit olarak yararlanmayı sağlamak” hükümetlerin ve BM’nin öncelikli görevleri arasındadır. Oldukça eski bir geçmişi olan ve 1215 tarihli Magna Cartaya kadar geriletilebilen tüm insan hakları söylemlerine karşın süreç kadınlar açısından oldukça yavaş ilerlemiştir. Kadınların insan haklarının tam manasıyla uygulanmaya başlaması, Türkiye ve Dünyadaki uygulaması kolay gerçekleşmemiştir. Gelişmişlik iddiasında bulunan ülkeler açısından dahi ciddi zaman ve mücadeleler sonra vuku bulmuştur. Örneğin “Liberalizmin ana vatanı olan İngiltere’de kadınların oy vermesi, 1832 yılında yasaklanmıştır. Genel oy hakkı 1. Dünya savaşından sonra, 1928 de tanınmıştır. Çocukların velayeti konusunda kadınların eşit haklara kavuşması ise ancak 1973 yılında gerçekleşmiştir. Boşanmada eşitlik ise 2. Dünya savaşından sonra sağlanmıştır. Üstelik 1970 yılına kadar, İngiliz kocalar eşleriyle zina yaptığı sabit olan erkeklerden tazminat isteyebilirlerdi. Ancak aynı hak kadınlar için geçerli değildi. Zina karşılığında kocanın tazminat isteme hakkı, kadının kocanın mülkiyeti altında görülmesinin bir uzantısıdır. Nitekim kadınlar, 19. yüzyılın ortalarında bile, başka birçok yerde olduğu gibi, İngiltere’de babalarının ve kocalarının mülkü sayılmaktaydı. 1882 yılına kadar mülk edinme ve işletme hakkından yoksundular. Eşit ücret yasası 1970 yılında cinsiyet ayrımcılığına son veren yasa 1975 yılında evlilik içi tecavüzü yasaklayan yasa ise 1991 yılında çıkmıştır.


3) 8 Mart neden dünya kadınlar günü olarak kutlanmaktadır?
8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasının uluslar arası düzeyde kabul görmesi, 1970 yılına denk gelse de, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün kutlama isteğinin gündeme gelişi ise 1800’lerin ortalarına rastlanmaktadır. 8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlamıştır. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can vermiştir. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katılmıştır. Akabinde de 8 mart simgesel bir gün haline getirilmiştir.

Kadınlara özgü bir günün var olması düşüncesi ilk kez, 26 - 27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sovyet Kadınlar Konferansı’nda kabul edilmiştir. 8 Mart’ın tarih olarak saptanışı ise, 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı tarafından olmuştur. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da 1977 yılında 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kabul etmiştir.

Türkiye’de de 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapılmıştır. 8 mart, 1980 askeri darbesinden sonra dört yıl kutlanmasa da, 1984 yılından itibaren çeşitli kadın örgütleri tarafından her yıl “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır.


4) Kadın haklarının Cumhuriyet öncesi tarihsel gelişim süreci ne şekilde gerçekleşmiştir?
1843 Tıbbiye mektebi bünyesinde kadınlar ebelik eğitimi almaya başlamıştır.
1847 Kız ve erkek çocuklara eşit miras hakkı tanıyan İrade-i Seniye yayımlanmıştır.
1856 Köle ve cariye alınıp satılması yasaklanmıştır.
1858 Arazi Kanunnamesinde mirasın kız ve erkekler arasında eşit olarak paylaştırılacağı hükmü yer almış, kadınlar miras yoluyla mülkiyet hakkını kullanabilmeye başlamışlardır.
1858 Kız Rüştiyeleri açılmıştır.
1869 Kadınlar için ilk sürekli yayın olarak nitelenen (haftalık) Terakki-i Muhadderat dergisi yayımlanmıştır.
1869 Kızların eğitimine ilk kez yasal zorunluluk getiren Maarif-i Umumiye Nizamnamesi yayımlanmıştır.
1870 Kız öğretmen okulu Dar-ül Muallimat açılmıştır.
1871 Mecelle'nin (Osmanlı Medeni Kanunu) uygulanması için çıkarılan Hukuk-u Aile Kararnamesi ile evlilik sözleşmesinin resmi memur önünde yapılması, evlenme yaşının erkeklerde 18, kadınlarda 17 olması, zorla evlendirmelerin geçersiz sayılması düzenlenmiştir.
1876 Kanun-u Esasi (ilk Anayasa) kabul edilerek temel haklar düzenlenmiş, kız ve erkekler için ilköğretim zorunlu hale getirilmiştir.
1897 Kadınlar ücretli işçi olarak çalışmaya başlanmıştır.
1913 Kadınlar ilk kez devlet memuru olarak çalışmaya başlamıştır.
1914 Kadınlar tüccarlık ve esnaflığa başlanmıştır.
1914 İnas Darülfünunu adı altında kızlar için bir yüksek öğretim kurumu açılmıştır.
1917 Aile Hukuku kararnamesi yürürlüğe kondu. Kararname ile kadınlar evlenme akdinde taraf olmasını, kadı önünde evlenip boşanmasını öngörülmekte, çok evlilik dört eşle sınırlandırılmakta ve ilk eşten onay alma zorunluluğu getirilmekte, erkeğin mutlak boşanma hakkı kaldırılmaktadır.
1921 Darülfünunda karma öğretime geçilmiştir.
1922 Yedi kız öğrenci Tıp Fakültesine kayıt yaptırarak eğitime başlamıştır.



5) Cumhuriyetin kurulmasında itibaren kadın hakları konusunda yapılmış olan düzenlemeler nelerdir?
1923 Cumhuriyetin ilanıyla birlikte kadınlarla ilgili yasal ve yapısal reformlar hızlanmıştır.
1926 Türk Medeni Kanunu ile çok eşlilik ve tek taraflı boşanma engellenmiştir.
1930 Belediye yasası ile kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.
1934 Anayasa değişikliği ile kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.
1937 Kadınların yeraltında ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılması yasaklanmıştır.
1945 Analık sigortası (doğum yardımı) 4772 sayılı yasa ile düzenlenmiştir.
1949 Yaşlılık sigortasının kadın ve erkekler için eşit esaslara göre düzenlenmesi sağlanmıştır.
1965 Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile tıbbi zorunluluk halinde kürtaj hakkı tanınmıştır.
1966 Kadın ve erkekler arasında ücret eşitliğini sağlayan ILO sözleşmesi onaylanmıştır.
1985 Türkiye, CEDAW’ ı imzalamış, Sözleşme 1986 yılında yürürlüğe girmiştir.
1990 Tecavüz mağdurunun hayat kadını olması halinde cezanın indirilmesini öngören Türk Ceza Kanunu'nun 438. maddesi TBMM tarafından yürürlükten kaldırılmıştır.
25.10.1990 Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü (KSGM) kurulmuştur.
Eylül 1990 Türkiye'de bilinen ilk kadın sığınma evi Bakırköy Belediyesi tarafından açılmıştır.
22.05.1997 Medeni Kanun'un 153. maddesinde yapılan değişiklikle, kadının evlendikten sonra kocasının soyadı ile birlikte, kendi soyadını da kullanabilmesine imkân sağlanmıştır.
19.12.1997 Nüfus cüzdanlarında "evli"/"bekâr" yazılmasına ilişkin genelge yayımlanmıştır.
17.01.1998 Ailenin Korunmasına Dair Kanun yürürlüğe girmiştir.
01.01.2002 Eşit hak, sorumluluk ve dayanışma esasına dayanan ve evlilik içinde edinilen malların paylaşımını öngören Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girmiştir.
30.07.2002 CEDAW Komitesine bireysel başvuru imkânı tanıyan Ek İhtiyari Protokol onaylanmıştır.
29.01.2003 Aile Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usullerine Kanun yürürlüğe girmiştir
17.04.2003 Radyo ve Televizyon Yayınlarının Esas ve Usullerinde değişiklik yapılmıştır.
22.05.2003 İş Kanunu’nda cinsiyet ayrımcılığına yasaklayan düzenlemeler yapılmıştır.
12.06. 2003 Türk Vatandaşlığı Kanununda yapılan değişiklik yürürlüğe girmiştir.
22.05.2004 Kanun önünde eşitlik, temel hak ve özgürlüklere ilişkin Andlaşmaların yasalardan üstün olacağına ilişkin Anayasanın 10 ve 90'ıncı maddeleri değiştirilmiştir.
21.07.2004 Doğum izinlerinin artırılmasına ilişkin düzenlemeler yapan Devlet Memurları Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun yürürlüğe girmiştir.
15.01.2004 Personel alımlarında cinsiyet ayrımcılığı yapılmamasına ilişkin "Personel Temininde Eşitlik İlkesine Uygun Hareket Edilmesi" genelgesi yürürlüğe girmiştir.
14.07.2004 "Gebe ve Emziren Kadınların Çalıştırılma Şartlarıyla Emzirme Odaları ve Çocuk Bakım Yurtlarına Dair Yönetmelik" Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
09.08.2004 "Kadın İşçilerin Gece Postalarında Çalıştırılma Koşulları Hakkında Yönetmelik" Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
06.11.2004 Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün İşleyişi ve Statüsüne İlişkin Yasa kabul edilmiş ve kadının statüsü hakkında bir Danışma Konseyi kurulmuştur.
01.05.2005 cinsiyet eşitliği ve şiddetle ilgili eziyet suçlarına yer veren Yeni Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girmiştir.
13.07.2005 Belediye Kanunu uyarınca nüfusu 50.000'i geçen belediyelere, koruma evi açma yükümlülüğü getirilmiştir.
03.07.2006 tarihinde Başbakanlık, “Çocuk ve Kadınlara Yönelik Şiddet Hareketleriyle Töre ve Namus Cinayetlerinin Önlenmesi İçin Alınacak Tedbirler” konulu genelge yayımlamıştır.
26.04.2007 Ailenin Korunmasına Dair Kanunda değişiklik yapılarak kapsamı genişletilmiştir.


6) Türkiye’de kadın haklarının tarihsel gelişiminde doğru bilinen yanlışlar nelerdir? Nezihe Muhittin kimdir?
Türkiye’de kadınların oy hakkına sahip olması 1937 yılına tekabül etmektedir. Ancak kadınların siyasi mücadelesini çok daha gerilere getirmek mümkündür. 16 Haziran 1923 Nezihe Muhittin'in başkanlığında ilk kadın partisi olan Kadınlar Halk Fırkası'nın kurulması girişiminde bulunulmuş, ancak 1909 tarihli Seçim Kanunu Kadınlara oy hakkı tanımadığından, valilikçe partinin kuruluşuna onay verilmemiştir. Vefa borcunun ödenmesi açısından bilinmesi gereken parti kuruculardan Nezihe Muhittin , 1930 yılına kadar aktif bir siyasi mücadele sürdüren bir kadındır. Osmanlı döneminde kadınların sivil yaşama katılımı mücadelesini Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte siyasal haklar için mücadele ile devam ettirmiştir. Siyasi mücadelesiyle eş zamanlı olarak Atatürk devrimlerine, Medenî Kanun'a ve geleneksel aile ve ahlâk değerlerine bağlılığı vurgulayan romanlar yazmıştır. 1923 yılında siyasi taleplerini gerçekleştirmek amacıyla Kadınlar Halk Fırkasını kurmuştur. Ancak dönemin hükümeti taleplerini “aşırı” bularak bu girişimi reddetmişlerdir. Bunun üzerine talepler daraltılarak 1924’te Türk Kadınlar Birliği dernek olarak kurulmuştur. Türk Kadınlar Birliği kadınların seçme ve seçilme hakkının olmadığı ilk seçimlerde, Nezihe Muhittin’i bağımsız aday göstermiştir. Dönemin Cumhuriyet Gazetesi’nin Türk Kadınlar Birliği hareketini alaya alan yayınlar yapması üzerine de, seçimlere bağımsız feminist bir erkek aday ile girme denenmiştir. Ancak bu aday da alaylara dayanamayıp çekilmiştir. Bu sırada sayısı bine yaklaşan üyesi ile dört ilde örgütlenmeye başlayan grup, tehlike olarak görülüp kapatılmıştır. Bunun üzerine 1930’da evine çekilen yazar 10 Şubat 1958 günü İstanbul’da bir akıl hastanesinde yalnız olarak vefat etmiştir.


7) Kadının insan hakları ile ilgili Türkiye’de görevlendirilen ulusal mekanizmalar nelerdir?
25.10.1990 tarihinde Türkiye’de kadından sorumlu devlet bakanlığı bünyesinde, kadın sorunları konusunda ulusal bir mekanizma olarak Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM) kurulmuştur. Müdürlüğün 27.10.2004 tarihinde kabul edilen teşkilat yasasına göre KSGM’nin amacı; “kadının insan haklarının korunması ve geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapmak, kadınların sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal yaşamdaki konumlarını güçlendirmek, hak, fırsat ve imkânlardan eşit biçimde yararlanmalarını sağlamaktır.

Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün görevleri teşkilat yasasına göre; “kadına karşı her türlü ayrımcılığı önlemek, kadının insan haklarını geliştirmek, kadını ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda etkin hale getirmek ve eğitim düzeyini yükseltmek amacıyla yapılacak her türlü çalışmaya destek vermek, bu konularda stratejiler geliştirmek, plan ve programları oluşturmak ve temel politikaların belirlenmesine katkıda bulunmak, kanunları ve idari düzenlemeleri görev alanı çerçevesinde izleyerek kadınların eşit hak ve fırsatlara ulaşmasını sağlayacak çalışmalar yapmak, kadına yönelik her türlü şiddet, taciz ve istismarın önlenmesi için çalışmalarda bulunmak; kadının aile ve sosyal yaşamdan kaynaklanan sorunlarının çözümüne destek oluşturmak, kadınlara kanunlarla verilen hakların tam ve eşit kullanılabilmesi ve kadın-erkek eşitliğinin toplumsal kalkınma sorunu olarak algılanması amacıyla kamuoyunu bilgilendirmek, sağlık, eğitim, kültür, çalışma ve sosyal güvenlik başta olmak üzere bütün alanlarda kadınların ilerlemesini sağlayıcı ve karar mekanizmalarına katılımını artırıcı çalışmalarda bulunmak, görev alanına giren konularda bilgi sistemleri, kütüphane ve/veya dokümantasyon merkezi kurmak, istatistikleri derlemek, görsel ve basılı yayınlar yapmak veya yaptırmak, eğitim amaçlı faaliyetlerde bulunmak, yurt içi ve yurt dışı kongre, seminer, toplantı ve benzeri etkinlikler düzenlemek, görev alanına giren konularda kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve özel sektör ile işbirliği yapmak, koordinasyonu sağlamak, inceleme, araştırma ile uluslararası girişimlerden elde edilen bilgileri kamu politikalarının oluşumuna katkıda bulunması amacıyla uygulayıcı kurum ve kuruluşlara aktararak kuruluşların hizmetlerinin geliştirilmesine ve yeni hizmet modelleri oluşturulmasına katkıda bulunmak, görev alanı ile ilgili kuruluş ve organizasyonlara üye olmak, gerçekleştirilecek her türlü çalışma ve etkinliğe katılmak, uluslararası sözleşmeler ile kararların getirdiği yükümlülükler doğrultusunda faaliyette bulunmak ve bu konuda gerekli raporları hazırlamak, kanunî düzenlemelerin yapılmasını sağlamaya yönelik çalışmalar yapmak, uluslararası kuruluşların faaliyetlerini izlemek, alınan kararları ilgili kuruluşlara iletmek, yurt içi ve yurt dışında bilimsel araştırmalar yapmak ve yaptırmak, projeler geliştirmek, desteklemek, bunların uygulamaya konulmasını sağlamak ve uluslararası kuruluşlarla ortak projeler yürütmektir.

Bu bağlamda çok mütevazı bir bütçeye ve yetersiz kaynaklara sahip olsa da, KSGM’nin kadın statüsünü güçlendirmeye ilişkin görevi çok kapsamlıdır. Birey ve sivil toplum kuruluşlarının KSGM’ye sorumluluğunu yerine getirmesi amacıyla başvurularda bulunarak daha işlevsel hale gelmesi ayrıca KGSM bünyesinde bulunan komisyonlara katkı sağlamaları mümkündür.


8) Kadının İnsan Hakları ile ilgili başlıca uluslararası mevzuat nelerden oluşmaktadır?
1-İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi,
2- Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi
3- Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)
4- Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesin İlişkin İhtiyari Protokol
5- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi

CEDAW dışındaki uluslararası sözleşmelere kadınlar hakkında özel bir açıklama yapmamaktadır. Ancak eşitlik ilkesini düzenleyerek, herkese aynı hak ve özgürlüklerin tanınmasını güvence altına almaktadır.

Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca iç hukuk hükmünde olan uluslararası sözleşmelerinin uygulanması zorunludur. Uluslararası sözleşmeler Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmazlık ve yasa hatta Anayasa ile değiştirilemezlik temel ilkeleri nedeniyle, normlar hiyerarşisinde kanunların üstündedir. Bu noktada uluslar arası sözleşmelerin temel hak ve hürriyetlere ilişkin hükümleri, yasa ve uygulamaları doğrudan etkileyecektir. Bu nedenle de idari makam ve mahkemelerin, uluslararası sözleşmelerin doğrudan uygulanması gerekmektedir.


9) Yeni Türk Medeni Kanunu kadının insan hakları ile ilgili hangi değişiklikleri içermektedir?
Türk Medeni Kanununda, kişinin cenin halinden(sağ doğmak koşuluyla ana rahmine düştüğü andan) ölümüne kadar taraf olduğu olay ve ilişkilerde uygulanacak kuralların yer almaktadır. 4721 sayılı yasa 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir . Aile hukuku, yeni Türk Medeni Kanunu’nun en çok değişikliğe uğrayan ve yenilikler getiren bölümüdür. Yasadaki en önemli değişiklik, eşlerin evlilikte haklar ve görevler için eşit biçimde sorumlu olması ve anne ile babanın eşit velayet hakkına sahip olmasıdır. Yasa kocanın hakları, kocanın yükümlülükleri kadının hakları, kadının yükümlülükleri gibi bir ayrım yapmaksızın “eşitlikçi” bakış açısıyla düzenlenmiştir. Ana bakış açısı, eşit hak, eşit sorumluluk ve eşit paylaşımdır.

Yeni Medeni Kanunda kadınların insan haklarını ilgilendiren konularda özellikle,
- “Koca evlilik birliğinin reisidir” kuralı kaldırılmıştır. (md. 186/2) Evlilik birliğini temsil etme hak ve yetkisi eşit olarak her iki eşe de tanınmıştır. (md. 188) “Birliği eşler beraberce yönetirler” denmek suretiyle evin yönetiminde eşlerin eşit haklara sahip bulunduğu ifade edilmiştir. (md. 186/2)

— Kadına müşterek saadetin temini hususunda gücü yettiği kadar kocasının muavin ve müşaviri olma yükümlülüğünü getiren hüküm kaldırılmıştır.

— Kadın ve çocukların geçim ve bakımlarının kocaya ait olduğunu öngören hüküm kaldırılmıştır “Eşler birliğinin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katılırlar.” hükmü getirilmiştir. Geliri olan eş birliğin giderlerine malvarlığıyla ve belli oranda parasal katkıda bulunarak, geliri olmayan eş ise emeğiyle katılacaktır. (md. 186/3)

— Eşlerin oturacakları evin seçimini kocaya bırakan hüküm değiştirilmiş, eşlerin aile konutunu beraber seçeceği öngörülmüştür. (md. 186/1)

—Birliği temsil yetkisinin kullanıldığı hallerde, eşler üçüncü kişilere karşı müteselsilen sorumlu olur” hükmüyle evliliğin temsilinde eşler arasında eşitlik sağlanmıştır. (md. 189)

— Artık eşlerden her biri meslek ve iş seçiminde diğerinden izin almak zorunda değildir. Ancak, eşlerden her biri iş veya meslek seçerken ve seçtiği iş ve mesleği yürütürken evlilik birliğinin huzur ve yararını göz önünde tutmak, başka bir deyişle kendisinden beklenebilen dikkat ve özeni göstermekle yükümlü olmaya devam edecektir. (md. 192)

— Velayetin yürütülmesinde, doğan çocuklarına ad konulmasında veya çocuklarının eğitiminde anlaşmazlığa düşülmesi gibi durumlarda, babanın oyuna üstünlük tanıyan hüküm kaldırılmıştır. (md. 339)

—Edinilmiş mallara katılma rejimi yasal mal rejimi olarak kabul edilmiştir. (md. 218 vd)


10) Yeni yasa uyarınca erkeğin evin reisi olma kuralının kaldırılmasının hukuki sonuçları nelerdir?
2002 yılında yürürlüğe giren Medeni Kanun, erkeğin artık evin reisi olmamasını ve evle ilgili sorumlulukların da paylaşılmasını gerektirmektedir. Taraflar ailenin geçindirilmesinde eşit yükümlülük altındadırlar. Her iki eş de evin giderlerine müteselsilen katılmak zorundadırlar. Karı koca imkânları doğrultusunda evlilik giderlerine katıldığından, kadın ve erkek, yiyecek giderleri, çocukların eğitimi, kıyafet gibi sürekli gerçekleştirilen olağan masraflardan eşit derecede sorumlu olacaktır.

Eşlerden birisi, şahsi ihtiyaçları için bir şey satın aldığında, sadece kendisi sorumlu olacaktır. Bunun dışında aile için kullanılacak ev, araba, kredi almak gibi her zaman yapılmayan olağandışı masrafları ise eşler beraber yapmak zorundadırlar. Ancak diğer tarafın açıkça bilgilendirildiği ve olayların akışından diğerinin rızasının olduğu varsayılan durumlarda zımni rızanın olduğu kabul edilecektir. Örneğin eşlerden birinin eve bakıp beğenmesi, diğerinin ise evi kiralaması halinde, sadece sözleşmeyi yapan değil, her iki eş de sorumlu olacaktır. Hukuki ihtilaf her ikisine de yöneltilecektir. Bunun dışında evlilik birliğinin yararı bakımından gecikmesinde zarar olan bulunan durumlarda, zımni rızanın varlığı veya eşlerden birinin hâkim kararı ile bilgilendirildiği hususlarda, eşlerden birisinin tek başına olağanüstü bir masraf gerçekleştirebilecektir. Diğer eşin bundan hukuki olarak sorumlu tutulacaktır.

Eşlerden her biri aileyi temsil yetkisine sahiptir. Ancak temsil yetkisi mahkeme kararı ile sınırlandırabilir. Koşullar değiştiğinde, iade edilebilir. Eşlerden birisinin ekonomik varlığını tehlikeye atması halinde, talep üzerine hâkim eşin kendi malları üzerinde tasarruf yetkisinin kısıtlanmasına ve tapu kütüğüne şerh verilmesine karar verebilir.

Eşlerden herhangi bir, evlilik birliğinin gerektirdiği yükümlülükler yerine getirmediği veya evlilik birliği ile ilgili bir konuda önemli bir uyuşmazlığa düşüldüğü takdirde, eşler ayrı ayrı veya birlikte hâkimden müdahale isteyebilirler. (Md. 195.) Hâkim eşleri dinler, olayı araştırır ve gerekli görürse eşleri uyarır, onları uzlaştırmaya çalışır. Eşlerin ortak rızasını alarak, ailenin mutluluğunu temin için, uzman kişilerden yardım alır, gerekli kararı verir. Eşlerden birinin evlilik giderlerini ödememesi halinde hâkim, bu eşin borçlularına örneğin kiracılarına borcunu diğer eşe ödemelerini emredebilir.


11) Edinilmiş mal rejimi kadının insan hakları açısından hangi sonuçlara yol açacaktır? Mal rejimi hangi şartlar altında değişebilir?
Medeni Kanundaki en önemli değişikliklerden bir tanesini, evlilik içerisinde edinilen malların paylaşım sistemi oluşmaktadır. Medeni Kanunun 202. Maddesi uyarınca, eşler arasında “edinilmiş mal sistemi” asıldır. 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren evlilik içinde edinilen mallar açısından, bu sistem uygulanacaktır. Edinilmiş mal sisteminin esasını, evlilik içinde edinilen malların birlik sona erdiğin de taraflar arasında paylaşılması oluşturur.

Medeni Kanun değişikliğinden önce “mal ayrılığı rejimi” uygulanmaktaydı. Evlilik birliği sona erdiğinde, mallar kimin üzerinde ise onun üzerinde kalmaktaydı. Ancak ailedeki ekonomik gücün hâkimiyeti genel olarak erkeklerde olduğu için, kadın ücret mukabili çalışsın çalışmasın edinilen mallar genelde erkeklerin üzerine kayıt edilmekteydi. Nitekim Türkiye’de erkekler tüm mülklerin yüzde 92’sine ve gayrisafi milli hâsılanın yüzde 84’üne sahiptir. Tüm dünyada “yoksulluğun dişilleşmesi” (feminization of powerty) söz konusu olduğu gibi Türkiye’de de kadınların yoksulluk oranları da erkeklere göre daha yüksektir. Bu nedenle evlilik sona erdiğinde genel olarak kadınlar mağdur olmaktaydı.

Yeni Medeni Kanun ise, “ev içi hizmeti” ekonomik bir değer kabul ederek mevcut hakkaniyetsiz uygulamayı sona erdirmeyi hedeflemiştir. Yasa yürürlüğe girdikten sonra elde edilen mal varlıkları, evlilik sona erdiğinde mahkeme kanalı ile eşit olarak paylaştırılacaktır. Artık yeni mal rejimi evlilik içinde edinilmiş olan ve kişisel malın dışında kalan genel olarak manevi tazminat, kişisel kullanıma tahsis edilen mal, miras ve evlilikten önce sahip olunan mallar dışındaki malların ikiye bölünmesini gerektirmektedir.

Edinilmiş mal rejiminin, her iki tarafın kabulü halinde değiştirilmesi mümkündür. Taraflar evlenirken olduğu gibi, evlendikten sonra da Noterde düzenleme ya da sadece onaylama şeklinde bir sözleşme ile mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı, edinilmiş mallara katılım ortaklığı rejimlerinden birini tercih edebilirler.

Aile mahkemesi hâkimi, Medeni Kanun 206. Maddede yer alan haklı nedenlerin varlığı halinde, eşlerden birisinin istemi üzerine mal ayrılığına karar verebilir. Bu durumda bir eşin mallarının borca batık olması, diğerinin menfaatlerini tehlikeye düşürmesi, ortaklık malları hakkında diğer eşe bilgi vermekten kaçınması, ayırt etme gücünden yoksun olması gibi yasada öngörülen sebeplerle hâkim mal varlığı rejimini değiştirebilir. Bunlar dışında hâkimin takdirine bağlı haklı bir sebebin varlığı halinde de, farklı bir mal rejimine hükmetmek mümkündür.


12) Eşlerin malları üzerindeki yönetim ve tasarruf yetkisini nasıl kullanır?
Edinilmiş mallara katılma rejiminin en temel özelliği, evlilik devam ettiği müddetçe mal ayrımı rejiminin uygulanmasıdır. Evlilik devam ettiği müddetçe her eş kendi kişisel malını ve üzerine kayıtlı edinilmiş mallarını yasal sınırlar içinde yönetme, bunlardan yararlanma ve tasarrufta bulunma hakkına sahiptir.

Her eş sadece kendi borcundan kişisel mal varlığı ile sorumludur. Diğerinin mal varlığından ve borçlarından sorumlu değildir. Eşler karşılıklı olarak birbirlerini icraya koyabilir. Borçlu eş sadece ödeme güçsüzlüğünü gerekçe göstererek erteleme talebinde bulunabilir.

Müşterek mülkiyette yani her iki eşin isminin kayıtlarda yer aldığı mallarda ise, beraberce tasarruf ederler. Evlilik birliği, boşanma veya ölüm ile sona erdiğinde, 2002 yılından sonra evlilik içinde elde edilen mallar paylaşılır. Eşlerin kişisel malları ve müşterek mülkiyetteki edinilmiş mallar tasfiyeye tabi tutulur. Ancak bu zamana kadar her malik kendi malı üzerinde istediği gibi tasarruf edebilir.

Bu kuralın tek istisnası aile konutudur. (MK md. 194) Mal rejimi ve kimin üzerinde kayıtlı olursa olsun aile konutunun devri, rehin, intifa hakkının verilmesi ve hatta kira kontratının feshi diğer eşin muvafakatine bağlıdır.


13) Evlilik içinde edinilmiş malların kapsamına neler girmektedir? İspat nasıl gerçekleşir? Medeni Kanunun 218. Maddesine göre, edinilmiş mallara katılma rejimi, edinilmiş mallar ile her eşin kişisel mallarından oluşmaktadır. Edinilmiş mallar, her eşin evlilik esnasında karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değeridir. Bunlar özellikle; 1) Çalışma karşılığı olan edinimler. 2) Sosyal yardım kuruluşlarından alınan ödemeler. 3) Çalışma gücünün kaybı nedeni ile ödenen tazminatlar. 4) Kişisel malların gelirleri ( Örneğin bankada duran kişisel para veya kıymetli evrakın faizi)
5) Edinilmiş malların yerine geçen değerlerdir.

Kişisel mallar ise, mal rejiminin başlangıcında eşlerden birisine ait bulunan mallar, miras yoluyla ya da karşılıksız kazanma yoluyla edinilen mallardır. Evlilik öncesi ya da evlilik sonrası olduğuna bakılmaksızın manevi tazminat alacakları ve İcra Yasasında da öngörülen kişinin zatına mahsus eşyalar yine kişisel maldır. (İİK 82. md)
Evlilik içinde elde edilen mallara ilişkin üç adet ispat karinesi bulunmaktadır. Bunlar: — Bir eşin bütün malları, aksi ispat edilene kadar edinilmiş mal olarak kabul edilir. — Kişi belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia ediyorsa ispatlamalıdır. Kişi herhangi bir malın kişisel mal olduğunu, manevi tazminat ya da miras sonucu geldiğini tapu kaydı, sözleşme, fatura, tanık vs diğer delillerle ispatlayabilir. — Eşlerden hangisine ait olduğu ispatlanamayan mallar, paylı mülkiyette sayılır. Bir başka deyişler müşterek mülkiyetteki gibi her iki eşe ait olduğu kabul edilir.

Bu noktada ifade edilmesi gerektiği üzere ana hedef, kadının ev içinde yaptığı çalışmanın, ekonomik bir değer olarak kabul edilmesidir. Hakkaniyet hedeflenmektedir. Ancak sistemi amaca uygun ve hakkaniyetli olarak uygulamak çok kolay değildir. Edinilmiş mal rejiminin ve yeni medeni kanunun en önemli çıkmazı, aileyi mahkemelerin çok rahat müdahale edebileceği bir ticari şirket olmadığıdır. Evliliklerinin sona ereceğini düşünmeden uzun süre devam ettirildiği, güven ilişkisine dayalı olduğu, mallarının kayıtlı olmadığı çoğu zaman bir eşin mal varlığından diğer eşin haberdar olmadığı, uzun süren evliliklerde kişinin kişisel malını satıp aile içinde edinilmiş mal alınmasına katkıda bulunduğu bu devrin sürekli devam ettiği ve birbirine geçtiği bir vakıadır.

Medeni Kanunu bu sorunu, asgariye düşürmek için envanter düzenlenmesini öngörmüştür. Eşlerden her biri diğerinden her zaman mallarının envanterinin resmi senetle yapılmasını isteyebilir. Bu envanter, malların getirilmesinden itibaren bir yıl içinde yapılmışsa, aksi ispatlanmadığı müddetçe doğru kabul edilir. Envanter, edinilmiş malların paylaşımında önemli bir delil olduğundan her eş diğerinden envanter tutmasını isteyebilir. Envanterin talebe rağmen verilmemesi eşlerin hâkime başvurarak mal ayrılığı sistemi istemesi için yeterli bir nedendir.

14) Evlilik birliğinin sona ermesi durumunda malların paylaşımı nasıl gerçekleşir? Katılma alacağı davası nedir? Bu dava ne zaman açılır? Ölüm, boşanma, evlilik iptali ya da başka bir mal rejiminin kabulü halinde mal rejimi sona erer. Aile mahkemesinde açılacak katılma alacağı davası ile 1 Ocak 2002 tarihinden sonra evlilik içinde edinilen kişisel ve edinilmiş mallar ayrılır.

Sadece Medeni Kanunun 229. Maddesinde yer alan değerler yani, evlilik sona ermeden bir yıl önce, diğer eşin rızası olmaksızın yapılan olağan hediyeler dışındaki karşılıksız kazandırmalar ve bir eşin kasten diğer eşin mal varlığını azaltmak için evlilik boyunca yaptığı devirler edinilmiş mallara değer olarak eklenir. Bu suretle evlilik süresince yapılan her türlü muvazaalı satış işlemi mahkeme tarafından geçersiz saydırılabilir.
Boşanma kararı verilip karar kesinleştiğinde, katılma alacağı davası ile edinilmiş malların paylaşılması talep edilir. Katılma alacağı, harcın yatırılması şartıyla boşanma davasında da talep edilebilir. Bunun dışında boşanma kesinleştikten sonra bir sene içinde istenebilir. Sadece boşanma davası açıldığında boşanmaya hükmedilmeden paylaşım gerçekleşmez. Zira boşanma talebi reddedilirse, mal rejimi hiç sekteye uğramamışçasına devam edecektir.
Malların tasfiyesi her eş için ayrı ayrı yapılır. Ölüm halinde tasfiye de, sadece ölen eşin değil, sağ kalan eşin de malları tespit edilecektir. Önce mallar tasfiye edilip ayrılacaktır. Akabinde bakiye mirasçılar arasında bölünürken, eş mirasçı olarak yine bu kalan maldan da payını alacaktır

Tasfiyeden sonra her eş diğerinde bulunan kendi menkul malını geri alır. Paylı mülkiyete konu olan mallarda yani her iki eşin adına kayıtlı mallarda, hâkim daha üstün yararı bulunan tarafa malı verir. Diğerine ise bedelini değer olarak ödetir. Örneğin bir dişçilik muayenehanesi evlilikte edinilmiş bir mal ise dişçi olan eşe muayenehane verilir, diğer taraf kendi payının maddi karşılığını alır.
Tasfiye, evlilik bitiminde mevcut mallar üzerinde yapılır.
— Önce kişisel mallar ile edinilmiş mallar ayrılır, eklenecek değer olup olmadığına bakılır.
— Akabinde evlilik içinde kişinin kişisel malları ile gerçekleştirdiği edinilmiş mallar da değer artışı olup olmadığına bakılır. (Örneğin kişi kendi kişisel malını satıp edinilmiş bir ev alınmasına katkıda bulunsa, malların tasfiyesinde sadece daha önce verdiği parayı değil, parayla yaptığı katkıyı evin değeri hesaplanarak geri alacaktır)
— Tekrarında ise malların değeri birbirinden çıkartılır
— Kalan miktar ikiye bölünür, mallar iki eş arasında eşitlenir ve artık değer bulunur.





15) Edinilmiş malların paylaşımı hangi oranda yapılır?
Artık değer, yasa gereği denkleştirme işleminden sonra oluşan miktarda her eşin edinilmiş mallarının toplam değerinden borçlar çıkartıldıktan sonra kalan miktardır. Artık değer hesabında aktiflerden pasifler çıkartılır.
Aktifler; Edinilmiş mal + eklenecek değer (muvazaa ve 1 yıl içinde yapılan olağan dışı bağışlardan oluşur ve Medeni Kanun 230. madde uyarınca denkleştirme değeri bulunur.) Pasifler ise, Borçlar, değer artış payının diğer eşin kişisel malına yaptığı katkı (Medeni Kanun 227. Madde) ve kişisel maldan edinilmiş mala giden değerden oluşur.

Aktiflerden pasifler çıkartıldığında geri kalan para ikiye bölünür ve kalan katılma alacağı olur. Örneğin yapılan hesapların sonucunda borçlar dağıtıldıktan, alacaklar eklendikten sonra, kadında 15 milyar edinilmiş malı olduğunu, erkeğin 45 milyar edinilmiş malı olduğunu düşünelim. Bu olayda eşlerin edinilmiş malları birbirlerinden çıkartıldığında kalan miktar, 30 milyardır. Artık değer 15 milyardır. Bu bedel sadece nakdi olarak talep eder. Erkek kadına 15 milyar verdiğinde denkleştirme sağlanacaktır. Ancak borçlu isterse bu parayı 239. Madde gereği ayın olarak ödeyebilir. Seçim hakkı borçluya ait olup ayni ödemelerde malın sürüm değeri dikkate alınır.

Evlilik birliği sona erdiğinde mallar yarı yarıya paylaşılır. Kadının evlilik süreci içinde ücreti mukabili bir işte çalışıp çalışmamasının herhangi bir farkı yoktur.

Yasa ayrı yaşayan çiftler konusunda bir açıklık getirmemiştir. Bu noktada senelerdir ayrı yaşayan çiftlerde, 1 Ocak 2002 tarihinden sonra edinilmiş malları paylaşıma tabi tutulacaktır.

Eşler karşılıklı anlaşarak artık değere katılımda yarı yarıya yerine farklı bir katılımı kendi aralarında kabul edebilirler. İspat açısından bu durumu Noter önünde düzenleme ya da onaylama şeklinde bir sözleşme ile gerçekleştirmelidirler. Sözleşme eşlerin ortak olmayan çocuklarının ve onların altsoylarının saklı paylarını etkilememelidir.

Ayrıca zina ya da cana kast durumunda aile mahkemesi hâkimi, eşler arasında edinilmiş malları ikiye bölmeyip, artık değerdeki oranı kaldırma ya da azaltma yetkisine sahiptir. (236/2. Md) Bu hüküm doktrinde tartışmalara neden olmuştur. Zira edinilmiş mal sisteminin dayanağını, emekle elde edilen değer oluşturmaktadır. Boşanma halinde taraflardan birisinin kusurlu olması, kendi malına sahip olma hakkını ortadan kaldırmamalıdır. Zina ve cana kast durumu, tazminatı gerektiren bir kusurdur. Kişinin evlilik içinde hak ettiği kendi mal varlığını almaması ile sonuçlanmamalıdır. Ölüm halinde de mirasçıların bu davayı açabilecek olması, fazlasıyla aileye karışılması riskini içinde barındırmaktadır.


16) Mal rejiminin yürürlük tarihi nedir? Medeni Kanunun yürürlük tarihi ile ilgili sorunlar nelerdir?
Medeni Kanun ve yeni mal rejimi, 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu tarihten itibaren mallar için edinilmiş mal rejimi uygulanacaktır. Medeni Kanun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun “geçmişe etkili olmama kuralı” getirmiştir. Ancak yasa yürürlüğe girdiğinde evli olan 17 milyon çift bulunmaktadır. Mal rejiminin bir yıl içinde sözleşme yapanlar dışında geriye gitmemesi, özellikle kadınlar açısından daha önce evlilik içindeki emeklerinin dikkate alınmaması ile sonuçlanmaktadır. Bu durumda Medeni Kanunun yürürlük maddesi hakkaniyetsiz bir sonuca yol açmaktadır. 2002 öncesi ve sonrası alınan malların paylaşımı farklıdır. Bu nedenle ilgi hükmün CEDAW sözleşmesine aykırı olduğu da ifade edilmiştir. Ancak şu ana kadar herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Zaten yeni bir kanun düzenlemesinin yapılması ve kanunun yürürlük tarihinin evliliklerin başlangıcına kadar çekilmesi de, hukuk kurallarının geriye yürümezliği ilkesini ihlal edecektir.

İşte bu noktada konunun tazminat hukuku açısından değerlendirilmesi gerektiği ifade etmek mümkündür. Yeni medeni kanunun “ev içi emeği değer olarak kabul eden” bakış açısına sahip olunduğunda, evlilik içerisinde kadının çalışılmasının, yasa yürürlüğe girene kadar eşinin maliki olduğu araç ve gayrı menkul gibi kayıtlı mallar üzerinde ne derece katkı yaptığını sağlamak mümkündür. Nitekim bu konuda açılan bir davada bilirkişiler söz konusu olayda kadının katkısının %31 olduğunu tespit etmişlerdir. Dava temyiz edilmiştir.

Benzer bir davada Aile Mahkemesi kadının 2002 yılı öncesi eşi üzerine alınan ev ve arabada hakkı olduğunu ifade etmiştir. Yargıtay 2 Dairesi kararı bozmuştur. İlk derece mahkemesi kararda direnmiştir. Son kararı Hukuk Genel Kurulu verecektir.

17) Evlilik birliği hangi durumda sona erer? Boşanma nedenleri nelerdir?
Evliliğin sona ermesi; ölüm, gaiplik , cinsiyet değişikliği , irade bozukluğu sonucu evliliğin iptali ve boşanma yollarından birisi ile gerçekleşir. Bazı hallerde ise mahkeme eşlerim birlikte yaşamaya ara verebilirler.

Yeni Medeni Kanunda önceki kanundaki boşanma nedenleri korunmuştur. Bunlar; zina , hayata kast, pek kötü ya da onur kırıcı muamele, suç işleme ve haysiyetsiz yaşam sürme, terk, akıl hastalığı ve evlilik birliğinin sarsılmasıdır. Bir yılı geçen evliliklerde her iki eşin boşanma ve sonuçları konusunda anlaşmaları halinde, evlilik birliğinin sarsıldığı kabul edilmektedir. Aynı şekilde herhangi bir nedenle açılan boşanma davasının reddi üzerine üç yıl boyunca müşterek hayatın tesis edilmemesi hallerinde de boşanma gerçekleşecektir.

Yeni Medeni Kanunda pek fena muamele ve cana kast dışında onur kırıcı davranış da, boşanma nedenleri arasında sayılmıştır. Sürekli psikolojik saldırı, üçüncü kişilerin önünde şahsiyetini tahkir etme gibi davranışlar onur kırıcı muamele içine girebilmektedir.

Bir eşin haysiyetsiz yaşam sürmesi ya da küçük düşürücü suç işlemesi, diğer eşi evliliği devamı beklenemeyecek duruma sokuyorsa boşanma gerçekleşecektir. Haklı bir sebep olmaksızın evlilik birliğinin yükümlülüklerini yerine getirmemek amacıyla müşterek evin terk edilmesi boşanma nedenidir. Ancak terkten sonra, en az dört ay geçmesi, bağımsız tarafların sosyal statülerin uygun, oturabileceği bir eve geri gelmesi için mahkeme kanalı ile terk ihtarının yapılması ve ihtardan itibaren iki aylık süre içinde müşterek eve geri dönmediği takdirde terk nedeniyle boşanma davası açılacağı bildirilmesi gerekmektedir. (MK 164 Md)

18) Genel boşanma nedenleri nelerdir? Boşanma davası nerede açılır? Hangi prosedürle gerçekleşir? Boşanma nafakasında maddi ve manevi tazminat hükümleri neye göre takdir edilir?

Evlilik birliğinin temelden sarsılması, genel boşanma nedenidir. Evlilik birliği ve ortak hayatı sürdürmek beklenmeyecek derecede temelden sarsılırsa, eşlerden herhangi biri boşanma talep edebilecektir. Evlilik birliğinin sarsılmasında, kusur aranmamaktadır. Sadece daha az kusurlu olan tarafın dava açması ve somut vakıalarla ispatlanması yeterlidir.

Davacının daha fazla kusuru olması halinde diğer eşin itiraz hakkı bulunmaktadır. Fakat bu itiraz hakkının hakkın kötüye kullanılması şeklinde uygulanması ya da evlilik birliğinin devamında çocuklar ve bizatihi itirazda bulunan davalı açısından korunmaya değer bir yarar kalmaması halinde boşanmaya karar verilecektir.

Aile mahkemesi hâkimi, kanun gereği boşanma davasında sulh yoluyla barıştırmayı teşvik etmek zorundadır. Sulh teklifinde başarılı olunmazsa tarafları evli, çocuk sahibi, otuz yaşını doldurmuş, tercihen aile sorunları konusunda mastır yapmış psikologa sevk edilecektir. Akabinde tanıklar dinlenip deliller tespit edildiğinde talep hakkında hüküm verilecektir.

Evliliğin en az bir yıl sürmesi halinde, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. (MK 166/3) Hâkim tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirirse tanık dinlenmeden boşanmaya hükmedilecektir. Hakim boşanmanın mali sonuçları ile çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca kabulü halinde boşanmaya hükmolunur. Bu durumda tarafların anlaşması olan protokol mahkeme kararına geçirilmektedir.

Boşanma sebeplerinin herhangi birisiyle açılmış olan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi halinde her ne sebepler olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birisinin isteği üzerine boşanmaya karar verilir. (MK 166/ 4) Bu şartların varlığı halinde daha fazla kusurlu olan eş de boşanma davası açabilecektir.

Boşanma davasında; tarafların kusuruna göre maddi ve manevi tazminata hükmedilecektir. Kusurlu olan taraf, daha az kusurlu olan tarafa boşanma sonucu uğradığı zararları, mevcut ya da beklenen menfaatlerini tazmin ile mükelleftir. Boşanma davası ile beraber tazminat talebinde bulunulduğu takdirde harç alınmamaktadır. Boşanmadan sonra bir yıl içinde tazminat davası açıldığında ise talep miktarına göre miktarı değişen nispi harcın ödenmesi gerekmektedir.
— Boşanmaya neden olan olayların kişilik haklarını zedelemesi halinde manevi tazminata hükmedilebilecektir. Eşin aldatılması veya kendisine karşı şiddet kullanılması, kişilik haklarını zedelemektedir. Yargıtay genel olarak tazminata hükmedilmesi için, fiziksel şiddetin varlığını aramakta, ancak toplum içinde eşe hakaret ve küfrün tazminat için yeterli bulabilmektedir. Ancak Yargıtay'ın yorumu kendisini aldatan eşe hakaret etmenin de eşit kusur olduğu ve boşanmayı gerektiği yönündedir.



19) Boşanma nafakasında hangi durumlarda nafakaya hükmedilir?
Boşanma davasında;
— Dava devam ederken tedbir nafakası
— Boşanmanın kesinleşmesinden itibaren de çocuklar için iştirak nafakası
— Yoksul kalan eş için yoksulluk nafakasına hükmedilecektir.

Nafaka talep edenin daha fazla kusurlu olmaması ve boşanma halinde yoksulluğa düşmesi halinde süresiz olarak yoksulluk nafakası talep edilebilir. Nafaka, bir tarafın geçinmesini sağlayacak şekilde tespit edilir. Aile mahkemesi hâkimi tarafların maddi durumuna göre nafaka miktarını belirler. Yoksulluk nafakasında kişilerin sosyal ve ekonomik düzeyleri, evlilik esnasındaki yaşam düzeyleri dikkate alınır. Nafaka, eşin evliliğin giderlerine katkıda bulunmaması nedeniyle talep edilmişse, talepten önceki bir senenin nafakası da istenebilir.

Talep halinde hâkimin nafakayı endeksleme ve ileriki yıllarda ne kadar nafaka ödeneceğine karar verme imkânı mevcuttur. Mahkeme kararında nafakanın her sene tüketici endeksine, tefe, tüfe, die, döviz artış oranına göre arttırılabileceği ifade edilebilir. Bu surette artık sürekli olarak nafaka bedelinin artırım davası açılmasına gerek kalmayacaktır. Nafaka ile ilgili şartların değişmesi halinde yeniden dava açmak suretiyle nafakanın kaldırılması, arttırılması ya da azaltılması talebinde bulunulmak mümkündür.

Boşanma ile ilgili tüm alacaklar, boşanma hükmünün kesinleştiği bir yıl içinde talep edilmelidir. Çocuklar için talep edilen iştirak nafakası boşanmaya bağlı değildir. Bu nedenle boşanma kesinleştikten bir yıl geçtikten sonra dahi talep edilmesi mümkündür.

Nafaka hükmü İcra Dairesi kanalı ile icraya konacaktır. Nafaka borçlusuna tebliğ edilmesine rağmen ödenmemesi halinde icra ceza hâkimliğinden 30 günlük nafaka yükümlülüğünü ihlal nedeniyle hapis cezası çıkartılabilir.


20) Aile konutu kavramı nedir? Uygulamada ne gibi imkânlar sağlamaktadır?
Aile konutu, ailenin içinde yaşadığı, günlük yaşantısını sürdürdüğü konuttur. Evlilik birliği devam ettiği müddetçe örneğin boşanma davası neticelenene kadar bu vasfı devam eder. İster kişisel mal, ister edinilmiş mal olsun, eşlerden hangisine ait olursa olsun, gayrimenkulün maliki olan eş, diğerinin rızası olmaksızın aile konutunu satamaz, ipotek koyduramaz, intifa hakkını devredemez. Kira sözleşmesini feshedemez.

Diğer eş, rızası olmadan yapılan işlemleri iptal ettirebilir. Ancak aile konutu şerhi düşülmemişse iyi niyetli (meskenin aile konutun olduğunu bilmeyen ve bilebilecek durumda olmayan) olan kişilerin yaptığı satış işlemi geçerlidir. Üçüncü kişilerin iyi niyetinin korunmasını engellemek için isterse, tapuya şerh koydurabilir. Bunun için eşlerden bir tanesinin, tapu dairesine müracaat etmesi gerekmektedir. Tapu Dairesi, nüfus memurluğundan alınacak vukuatli nufus örnegi, nüfus cüzdanı, evlilik cüzdanı fotokopisi ve muhtarlık ya da yöneticiden alınacak “tapu kaydına aile konutu şerhi düşülecek yerin aile konutu olduğunu” belirtir belge ve “Aile Sicil Beyannamesi” ve 1 adet fotograf ile müracaat edilmesi gerekmektedir.

Eşlerden bir tanesi haklı bir sebep olmadan diğerinin ihtiyacı olan rızayı vermezse, diğer taraf aile mahkemesine başvurmak suretiyle gerekli rızayı hâkimden isteyebilir. Hâkim ileri sürülen sebebi haklı bulursa kira kontratının feshine, mülkiyet ise de satısına izin verebilir.

Ayrıca aile konutu şerhi, gayrimenkul maliki eşten alacaklı olanların gayrı menkule kaydı haciz yapmasını önlemez. Ancak kişilerin ikamet ettiği ev üzerine haciz konursa, gayrı menkul malikinin İcra İflas Yasası gereği belli bir süre içinde İcra Tetkik Merciine müracaat etme ve haczi kaldırma imkânı bulunmaktadır. Bu durumda aile konutu şerhi ispat kolaylığı sağlayacaktır. Aile konutunun kişinin sosyo-ekonomik durumuna göre daha değerli bir ev olması halinde, icraen satış gerçekleşir. Ev satıldığında, kişinin kendi durumuna uygun bir ev alması için gerekli para borçluya teslim edilir. Akabinde bakiye kalan para icra alacaklısına verilir.

Eşlerden birinin ölümü halinde de diğer eş, katılma alacağındaki payına mahsuben aile konutunda intifa hakkını kullanmayı talep edebilir. Bu suretle diğer mirasçılar, aile konutunu mahkeme kanalı ile sattıramaz. Aile konutuna ilişkin istisnai düzenlemeler konut içindeki menkul mallar için geçerlidir.


21) Şiddet nasıl tanımlanmaktadır? Türkiye Şiddetle mücadelede hangi çalışmaları gerçekleştirmektedir?
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu 20 Aralık 1993 tarihide Kadınlara Karşı Şiddetin Tasfiye Edilmesine Dair Bildirisini onaylamıştır. 1995 yılında yapılan 4. Dünya Kadın Konferansı’nda kabul edilen Pekin Deklarasyonu Eylem Planına göre, “Kadına yönelik şiddet”, kadının fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel olan, bu tip hareketlerin tehdidini, baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, ister toplum önünde ister özel hayatta meydana gelmiş olsun, cinsiyete dayalı her türden şiddet anlamına gelmektedir.

2000 yılında gerçekleştirilen Pekin+5 Siyasi Deklarasyonu ve Sonuç Belgesinde ise, Pekin Eylem Platformunda yer alan şiddet tanımı genişletilerek erken ve zorla evlendirme, namus cinayetleri, başlık parasını ödeyememekten kaynaklanan şiddet ve evlilik içi tecavüz gibi şiddet türleri kadının insan hakları ihlalleri olarak sıralanmıştır.

Bu noktada kadına yönelik şiddet aşağıdakileri kapsamakla birlikte bunlarla sınırlı değildir;

— Aile içinde meydana gelen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet, hanedeki kız çocuklarının cinsel istismarı, çeyizle bağlantılı şiddet, evlilik içi tecavüz, kadın sünneti gibi geleneksel uygulamalar, nikâh dışı ve istismarla bağlantılı şiddet.
—Tecavüz, cinsel taciz, işyerinde eğitim kurumlarında ve başka yerlerde sarkıntılık ve cinsel zorlama dâhil toplum içinde meydana gelen fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet, kadınların alınıp satılması ve fahişeliğe zorlanması.
—Nerede olursa olsun, devletin yürüttüğü veya göz yumduğu fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet.
—Silahlı çatışmalarda kadının insan haklarının ihlali; öldürme, sistematik tecavüz, cinsel kölelik ve zorla hamile bırakma ve hamileliği sürdürme.
—Zorla kısırlaştırma zorla düşük yaptırma, doğum kontrol yöntemlerinin zorla kullandırılması kız bebeklerin öldürülmesi, ceninin cinsiyeti kız ise hamileliği sona erdirme

Bu noktada, kadının temel yaşam, güvenlik özgürlük, saygınlık, fiziksel ve duygusal bütünlük hakkının ihlali kadınlara yönelik şiddettir. Elbette erkeklerin de şiddete maruz kalabilecekleri bir vakıadır. Ancak yapılan araştırmalar aile içi şiddete maruz kalanların %90 'ının kadın olduğunu ifade ettiğinden çalışmaların ağırlığı da bu yönde olmaktadır. Şiddet aslında güçlü olan tarafın hâkimiyetini devam ettirmek için kullandığı her türlü baskı olarak tanımlamaktadır. Fiziksel olabildiği gibi, ekonomik ya da manevi olması mümkündür. Kadını izole edip, evden dışarıya çıkarmamak, ekonomik özgürlüğünü kazanmasını engellemek, kendi iktidar alanı içinde kalmaya zorlamak da şiddettir. Kadınların karşılaştıkları şiddet biçimlerine bakıldığında yaygın olarak “fiziksel”, “cinsel” ve “psikolojik”, “ekonomik” “sözel” şiddet şekillerine ve çeşitli biçimlerde uygulanan kontrol içerikli davranışlara maruz kaldıkları gözlemlemek mümkündür.


22) 25 Kasımın özelliği ve tarihçesi nedir? Şiddetle mücadelede hangi mekanizmalardan yararlanmak mümkündür?
25 Kasım, Dominik Cumhuriyetinde diktatörlük yönetimine karşı çıkan Mirabal Kardeşler olarak bilinen üç kız kardeşin 1960 yılında önce tecavüz edilip akabinde öldürüldüğü güne tekabül etmektedir. Mirabal kardeşlerinin öncülüğünü yaptığı Clandestine hareketi varlığını sürdürmüş ve ertesi sene diktatörlüğün sona ermesini sağlamıştır. Kız kardeşlerin anısı ve özgürlük için verdikleri bir kısmı hapiste geçen mücadele de, kadın hareketleri için sembol olmuştur. Birleşmiş Milletler 1999 yılında 25 Kasımın “Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü” olarak benimsenmesine karar vermiştir.

BM şiddetle etkin mücadeleyi öngörmektedir. CEDAW Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Sözleşmesi de, kadına yönelik şiddetin tasfiyesi için hükümetlere etkin fiilen kullanılabilir önlemler almayı görev olarak yüklemektedir. Buna karşın kadına yönelik şiddet, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de hala en önemli sorun alanlarından birisidir. Emniyet Genel Müdürlüğü 2005 ve 2006 suç istatistiklerine göre, kadınlara karşı şiddet içerikli 333 bin 237 suç işlenmiş, bu olaylarda toplam 1985 kadın ölmüştür. Bu konuda devlet ve sivil toplum kuruluşları tarafından çalışmalar yapılarak eğitime önem verilse de eğitimin artması şiddeti azaltmamaktadır. Üniversitelilerle yapılan bir araştırma sonuçlarının üniversite öğrencilerinin de eş dayağına taraftar olduğunu hatta her üç öğrenciden birinin "Töre için ben de öldürürüm" dediğini göstermesi, eğitimin şiddeti sonlandırmadığı sadece daha az görünür kıldığını göstermektedir. Nitekim 2007 yılında yapılan bir araştırma, kadınların daha fazla para kazanmasının şiddete uğrama ihtimalinin iki katına çıkarttığını göstermektedir.

Bu durum şiddetle mücadelede etkin önlemler alınmasını gerektirmektedir. Türkiye’de yerel ve uluslararası yükümlülüğü gereği, kadınlara karşı şiddeti önlemek ve ortadan kaldırmak için uygun mekanizmalar kurma ve bunları çalıştırma görevini ifade etmek üzere, Türk Ceza Kanunu ve Ailenin Korumasına Dair Kanunu düzenlemiştir. Türk Ceza Kanununda eziyet ve işkence ayrıca düzenlemiştir. Ailenin Korunmasına Dair Kanun şiddet uygulayan bireyin evden uzaklaştırılmasına yöneliktir. Şiddet mağdurlarına güvenli bir yerleşim yeri sağlayabilmek için Belediyelere sığınma evi yükümlülüğü getirilmiştir.Ayrıca Başbakanlık aile içi şiddet ve töre cinayetleri ile mücadele için 17/ 2006 sayılı Başbakanlık Genelgesini yayımlamıştır. Kadına yönelik şiddet ve töre/namus cinayetleri konusunda koordinasyon görevini Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü’ne verilmiştir.


23) Ailenin Korunmasına Dair Kanun nedir? 4320 sayılı yasa kadına nasıl bir koruma sağlar?
Anayasa’nın 41. maddesi uyarınca ailenin korunup geliştirilmesi, devlet açısından anayasal bir görevdir. Aile içi şiddetin, toplumun en küçük birimi olan ailede yol açacağı zararların önlenmesi için, Ailenin Korunmasına Dair Kanun yürürlüğe konmuştur.

14 Ocak 1998 tarihinde yürürlüğe giren ve 26 Nisan 2007 tarihinde yapılan değişiklikle kısmen de olsa kapsamı genişletilen kanunun ana amacı, şiddet uygulayan bireyi ortak yaşam alanından uzaklaştırmak ve çeşitli tedbirler uygulamak suretiyle aile içi şiddeti önlemektir.

Aile mahkemesi başvuru ile şiddet uygulayan aile bireyi;
— Müşterek evden uzaklaştırılarak bu evin diğer aile bireylerine tahsisi ile bu bireylerin birlikte ya da ayrı oturmakta olduğu eve veya işyerlerine yaklaşmaması sağlanabilir
—Aile bireylerine karşı şiddete veya korkuya yönelik söz ve davranışlarda bulunması engellenebilir
— Aile bireylerinin eşyalarına zarar vermesi yasaklanabilir
— Aile bireylerini iletişim araçları ile rahatsız etmemesi sağlanabilir
— Varsa silâh veya benzeri araçlarını genel kolluk kuvvetlerine teslim etmesi emredilebilir
— Alkollü veya uyuşturucu herhangi bir madde kullanılmış olarak şiddet mağdurunun yaşamakta olduğu konuta veya işyerine gelmemesi veya bu yerlerde bu maddeleri kullanması sağlanabilir
—Bir sağlık kuruluşuna muayene veya tedavi için başvurması sağlanabilir.

Bu tedbirler sınırlı sayıda değildir. Aile Mahkemesi hâkimlerinin yetkileri geniştir. Hakim bu tedbirlerden birini ya da birkaçını uygulayabileceği gibi şiddeti önlemeye yönelik farklı tedbirler alabilir.Örneğin kadın sığındığı arkadaşın evine ya da işyerine yaklaşmasını engelleyen yada tehdit etmesini hakaret etmesini engelleyen kararlar alabilir.

Bu tedbirler en fazla altı ay süreli olup, geçicidir. Süresi bittiğinde tekrar yasadanm yararlanmak ve sürekli olarak koruma kararı çıkarmak için mümkündür.


24) 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun hangi şartların varlığı halinde uygulanabilir?
4320 sayılı yasa ile hedeflenene eşlerden biri veya çocuklar veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden biri veya mahkemece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan veya evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan, boşanma davası sonuçlanan aile bireylerini korumaktadır. Bu noktada eşler ve eski eşler yasanın koruması altındadır. Yasa sadece resmi evlilikler için söz konusu olsa da resmi nikahın bulunmadan aile şartlarının gerçekleştiği, aynı muhtarlığa kayıtlı olmak, müşterek çocuğun bulunması gibi durumlarda, aile mahkemesi hakimlerince 4320 sayılı kanun uygulama alanı bulmaktadır.

Yasada, aile içi şiddet, fiziki, sözel ve duygusal kötü davranış olarak tanımlanmaktadır. Kadını etkisizleşmeye yol açacak her türlü eylem 4320 kapsamındadır. Nitekim yönetmelik, “aile bireylerinden biri fiziksel, cinsel, ekonomik veya psikolojik zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanması muhtemel olan, bu tip hareketlerin tehdidini, baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, toplumsal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözel ve ekonomik nitelikte şiddet içeren davranışa maruz kalmaları hâlinde, şikâyet ve ihbar mercilerine müracaat etmek suretiyle tedbir talebinde bulunabilir.” ifadelerini içermektedir. Bu durumda yasada öngörülen korumadan yararlanmak için fiziksel şiddet zorunlu değildir. Tehdidin varlığı halinde de hakimler koruma kararı almaktadır.


25) Koruma kararı almak için nereye müracaat edilir? Koruma kararı alınması durumunda nafakaya hükmedilebilmesinin şartları nelerdir?
Koruma kararı en az masrafla, en çabuk ve en kolay ulaşılabilecek yer aile mahkemesinden istenebilir. Aile mahkemelerine, karakollara veya savcılıklara müracaat etmek mümkündür. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün şiddetin varlığında haberdar olan savcıların koruma kararı için aile mahkemelerine dosya göndermelerine ilişkindir. Aynı durum aile içi şiddetin varlığından haberdar olan karakollar için de geçerlidir.

Sözlü ihbarlar tutanağa geçirilir. İhbar; şikâyet ve ihbar mercilerine, aile bireyleri dışında şiddet tanık olan akraba, komşu, iş arkadaşı gibi üçüncü şahıslar tarafından, olayın yazılı, sözlü veya başka bir şekilde bildirilmesi suretiyle de yapılabilir. Koruma kararı almak için harç ve masraf ödenmez. Başvurular karşılığı hiçbir ücret ödenmez.

Mahkemeye sadece olayları anlatan yazılı bir dilekçe ve kimlik fotokopisi ile müracaat etmek yeterlidir. Şiddetin varlığını gösteren doktor raporları veya karakol tutanakları zorunlu değildir. başvurucu şiddeti kanıtlamak zorunda değildir. Yine de şiddetin varlığı halinde fotoğraf çekerek belgelemesi, darp varsa karakoldan adli tıbba sevk edilmesini istemesi karar almayı kolaylaştıracaktır. Aile mahkemesi hâkimi, sadece kadının tekrar şiddete uğrama ihtimalini göz önüne alarak karar verecektir. Evraklar tamamlandığında aynı gün duruşma açmaksızın tanık ve hatta karşı tarafı dinlemeden dahi karar verebilir. Bunun için başvuru takip edilmelidir. Başvurunun tarih ve sayısını alınmalıdır.

Hâkim, kadın ve çocukların yoksulluğa düşmelerini önlemek amacıyla, uzaklaştırma süresince nafaka bağlanmasına hükmeder. Bunun için talebe de gerek yoktur. Şiddet uygulayan eş veya diğer aile bireyinin, aynı zamanda ailenin geçimini sağlayan yahut katkıda bulunan kişi olması gerekir. Hâkim nafaka miktarında mağdurların yaşam düzeylerini dikkate alınır. Daha önce Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre nafakaya hükmedilmemesi yeterlidir. Tedbir nafakasına ilişkin kararın bir örneği, mahkeme tarafından re’sen ilgili icra müdürlüğüne gönderilir. Nafaka ödemekle yükümlü kılınan kişinin herhangi bir sosyal güvenlik kurumu ile bağlantısı olursa, nafaka ilgilinin maaş ya da ücretinden icra müdürlüğü tarafından tahsil edilir. İşlemi icra müdürlüğü yapar, nafaka alacaklısının başvuruda bulunmasına gerek yoktur. Ancak uygulamadaki aksaklıklar nedeniyle takip edilmesi gerekmektedir.


26) Koruma kararına itiraz hangi sürede nereye yapılır? Koruma kararı nasıl uygulanır? Karara uymamanın sonuçları nelerdir?
Aile mahkemesinin koruma kararına karşı aynı mahkemede itiraz edilebilir. Yasada itiraz için düzenleme öngörülmemiştir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 108/2 maddesi kıyasen uygulanmakta ve kararın tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde aynı mahkemeye itiraz edilmektedir.

Koruma kararı derhal uygulanır. Mahkeme şiddet uygulayan bireye, karara uymazsa 3–6 ay hapis cezası hapis cezası verileceğini ihtar eder.

Koruma kararının bir örneği mahkemece Cumhuriyet Başsavcılığına iletilir. Tedbir kararı içeriğine göre tarafların bulunduğu yerin bağlı olduğu kolluk kuvvetine işlem yapılmak üzere ivedilikle gönderilir.

Kolluğun izleme görevi, koruma kararının verildiği tarihte başlar. Kolluk kuvveti, koruma kararının içeriğine göre ilgililere bildirimde bulunur. Bu bildirim tutanak altına alınır ve karar süresince tedbirlerin yerine getirilip getirilmediği kontrol edilir. Bu kontrol lehine koruma kararı verilen kişinin:
a) Bulunduğu konutun haftada bir kez ziyaret edilmesini,
b) Birinci derece yakınları ile iletişim kurulmasını,
c) Komşularının bilgisine başvurulmasını,
ç) Oturulan yerin muhtarından bilgi alınmasını,
d) Bulunduğu konutun çevresinde araştırma yapılmasını,
içerir.

Bu karar Cumhuriyet Başsavcılıklarında tutulacak olan Koruma Kararı Defterine kaydedilir. Cumhuriyet Başsavcılığı kararın uygulanmasını Genel Kolluk Kuvvetleri marifeti ile izler.

(4) Yukarıda belirtilen veya başka şekilde gerçekleştirilen kontrol işlemleri sonucunda kişinin, aleyhine verilen koruma kararına uymadığının tespit edilmesi halinde bu husus tutanağa bağlanır. Bu tutanağa istinaden genel kolluk kuvvetleri tarafından resen soruşturma yapılarak evrak en kısa zamanda Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirilir.

(5) Cumhuriyet Başsavcılığı koruma kararına uymayan eş veya diğer aile bireyleri hakkında Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açar.

Karakol tarafından koruma kararına uyulmaması halinde sorumlular hakkında içişleri bakanlığına şikayette bulunulmalıdır



27) Şiddetle mücadelede karşılaşılan sorunlar nelerdir? Sığınma evlerini açmak neden devletin yükümlülüğü altındadır ?
Ailenin Korunmasına Dair Kanun da öngörülen koruma tedbiri, şiddet uygulayan eşi altı ay süreye evden uzaklaştırmaya yöneliktir. Teknik olarak iyi düzenlemesi karşın aile içi şiddeti önlemeye yönelik Ailenin Korunmasına Dair Kanunun uygulaması, oldukça yetersizdir. Adalet Bakanlığına göre 4320 sayılı yasa ile ilgili hukuk mahkemelerine açılan davaların yıllara göre dağılımı 2002 yılında 4114, 2003 yılında 6147, 2004 yılında 8276, 2005 yılında 8966’dır.

Üstelik koruma kararının süresi bittikten sonra devlet şiddete uğrayan bireye güvenli bir yer sağlayamamaktadır. Şiddet mağdurlarına yeterli koruma sağlamak için 2004 yılı Temmuz ayında Belediye Kanununda değişiklik yapılmıştır. Nüfusu 50 bini aşan belediyelere sığınma evi açma yükümlülüğü getirilmiştir. 5393 sayılı Belediye Kanununun “Belediyenin Görev, Yetki ve Sorumlulukları” başlıklı 14. maddesi uyarınca , ‘Büyükşehir belediyeleri ile nüfusu 50.000'i geçen belediyeler, kadınlar ve çocuklar için koruma evleri açar.’. 2005 CEDAW toplantısında hükümet yetkilileri, bu yasa ile 300 sığınma evini hedeflediklerini deklare etmişlerdir. Ancak 2008 yılı itibarıyla Türkiye'de toplam 38 sığınma evi bulunmaktadır. Bu sayı diğer ülkelerle örneğin 2000 civarında sığınma evi olan Amerika ile karşılaştırıldığında çok düşüktür. Zira yasa gereği sığınma evi açmayan belediyeler hakkında herhangi bir yaptırım uygulanmamaktadır. Sığınma evlerinin yetersiz olması da, şiddetle etkin mücadeleyi engellemektedir. Evsiz kadınların destek alabilecekleri, kalabilecekleri, psikolojik, sosyal destek alabilecekleri ihtiyaçlarına uygun merkezlerin azlığı, şiddetten kaçan kadınlara acil sığınma sağlayabilecek olan kadın sığınma evlerinin eksikliği ciddi bir sorun kaynağıdır.

Tarihi verilere göre 17. yüzyıl sonlarında başkent Dersaadet'in (İstanbul) Eyüp semtinde 1900'lerin ortalarına kadar hizmet veren, baba ve kocalarının baskısından kaçan ve burada çeşitli zanaatlar öğrenen, erkeklere ihtiyaçları kalmadan geçimlerini sağlanan "Karılar Dergâhı" olarak da adlandırılan Hatunlar Dergâhı bulunmaktadır. Ancak geçen zaman dilimi içinde ciddi bir gelişme olmamıştır. İlk olarak 1990 yılında Bakırköy Belediyesinin sığınma evi açmış, 1994 yılında Başbakanlığına bağlı Sosyal Hizmetler değişik illerde kadın misafirhaneleri kurmuştur. Ancak halen 2 milyon kişiye bir sığınak bile düşmemektedir. Belediyelerin ve Türkiye’nin yükümlülüğü yerine getirmemesinin uluslararası mevzuata aykırı olduğunu ifade ederek bu konuda girişimde bulunmak mümkündür. Nitekim CEDAW Komitesi 2005 tarihli oturumunda “Türkiye’de yeterli sayıda sığınma evi kurulması ve bunların finansmanı ile bu alanda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının uygulamaya ilişkin tecrübelerinden yararlanılmasını teminen Belediyeler Kanunu’nun uygulanmasının denetlenmesi çağrısında bulunmuştur.”


28) Devletin mağdur olan kadına karşı hukuki yardım sağlama yükümlülüğü var mıdır? Ücretsiz hukuki yardım veren baroların kadın hakları merkezleri işlevi nedir?
Devletin sadece şiddet uygulayan bireyi cezalandırma değil, önleme noktasında da sorumluluğu bulunmaktadır. Bunun için hukuki haklarının kullanılması önem arz etmektedir. Bu nedenle kadınlara hukuki danışmanlık ve yasal temsil hizmeti verilmelidir.

Zira adalete erişim hakkı, tüm vatandaşların özelliklerde dezavantajlı ve ayrımcılığa uğrayan grupların haklarını korumaları ve anlaşmazlıklarını çözebilmeleri için adil ve etkili mekanizmalara ulaşmalarını kapsamaktadır.

“Baroların Kadın Hakları Merkezleri” bu bağlamda maddi durumu elverişli olmayan kadınlara ücretsiz avukat tahsis etmektedir. Kadın hakları merkezleri, kadın hukuku çerçevesinde danışmanlık ve eğitim amaçlı çalışmalar yapmaktadırlar. Ayrıca yasal düzenlemelerdeki cinsiyet eşitliğine aykırı hükümlerin tespit edilmesi ve değiştirilmesi çalışmaları yürütmeleri gerekmektedir.

Merkezde özellikle şiddete uğramış kadınlara yasalardaki hakları anlatılmakta, hukuksal danışmanlık ve psikolojik destek verilmektedir. Medeni yasada aile hukukundan kaynaklanan davaları, kadın hakları merkezindeki uzmanlaşmış avukatlar tarafından yürütülmektedir.

Nüfus cüzdan fotokopisi ikametgah ve muhtarlıktan alınan fakirlik belgesi ile baroya müracaat edildiğinde baro avukat tahsis etmek zorundadır. Zira devlet, bireye yeterli korumayı sağlayamazsa AİHM standartlarına göre sorumlu olacaktır. Devletin özel yaşam ve aile yaşamına saygı konusunda pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yükümlülüğün yerine getirmemesi halinde devlet tazminat ödemek zorunda kalmaktadır.

Devletin Avrupa İnsan hakları sözleşmesinin 8. maddesinde güvence altına alan aile ve özel yaşama saygı hakkında ikincil gibi görünen sorumluluğu bulunmaktadır. Ancak devletin sorumluluğu sadece şiddet uygulamamakla değil, kendisine bildirim yapılması halinde, aile içi şiddeti önlemekle de sorumludur. AİHM Airey-Irlanda kararında başvurucu, alkolik olan ve kendisine sürekli şiddet uygulayarak aile düzenini bozan eşinden ayrılık kararı alabilmek için adli yardımdan avukat isteminde bulunmuştur. İstemi reddedildiğinden dava açamamıştır. Bu nedenle AİHM’e müracaat eden başvurucu, avukat ücretleri yüksek olduğu için dava açamadığını, devletin şiddeti önleme konusunda kendisine yeterli koruma sağlamadığını iddia etmiştir. AİHM’de devleti haksız bulmuştur. Bu noktada devletin şiddetin tekrarlanması durumunda AIHS uyarınca hukuki sorumluluğu olduğunu ifade etmek mümkündür.

29) Sivil toplum kuruluşlarının kamu davalarına mağdur yanında katılmaları nasıl gerçekleşir?
Kadınların yeterli hukuki destek almadıkları, kadınların kendilerinin savunabilecek noktada bulunmadıkları durumlarda, sivil toplum kuruluşları mağdur kadınların yanında davaya katılma/müdahil olmayı talep etmektedir. Katılma, iddia makamı yanında davaya katılma, savunma makamı yanında yer alma anlamına gelmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre kamu davasına katılabilecek olanlar, mağdur ve suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile mâlen sorumlu olanlardır (md. 237/1). Mağdur, suçtan doğrudan doğruya zarar gören kişidir. Bunun dışında suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişilerin davaya katılma imkanı vardır. Bu hüküm suçtan dolaylı olarak zarar görenlere de katılma hakkının tanınması için dayanak oluşturabilecek niteliktedir.

Ancak geleneksel yaklaşım ve dava pratiğinde, suçtan dolaylı olarak zarar gördüğünü, iddia eden sivil toplum kuruluşlarının, kamu davasına müdahale talepleri reddedilmektedir. Konu hakkındaki genel yaklaşım, amaçlarına göre ayırt edilmeksizin sivil toplum kuruluşlarının davalara katılımlarını engellemeye yöneliktir.

Ancak bu yaklaşım daima doğru ve isabetli değildir. Zira müdahale, sadece şahsi haklara kavuşmaya hizmet eden bir kurum değildir. Müdahale talebinin, adaletin gerçekleşmesinde, maddi gerçeğin bulunmasında ve suçlunun cezalandırılmasında etkin rol alma konusundaki işlevi bulunmaktadır. Örneğin namus ya da töre cinayetlerinin engellenmesi, bu suçların yargılanmasında maddi gerçeğe ulaşılması, suçluların cezalandırılması konusunda, binlerce kadın üyesi bulunan ve Avukatlık Kanununa göre (m.46) hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunma ve koruma amacıyla çalışan Baronun veya kadın derneklerinin haklı menfaatlerinin bulunduğu kuşkusuzdur. Bu kurumların davalarda aktif rol alması, bu suçların engellenmesine katkı sağlayacaktır. Günümüz ceza muhakemesinde artık davanın konusuyla ilgili dernek, kuruluş ve diğer kişilerin de suçtan zarar gören kavramına dahil edilmelidir.

Nitekim Yargıtay Beşinci Ceza Dairesi 1998 tarihli bir kararında, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğünün, haklarında korunma kararı bulunan çocukların mağduru oldukları davalarda müdahil olabileceklerini kabul etmiştir. Yüksek Mahkemeye göre, adı geçen Genel Müdürlük, korunmaya muhtaç çocuklara bakmak, iş ve meslek sahibi yapmak ve topluma yararlı kişiler olarak yetişmelerini sağlamakla görevli ve yükümlüdür. Bireysel suçtan zarar görmektedir ve davaya katılma yetkisi mevcuttur. Çocuk esirgeme kurumu için verilen kararı, kadının insan haklarını geliştirmek için yorum yoluyla diğer davalarda uygulamak mümkündür.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de tavsiye kararında “üye devletler, bütün şiddet kurbanlarının ve duruma göre, onları savunan tüzel kişiliği haiz kamu kurumu veya özel örgütlerin kurbanla birlikte ya da kurban adına dava açabilmesini sağlamalıdır” demektedir. Bu noktada katılım talepleri ret edilse de ısrarcı taleplerle adaletin gerçekleştirilmesi için uygulamanın değiştirilmesi talep edilmeye devam edilmelidir.


30) Töre/namus cinayetleri ile mücadele yöntemleri nasıl gerçekleştirilmelidir?
Şiddet; işkence, zalimane, insanlık dışı ve onur kırıcı muamele dışında yaşam hakkını ihlal eden uç noktalara da varabilmektedir. Töre ve namus cinayetleri bu kapsamdadır. Bu cinayetlerin önlenmesi amacıyla bir dizi çalışma yapılmıştır. 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanununda töre cinayetleri özel olarak tanımlanmıştır. Cezası ağırlaştırılmış müebbet olacak şekilde düzenlenmiştir. Ayrıca haksız tahrikle ilgili madde de yapılan değişiklik gereği cezada indirim yapılmayacaktır.

Eski ceza yasasında zina halinde yakalanma halinde adam öldürme suçunda ceza indirimi yer almaktaydı. Özel tahrik hükmü uyum paketleri içinde kaldırılmıştı. Ancak verilen cezalar yine de yetersiz kalmaktaydı. Eski ceza yasasında töre namus cinayetlerinde sanığın cezasında haksız tahrik indirimi uygulanabilmekteydi. Yeni Türk Ceza Kanununda Haksız tahrikin ancak haksız bir fiil sonucunda meydana gelmesi durumunda uygulanmasına imkan veren bir düzenleme yapılmıştır. (TCK madde 29) Madde gerekçesinde cinsel saldırıya uğrayan kadını namus gerekçesiyle öldüren aile bireyleri ve akrabalar ve diğer akrabaların haksız tahrik indiriminden yararlanamayacağı, her haksız fiilin de haksız tahrik oluşturmayacağı açıklanmıştır. Yeni yasa gereği, haksız bir filin meydana getirdiği hiddet ve şiddetli eylemin etkisiyle bir eylem gerçekleştirilirse haksız tahrik indirimi uygulanacaktır. Haksız tahrik indirimi, haksız olarak tahrik eden kişiye karşı gerçekleştirilmelidir. Öldürme olayında öldürülen kadının katile karşı haksız bir fiili söz konusu olmadığından, töre cinayetlerinde haksız tahrik indiriminin uygulanmaması gerekmektedir. Bu suretle haksız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanması engellenmeye çalışılmıştır.

11.10.2005 tarihinde Mecliste Töre Cinayetlerini araştırmak üzere Meclis Komisyonu kurulmuş, yapılan görüşmeler akabinde şiddet ve töre cinayetlerini önleme amaçlı olarak yayımlanan Başbakanlık Genelgesi yayımlanmıştır.


31) Yargıtay’ın töre cinayetlerinin varlığında aradığı kıstas nedir?
Töre saiki ile işlenen suçlara ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmeye başlamıştır . Ayrıca öldürme kararının alınmasında ortak olanlar aile yakınları da, azmettirme nedeniyle cezalandırıldığını gözlemlemek mümkündür.

Ancak töre cinayetleri ile ilgili davaların görüldüğü Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin yorumu ‘sadece aile meclisi kararının varlığı halinde’ ilgili maddenin kullanılacağı yönündedir. Bu durum kararlara muhalefet şerhi yazan kendi üyesi tarafından da hatalı bulunmaktadır. zira Türk Ceza Kanunu ve madde gerekçesinde “aile meclisi”nin karar alma şartı bulunmamaktadır.

Töre saiki ile işlenen bazı cinayetlerin, aile meclisi kararı sonrası gerçekleştiği doğrudur. Ancak karara katılan ve suçun azmettirici konumunda olan kişiler zaten inkar edeceklerdir. Yargıtayın yorumu, kanun maddesinin fiilen uygulanmaması ile sonuçlanacaktır. Çoğu durumda infaz kararını veren aile kararın varlığını ispat etmek mümkün olmadığından, suç cinayete azmettirenler için cezasız kalacaktır. ''Töre ve Namus Cinayetleri'ne ilişkin hükümlülerle yapılan araştırmalar, cinayetlerin her zaman aile meclisinin kararıyla yapıldığı yönündeki iddialarının doğru olmadığını, bazen tek başına alınan karar sonrası işlendiğini ortaya koymaktadır. Bu noktada Aile Meclisi kararı, töre cinayetinin zorunlu bir unsuru değildir. Yasa koyucu, suçun kabul edilemez niteliği nedeniyle töre saiki ile ilgili suçlarla ilgili bir sınırlama koymamıştır. Yasa gerekçesinde diğer nitelikli insan öldürme hallerinde ayrıntılı kriterler getirilmesine karşın töre cinayetlerinde sadece, somut olayda haksız tahrikin koşullarının bulunmadığı durumlarda bu maddenin uygulanmayacağını belirtilmiştir. Yargıtay yasa koyucunun getirme ihtiyacı duymadığı “aile meclisi” zorunluluğunun kabul edilmesi yasa koyucunun yerine geçmek anlamına gelmektedir. Her davaya ilişkin değerlendirmenin ayrı yapılması gerekmektedir.


32) Türk Ceza Kanununda ayrımcılık nasıl düzenlenmiştir? Müeyyideleri nelerdir?
Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 3. maddesinin 2. fıkrasında ayrımcılık tanımlanmıştır. Madde de “Ceza Kanununun uygulamasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılamayacağı ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınamayacağı” belirtilmiştir.

122. madde de ise ayrımcılık, altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasını gerektiren bir suç olarak belirlenmiştir. Madde metni; “kişiler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım yaparak; bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya bir hizmetin icrasını veya hizmetten yararlanılmasını engellemek veya kişinin işe alınmasını veya alınmamasını yukarıda sayılan hâllerden birine bağlamak, besin maddelerini vermemek veya kamuya arz edilmiş bir hizmeti yapmayı reddetmek, kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını engellemek” suçlarını öngörmektedir.

Ayrımcılığı her türlü delille ispatlamak mümkündür. Davanın açılması şikayet şartına tabi değildir. İhbar yada herhangi bir yolla ayrımcılıktan haberdar olan savcının ceza mahkemesinde kamu davası açması mümkündür.




33) Türk Ceza Kanununda özellikle kadını ilgilendiren hangi maddelerde düzenlemeler yapılmıştır?
Eski ceza yasasında, özellikle kadın ve çocuklara karşı uygulanan insan hakları ihlallerinin çoğunluğunu oluşturan cinsel suçlar, bireye karşı değil aile düzenine karşı suçlar kapsamında yer almakta ve “Adabı Umumiye ve Nizamı Aile Aleyhindeki Suçlar” başlığı altında düzenlenmektedir. Yeni Türk Ceza Kanununda kadına ilişkin genel bakış açısı değiştirilmiştir. “15 yaşın altındaki çocukların rızası ile ırza geçme gibi” başlıklar taşıyan Ceza yasa taslağındaki pek çok madde sivil toplum kuruluşlarının çalışması ve taleplerin Meclis alt komisyonunun kabul etmesi sonucu değişmiştir. Yeni Ceza Yasasında “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar”, kişilere karşı işlenen suçlar bölümünde yer almaktadır. Tasarıda yer alan kadın/kız ayrımına yeni yasada yer verilmemiştir. Adam öldürme gibi kavramlar değiştirilmiştir. Çocuklara karşı işlenen suçlarda rızanın olabileceğine ilişkin tanımlamalar kaldırılmıştır. Mağdur olan kadını, yargılanma esnasında daha fazla rencide eden “zorla ırza geçme, ırza tasaddi” şeklindeki ifadeler yerine “cinsel saldırı ve cinsel taciz” tanımlarına yer verilmiştir.
- Dava veya cezanın ertelenmesini gerektiren etkin pişmanlık halleri düzenlenirken kaçırılan veya alıkonulan ile sanık veya hükümlülerden biri evlendiği takdirde cezalarında indirim veya erteleme yapılması ya da bu cezaların silinmesinin mümkün olamayacağı hükme bağlanmıştır.
- Kasten yaralama suçu düzenlenmiş ve bu suçun üstsoy veya altsoydan birine ya da eş veya kardeşe karşı işlenmesi suçun nitelikli hali olarak kabul edilmiştir.
- İntihara yönlendirme suçunda, “dolaylı faillik” kavramı gereği cebir şiddet kullanmak suretiyle kişileri intihara mecbur edenler, kasten öldürme suçundan yargılanacaklardır.
- Kadının mağdur olduğu bir suç sonucu gebe kalması halinde süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak, koşuluyla gebeliği sona erdirene ceza verilmeyecektir.
- Eski yasada yeni doğan çocuğun ailenin şerefini korumak için anne tarafından öldürülmesi halinde cezada indirim yapılmakta iken, yeni yasada bu hüküm kaldırılmıştır.
- Genital Muayene bağımsız bir madde olarak düzenlenmiştir. Yetkili hakim ve savcı kararı olmaksızın, kişiyi genital muayeneye gönderen veya bu muayeneyi yapan kişiye üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilecektir.

34) Türk Ceza Kanununda “cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar” ne şekilde düzenlenmiştir?
Vücut dokunulmazlığı ihlali halinde cinsel saldırı suçu gerçekleşmektedir. Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığının ihlal edilmesi, 102. maddede “cinsel saldırı” şeklinde tanımlanmıştır. Vücuda organ ya da sair bir cisim sokulmak suretiyle gerçekleşir.

Bu dokunulmazlığa varmayan olaylar ise cinsel tacizdir. Çocuklara karşı gerçekleşen suçlar ise cinsel istismardır. Çocuklar için 103 ve 104. maddeler düzenlenmiş ve cinsel saldırı ile cinsel taciz suçunun karşılığı olan cezalar, ağırlaştırılmıştır. Çocuklara karşı cebir, tehdit, hile kullanılması ya da bakım gözetim yükümlülüğü altındaki kişinin bu suçu işlemesi halinde ceza ağırlaştırılacaktır. Türk Ceza Kanunu düzenlemesine göre cinsel beraberlik yaşı 18’dir. 15 - 18 yaş arasındaki bir kişinin cebir, şiddet ya da tehdit olmadan rıza ile beraberliği halinde de, suçun gerçekleşmesi ise şikayetin varlığına bağlıdır.
- Cinsel saldırı suçunun, mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulmasına neden olması, cezanın ağırlaştırma sebebidir. Eski ceza yasasında yer alan ağışlaştırma sebebi olan mağyubiyet kavramı kaldırılmıştır. Mağdurunun beden ve ruh sağlığının bozulması kavramı getirilmiştir. Suç sonucu mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası getirilmiştir.
- Evlilik içi cinsel saldırı suç olarak düzenlenmiştir. Cinsel saldırı suçunun eşe karşı işlenmesi soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun olay tarihinden itibaren altı ay içinde yapacağı şikayetin varlığına bağlanmıştır.
- Cinsel saldırı suçlarının kamu görevlisi tarafından, hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuzun kötüye kullanılması suretiyle işlenmesi, beden ve ruh bakımından kendisini savunamayacak kişiye karşı gerçekleşmesi, silahla ya da birden en fazla kişi tarafından işlenmesi, çocuklara gerçekleştirilen cinsel saldırıların üvey baba, evlat edinen, vasi, öğretici, bakıcı gibi bakım ve gözetme yükümlülüğü altındaki kişilerce işlenmesi durumunda ceza arttırılacaktır. Bu suretle kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin sağladığı, nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle suçun işlenmesi halinde de daha ağır ceza verilecektir. Ayrıca kamu görevlileri tarafından işkence sırasında cinsel saldırı suçu işlenirse faillere hem işkence suçundan hem de cinsel saldırı suçundan dolayı iki ayrı ceza verilecektir.
- İşyerinde cinsel taciz kavramı getirilmiş, cinsel taciz suçunun nitelikli halleri belirlenmiştir. (TCK 105/2 md) Hiyerarşi ve hizmet ilişkisinden kaynaklanan nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle ya da aynı işyerinde çalışmanın sağladığı kolaylıktan yararlanılarak kişiye karşı cinsel tacizde bulunulması cezayı ağırlaştıracaktır. Ayrıca kişinin yapılan taciz nedeniyle “işi terk etmek mecburiyetinde kalması” durumunda cezanın bir yıldan az olmayacaktır.


35) Yasalardaki değişimin mahkeme kararlarına yansıması nasıl gerçekleşmektedir?
2002 yılı sonrası süreçte özellikle Medeni Kanunu ve Ceza Kanunun yürürlüğe girmesi ile oluşan yeni hukuk düzeni, kadının insan hakları lehine önemli ölçüde değişiklikler içermektedir. Ancak kanunlar, toplumsal değişim için önemli bir araç olsa da, tek başına yeterli değildirler. Yasaların pratik hayata nasıl yansıyacakları, ne şekilde yorumlanıp şekillenecekleri de, mahkeme içtihatlarıyla açıklık kazanmaktadır. Yasalardaki temel değişim ise, yargı kararlarına değişik şekillerde yansımaktadır.

Örneğin yeni Türk Ceza Kanunu uyarınca, evlilik içi cinsel saldırı suçtur. Ancak Yargıtay eşi kendisini ret edip yataktan ittiği için önce dövdüğünü akabinde bıçakla öldürdüğünü ifade eden fail hakkında haksız tahrik indirimi uygulamıştır. Aynı şekilde başka bir daire değişik zamanlarda ırza geçme ve ırza geçme eyleminde çevreden yardım istememe hususlarını değerlendirdiği kararında Ağır Ceza Mahkemesinin kararını oy birliği ile bozarken, eylemin ırza geçmenin zorla yapıldığı hususunda mağdurenin anlatımı dışında sanığın cezalandırılması için kesin ve inandırıcı başkaca da delil elde edilemediği, dolayısıyla eylemin rızaya dayalı olarak işlendiğinin kabulü” gerekir ifadelerinde bulunmuştur. “Kadın bağırmazsa tecavüz değil” , “Yargıtay tecavüzcüyü sevindirdi “başlıklı haberlerle kamuoyuna duyurulan kararlar, yargının ana bakış açısının önemini göstermektedir.

Nitekim Adalet Bakanlığı’nın, Ankara Çocuk Savcılığı, Adli Tıp, Aile Mahkemesi ve Yargıtay 5. Dairesi temsilcileri ile oluşturduğu Komisyon’un, 17.10.2008 tarihinde önerdiği yasadaki değişiklik teklifleri, bazı hakim ve savcılar halen eski yasalardaki ana mantığı devam ettirmekte kararlılığını göstermektedir. Değişiklik teklifi, TCK'nın çocuklar ile gönüllü cinsel ilişki suçunu düzenleyen 104. Maddesi’nde değişiklik yapılarak "15 yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine, 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" hükmünü içeren maddede ki 15 yaşın 14'e indirilmesi ,"Ailenin reisi ceza alıp, hapse girince aile perişan oluyor” gerekçesiyle, eşe tecavüze verilen 7 yıla kadar hapis cezasının 6 ile 1 yıl arasında olması, 17 olan resmi evlilik yaşının 14'e indirilmesi ve eski yasaya dönülerek, tecavüzcülerin, tecavüz ettikleri kişi ile evlenmesi halinde cezadan kurtulmasını sağlayacak düzenleme yapılmasına yöneliktir. ” Teklifler üst düzey yargı ve bürokratların ceza yasasının uygulanmasındaki dirençlerinin ana nedeninin zihniyet sorunu olduğunu göstermektedir. Yargı organlarının kanunları yasa koyucunun öngördüğünden daha dar uygulaması toplumsal dönüşümünü olumsuz etkilemektedir. Kuvvetlendirilen yasal konumun pratik yaşamada yansıması, yasalardaki temel zihniyet değişiminin, yargı mensuplarınca da benimsendiğinde gerçekleşecektir.


36) Haksız tahrik indirimi ne demektir, hangi durumların varlığı halinde uygulanır ?
Yeni Türk Ceza Kanunu'nun da haksız tahrikle ilgili madde yeniden düzenlenmiştir. Madde 29. “Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir” şeklindedir.

Yasa gerekçesi ise; maddede ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak haksız tahrik hâli düzenlenmiştir. Haksız tahrikin ana koşulu, yapılan haksız hareketin fail üzerinde bir hiddet veya şiddetli elem meydana getirmesi ve suçun işlendiği anda failin bu durumda bu etki altında bulunması olduğundan, madde söz konusu psikolojik hâlleri belirtecek biçimde kaleme alınmıştır. Gazap, aslında hiddetlenmeyi ifade eder; şedit bir elem deyimi psikolojik bakımdan aslında hareketsizliğe, pasifliğe yöneltici bir ruh hâli ise de, burada söz konusu olan hiddete yönelten bir elemdir. Bu itibarla sadece hiddet sözcüğünün kullanılması bu hâli de kapsar idi. Ancak uygulamada duraksamalara neden olmamak için metinde her iki sözcüğün kullanılması uygun sayılmıştır. Hiddet veya şiddetli elemin haksız bir fiil sonucu ortaya çıkması gerekir. Maddeye bu ibarenin eklenmesinin amacı, ülkemizde özellikle “töre veya namus cinayeti” olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında haksız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçmektir.” şeklindedir.

Maddedeki düzenleme nedeniyle bir suçun mağduruna yönelik olarak gerçekleştirilen fiiller dolayısıyla fail haksız tahrik indiriminden yararlanamayacaktır. Örneğin cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı babanın veya erkek kardeşin işlediği öldürme fiilinde, haksız tahrike dayalı olarak ceza indirimi yapılamayacaktır. Maddedeki haksız fiil terimi, bir davranışın hukuk düzenince tasvip edilmediği anlamına gelmektedir. Ancak böyle bir haksız fiili yapan kişiye karşı yönelik fiilin varlığı durumunda maddenin uygulanması söz konusu olabilecektir.

Bu düzenlemede ayrıca 765 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan adi ve ağır tahrik ayırımı kaldırılmıştır. Tahrik hâlinde verilecek ceza bakımından aşağı ve yukarı sınırlar kabul edilmek suretiyle olayın özelliğine göre uygulamada takdir olanağı tanınması amaçlanmıştır. Hâkim tahrikin ağırlık derecesine göre yapılacak indirimi saptayabilecektir. Ancak bu indirimin yapılabilmesi için haksız fiilin bir hiddet veya şiddetli elem etkisi doğurabilecek ağırlıkta olması gerekir. Bu nedenle böyle bir etkiyi meydana getirebilecek ağırlıkta olmayan haksız fiiller bakımından hükmün uygulanması söz konusu olmayacaktır.


37) Türk Ceza Kanununda eziyet ve işkence suçları ne şekilde düzenlenmiştir? Aile düzenine karşı şuçlar nelerdir? Aile efradına karşı kötü muamele suçu ne demektir?
Ceza yasasında “işkence ve eziyet” başlığı altında işkence fiilleri bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. İşkence, insanlığa karşı işlenen suç olarak kabul edilmiştir. Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştirme, işkencedir. Suçun çocuğa beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı işlenmesi halinde sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis cezası verilecektir. Ayrıca cezalarda artırım ve işkence sonucunda ölüm meydana gelmesi halinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının verilecektir.

- Aile içi şiddet, dayak, aç bırakma şeklinde gerçekleşen “eziyet” yasa kapsamına alınmıştır. Suçun, çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı, üstsoy veya altsoya, babalık veya analığa ya da eşe karşı işlenmesi halinde, cezanın ağırlaştırılacağı öngörülmüştür.
- “Aynı konutta beraber yaşayanlara karşı kötü muamelede bulunma” suçunun kapsamı genişletilmiştir. “Aynı konutta birlikte yaşadığı kişilerden birine karşı kötü muamelede bulunma” olarak düzenlenmiştir. Öngörülen ceza daha hafiftir. Ancak önceki yasada çocuk, eş ve 3. dereceye kadar akraba olarak yer alan tanımlamalar dışında, aynı konutta beraber yaşama kıstası getirilmiştir. (232. md)

- İdaresi altında bulunan veya büyütmek, okutmak, bakmak, muhafaza etmek veya bir meslek veya sanat öğretmekle yükümlü olduğu kişi üzerinde, sahibi bulunduğu terbiye hakkından doğan disiplin yetkisinin kötüye kullanılma suçu tekrarlanmıştır. (232. md)İşkence, eziyet ya da müessir fiil niteliğindeki hareketler dışında ki kötü muamele halinde uygulanacaktır.

- Aile düzenine karşı işlenen suçlarda, eski ceza yasasında mevcut olmayan yeni bir düzenleme getirilerek, Ceza yasasındaki sorumluluk genişletilmiştir. TCK 233. madde, “Aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmemeyi ve özellikle hamile olduğunu bildiği eşini veya sürekli birlikte yaşadığı ve kendisinden gebe kalmış bulunduğunu bildiği evli olmayan bir kadını çaresiz durumda terk etmeyi” suç haline getirmiştir.

- Ayrıca 233. madde uyarınca şikayet halinde aile hukukundan doğan bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi, cezalandırılacaktır. Yasaya göre velâyet hakları kaldırılmış olsa da, itiyadî sarhoşluk, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin kullanılması ya da onur kırıcı tavır ve hareketlerin sonucu maddî ve manevî özen noksanlığı nedeniyle çocuklarının ahlâk, güvenlik ve sağlığını ağır şekilde tehlikeye sokan ana veya baba da artık cezalandırılacakladır.
- Evli olmasına rağmen, başkasıyla evlenme işlemi yaptırma, gerçek kimliğini saklamak suretiyle bir başkasıyla evlenme işlemi yaptırma da “Aile Düzenine Karşı Suçlar” kapsamındadır. ( TCK 230. md)


38) İnsan ticareti ile mücadele ne şekilde gerçekleştirilmektedir?
İnsan ticareti Türk Ceza Kanunu uyarınca suçtur. 19.12.2006 tarihinde yasada yapılan değişiklikle 80 maddeye ‘fuhuş yaptırmak maksadıyla insan ticareti’ de eklenmiştir. Fuhuş yaptırmak amacıyla insan ticareti suçunun cezası, 227. maddede ifade edilen “fuhşa teşvik” suçundan çok daha ağırdır.

80. Madde; “Zor¬la ça¬lış¬tır¬mak, hiz¬met et¬tir¬mek, fu¬huş yap¬tır¬mak ve¬ya esa¬re¬te tâbi kıl¬mak ya da vü¬cut or¬gan¬la¬rı¬nın ve¬ril¬me¬si¬ni sağ¬la¬mak mak¬sa¬dıy¬la teh¬dit, bas¬kı, ce¬bir ve¬ya şid¬det uygulamak, nü¬fu¬zu kö¬tü¬ye kul¬lan¬mak, kan¬dır¬mak ve¬ya ki¬şi¬ler üze¬rin¬de¬ki de¬ne¬tim olanakların-dan ve¬ya ça¬re¬siz¬lik¬le¬rin¬den ya¬rar¬la¬na¬rak rı¬za¬la¬rı¬nı el¬de et¬mek su¬re¬tiy¬le ki¬şi¬le¬ri ülke¬ye so¬kan, ül-ke dı¬şı¬na çı¬ka¬ran, te¬da¬rik eden, ka¬çı¬ran, bir yer¬den baş¬ka bir ye¬re gö¬tü¬ren veya sevk eden ya da ba¬rın¬dı¬ran kim¬se¬ye se¬kiz yıl¬dan oni¬ki yı¬la ka¬dar ha¬pis ve on¬bin gü¬ne ka¬dar ad¬lî pa¬ra ce¬za¬sı ve¬ri¬lir.” şeklindedir.

Ceza Yasasınına insan ticareti suçunun %90’lara varan “zorla fuhuş” boyutu da eklenmesi, “zorla fuhuş” suçunun yasanın 227 . maddesi ile cezalandırılmasının önüne geçilmesi ve 80. maddeden cezalandırılmasının sağlanmasını hedeflemektedir. 80. madde uyarınca mahkumiyet kararı verildiğinde:
• ceza yetersiz kalmayacak (8 ile 10 yıl hapis);
• mağdur korunacak;
• delil toplama inceleme araçlarına ulaşılabilecek;
• para cezası yüksek olacaktır.

Ayrıca 80. maddesinin 4 fıkrası uyarınca insan ticaretinin çocuklara yönelik olması hali de ayrıca suç olarak düzenlenmiştir. Buna göre 18 yaşından küçük olan çocukların fuhşa yöneltilmesinde, herhangi bir iradeyi sakatlayıcı eylem kullanılmamış olsa da eylem suçtur. Bu suçun 8 yıldan 12 yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adli para cezası karşılığı bulunmaktadır. Tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirlerine hükmolunmaktadır.

Cezai sorumluluk dışında insan ticareti, ile mücadele etmek için, insan ticareti mağdurları için ücretsiz acil yardım ve ihbar telefon hattı (157) tahsis edilmiştir. Türkiye'de insan ticareti mağdurlarına yönelik hizmet sunan biri İstanbul, diğeri Ankara’da sivil toplum kuruluşlarınca işletilen iki sığınma evi bulunmaktadır. Bunun dışında insan ticareti mağdurlarına sağlık yardımı ve tedavi hizmetleri düzenli bir şekilde ücretsiz olarak sağlanmaktadır. Mağdurlarının gerek idari (barınma evine sevk, güvenli ve gönüllü geri dönüş vb) gerek adli işlemleri sırasında kendilerine psikolog eşlik etmektedir.


39) Fuhuş Türk Ceza Yasasında ne şekilde düzenlenmiştir?
Ceza Kanunun “İnsanlığa Karşı Suçlar” düzenlenmesinde, insanlığa karşı diğer suçlar içerisinde işkence maddesi veya insanlık dışı işlemlere veya biyolojik deneylere tabi kılmak, cinsel saldırıda bulunmak, zorla hamile bırakma, zorla fuhuşa sevk etme fiillerini işleyenlere ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesi hükme bağlanmıştır. ( 71. md)

Fuhuş suçu düzenlenerek kişilerin ve özellikle çocukların fuhuşa teşviki, sürüklenmesi fiillerinin hangi koşullarda suç oluşturduğu hususunda düzenlemeler yapılmıştır. Buna göre;
227 maddeye göre; (1) Çocuğu fuhşa teşvik eden, bunun yolunu kolaylaştıran, bu maksatla tedarik eden veya barındıran ya da çocuğun fuhşuna aracılık eden kişi, dört yıldan on yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır.
(2) Bir kimseyi fuhşa teşvik eden, bunun yolunu kolaylaştıran ya da fuhuş için aracılık eden veya yer temin eden kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. Fuhşa sürüklenen kişinin kazancından yararlanılarak kısmen veya tamamen geçimin sağlanması, fuhşa teşvik sayılır.
3) Fuhuş amacıyla ülkeye insan sokan veya in­sanların ülke dışına çıkmasını sağlayan kişi hak­kında yukarıdaki fıkralara göre cezaya hükmolunur.
(4) Cebir veya tehdit kullanarak, hile ile ya da çaresizliğinden yararlanarak bir kimseyi fuhşa sevkeden veya fuhuş yapmasını sağlayan kişi hakkında yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarısından iki katına kadar artırılır.
(5) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların, eş, üstsoy, kayın üstsoy, kardeş, evlât edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da kamu görevi veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(8) Fuhuşa sürüklenen kişi, tedavi veya terapiye tabi tutulur.


Fuhuşla mücadele kapsamında, şinaan ticareti ile fuhşa teşvik suçunun ayrıldığı gibi bir dizi önlem alınmıştır. Ayrıca yabancıların çalışma izinleri “Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkındaki Kanun” çerçevesinde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca verilmektedir. Bu yasa ile yabancıların ev hizmetlerinde çalışması da düzenlenmiştir. Anılan Bakanlık, eğlence sektöründe çalışan yabancılara yönelik olarak Türkçe ve kişilerin anadilinde tek tip bir sözleşme hazırlamıştır. Vatandaşlık Kanunu’nda 2003 yılında yapılan bir değişiklik ile bir Türkle evlenen yabancı bir kadının evlenme işlemi sırasında beyan yoluyla Türk vatandaşlığını kazanması uygulamasına son verilmiştir. Vatandaşlığın kazanılması için en az üç yıl evli kalınması ve evliliğin devam etmesi şartı getirilmiştir.


40) İş Kanununda cinsiyet eşitliğini sağlayıcı hangi düzenlemeler bulunmaktadır?
Türk İş Kanununda son yıllara kadar ayrımcılık konusunda genel ve özel bir hüküm bulunmamaktaydı. Ağustos 2002 de çıkarılan 4773 sayılı yasayla kısmen değişiklikler yapılmıştır. İş güvencesi benimsenmiştir. 10.06.2003 yılında yürürlüğe giren yeni İş Kanunu ve 2004 yılında Devlet Memurları Kanunu’nda yapılan değişikliklerle kadın işçiler ve kadın memurlar hakkında paralel düzenlemeler getirilmiştir. İşçi ve memur çalışanlar arasında doğum izinlerine ilişkin ayrım da kaldırılmıştır. İşçilere verilecek ücretli izin süreleri ile kadın işçilere, hamilelikleri durumunda verilen doğum öncesi ve sonrası izin süreleri artırılmıştır. Cinsiyet dahil hiç bir nedenle temel insan hakları bakımından ayrım yapılmayacağının özel olarak belirtilmiştir. Cinsiyet veya gebelik nedeniyle daha düşük ücret verilemeyeceği düzenlenmiştir. Cinsel tacizlerle ilgili hükümlere yasada yer verilmiştir.

İş Yasasında cinsiyet nedeniyle ücret farklılığı yasaklanmıştır. Kanunun “eşit davranma ilkesi” başlıklı 5. maddesi uyarınca; “İş ilişkisinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce felsefi inanç, din ve mezhep gibi sebeplere dayalı ayrım yapılamaz”. Eşit davranma ilkesi kadının işte yükselmesini kapsamak üzere, işe giriş ve ücrette özellikle evlilik ya da aile konumuna göre cinsiyet temelli doğrudan ya da dolaylı ayrımcılık yapılmamasını gerektirmektedir. DMK ve Mesleki Eğitim Kanunu’nda, işe erişim, yükselme ve çalışma koşullarına ilişkin hükümler de, cinsiyete dayalı ayrımcılık yapılmaması ilkesine dayanarak düzenlenmiştir.

Yasa uyarınca işveren esaslı sebepler olmadıkça tam-kısmi süreli çalışan işçi ile belirli-belirsiz süreli çalışan işçiye farklı işlem yapamaz. Biyolojik veya işin niteliğine ilişkin sebepler zorunlu kılmadıkça, cinsiyet veya gebelik nedeniyle iş sözleşmesinin yapılması ve sona ermesinde doğrudan veya dolaylı ayrımcılık yapılamaz. İş ilişkisinde veya sona ermesinde bu hükümlere aykırı davranıldığında maddi yaptırımlar uygulanır. Özellikle iş sözleşmesinin fesih sebebi olamayacak haller arasında “ırk, renk, cinsiyet, medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, doğum, din, siyasi görüş ve benzeri nedenler” ile “kadın işçilerin hamilelik, doğum ve süt izni sebebiyle işe gelmemeleri” açıkça sayılmıştır. “İşçinin haklı nedenle derhal fesih hakkı” başlıklı 24. maddesinde işçiye cinsel tacizde bulunulması haklı nedenle iş sözleşmesinin feshi nedeni sayılmıştır.

Uygulamada karşılaşılabilecek sorunları aşmak için, ''Personel Temininde Eşitlik İlkesine Uygun Hareket Edilmesi'' konulu 2004/7 Sayılı Başbakanlık Genelgesi yayımlanmıştır. Genelge; kamu kurum ve kuruluşlarının personel alımında personel alımında hizmet gerekleri dışında cinsiyet ayrımı yapılmaması gerektiği bildirilmektedir.

Ayrıca kadınların istihdamının önündeki engelleri kaldırmak amacıyla yayımlanan tebliğ de, kamu işyerleri tarafından alınan taleplerde cinsiyete dayalı ayrımcılık yapılmaması hükmü düzenlenmektedir.


41) Güvenli koşullar içinde çalışma hakkı ve sağlığın ve bu arada doğurganlığın korunması hakkı mevzuatta nasıl düzenlenmiştir? Hamilelik ve analık izni sebebiyle veya evliliğe bağlı olarak işten çıkarma ile ilgili hangi hükümlere yer verilmiştir?
Anayasa’nın 50. maddesi, kimsenin, yaşına, cinsiyetine ve gücüne uymayan işlerde çalıştırılamayacağını, küçükler ve kadınlar ile bedenî ve ruhî yetersizliği olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunacağını ve dinlenmenin, çalışanların hakkı olduğunu, ücretli hafta ve bayram tatili ile ücretli yıllık izin hakları ve şartlarının kanunla düzenleneceğini hükme bağlamıştır. Bu noktada işçinin cinsiyeti nedeniyle koruyucu hükümlerin uygulanması, ayrımcılık sebebi olarak değerlendirilemez. Nitekim kadın evlendikten bir yıl sonra yada evlenmeden bir yıl önce kendi isteği ile işten ayrıldığında yine kıdem tazminatı alacaktır. Anayasa Mahkemesi bu hükmün anayasaya aykırı olmadığını ifade etmiştir.

İş Kanununun “Sağlık ve güvenlik tüzük ve yönetmelikleri” ” başlıklı 78. maddesi de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınması, iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenmesi, yaş, cinsiyet ve özel durumları sebebiyle korunması gereken kişilerin çalışma şartlarının düzenlenmesi amacıyla tüzük ve yönetmelikler çıkaracağı hükme bağlanmıştır.

- Kanunun 72. maddesine göre maden ocakları ile kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altında veya su altında çalışılacak işlerde on sekiz yaşını doldurmamış erkek ve her yaştaki kadınların çalıştırılması yasaktır.

Kadın İşçilerin Gece Postalarında Çalıştırılma Koşulları Hakkında Yönetmeliği’nin 9. maddesinde, kadın işçilerin, gebe olduklarının doktor raporuyla tespitinden itibaren doğuma kadar, emziren kadın işçilerin ise doğum tarihinden başlamak üzere altı ay süre ile gece postalarında çalıştırılamayacağı, emziren kadın işçilerde bu süre, ana ve çocuğun sağlığı açısından gerekli olduğunun işyeri hekimi, işyeri ortak sağlık birimi, işçi sağlığı dispanserleri, bunların bulunmadığı yerlerde sırasıyla en yakın Sosyal Sigortalar Kurumu, sağlık ocağı, Hükümet veya belediye doktoru raporuyla belgelenmesi halinde, bir yıla kadar uzatılabileceği düzenlenmiştir.



42) Doğum iznine ilişkin yasalarda hangi hükümler yer almaktadır?
İş Kanunu’nun 5. maddesinin 3. fıkrasında, iş akdinin hamilelik veya analık izni sebebiyle fesh edilemeyeceği açıkça düzenlenmiştir.

Doğum izni ve buna ilişkin konular Devlet Memurları Kanunu ve İş Kanunu’nda ayrı ayrı düzenlenmekteydi. 2003 yılında yürürlüğe giren yeni İş Kanunu ve 2004 yılında Devlet Memurları Kanunda yapılan değişiklikle hem kadın işçiler hem de kadın memurlar için paralel düzenlemeler getirilmiştir. Bu düzenlemelere göre, kadın işçilerin/memurların doğumdan önce sekiz ve doğumdan sora sekiz hafta olmak üzere toplam onaltı haftalık süre için doğum izinleri bulunmaktadır. Çoğul gebelik halinde doğumdan önce sekiz haftalık süreye iki hafta süre eklenebilmektedir. Ancak sağlık durumu uygun olduğu taktirde, doktorun onayı ile kadın işçi/memur isterse doğumdan önceki üç haftaya kadar işyerinde çalışabilir. Bu durumda, kadın işçinin/memurun çalıştığı süreler doğum sonrası sürelere eklenir. Belirtilen süreler işçinin/memurun sağlık durumuna ve işin özelliğine göre doğumdan önce ve sonra uzatılabilir. Kadın işçilere hamilelik süresince periyodik kontroller için ücretli izin verilmektedir. Ayrıca, hekim raporu ile gerekli görüldüğü takdirde hamile kadın işçi sağlığına uygun daha hafif işlerde çalıştırılır. Bu halde işçinin ücretinde bir indirim yapılmaz. Kadın işçiye/memura bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam bir buçuk saat süt izni verilir. Süt izninin kullanımında annenin saat seçim hakkı vardır. Doğum yapan memurlara istekleri halinde yukarıda belirtilen sürelerin bitiminden itibaren 12 aya kadar ücretsiz izin verilmektedir. Bu süre kadın işçiler için 6 aydır. Doğum nedeniyle 6 aylık ücretsiz izin hakkından, eşleri doğum yapan erkeklerle, evlat edinmek için geçici bakım sözleşmesi yapan çalışanların yararlanacaktır.

“Yıllık izin bakımından çalışılmış gibi sayılan haller” İş Kanunun 25. maddesinde düzenlenmiştir. Madde uyarınca kanunun kabul ettiği eşitlik prensibine uygun olarak, kadın işçilerin doğumdan önce ve sonra çalıştırılmadıkları günler, 55. maddeye göre yıllık ücretli izin hakkının hesabında çalışılmış gibi sayılacaktır.

Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam 1.5 saat ücretli süt izni verilmelidir. Bu sürenin hangi saatler arasında kaça bölünerek kullanılacağı konusundaki belirlemeyi işçinin yapar ve süt izni süresinin çalışma sürelerinden sayılır.



43) Kadınların istihdam yaşamına katılım oranı nelerdir? Bu oranın azlığı sebepleri nelerdir? Kadınların istihdam yaşamına katılımını nasıl arttırmak mümkündür?
Türkiye’de erkek nüfusun işgücüne katılma oranı %74.4 dür. Kadın nüfusun istihdam oranı ise 2006 yılı için %24,9’dur. Kadın çalışma oranı AB ve OECD’de de en düşük oranı oluşturduğu gibi yıllara göre azalma göstermektedir. İstihdama katılan kadınların %48.5’i tarım sektöründe, %14.4’ü sanayi sektöründe, %37.1’i ise hizmetler sektöründe çalışmaktadır. 100 kadından sadece 14’ü kendi hesabına ve işveren konumunda çalışmaktadır. 47’i herhangi bir ücret ya da yevmiye karşılığında çalışırken 39’u ücretsiz aile işçisi olarak çalışma yaşamında yer almaktadır.

Bu işler süreli ve geçici çalışmayı, sosyal güvencesizliği beraberinde getirmektedir.Kadınların işgücüne katılım oranlarının düşük olma sebebinin, Türkiye’deki kültürel yapı olduğu iddia edilse de TESEV’in “Siyaset Üst Yönetim ve İş Yaşamına Katılamayan Kadınlar” çalışması, eğitimde olduğu gibi, kadınların iş yaşamına katılmalarına ilişkin Türkiye halkının çoğunluğunun gelenek ya da muhafazakarlıktan kaynaklanan önyargıları olmadığını ifade etmektedir. Halkın %92.2'si çalışan kadının kendisine saygısının artacağını, %87.2'si aileden zengin de olsa çalışmanın kadını daha iyi vatandaş yapacağını, % 92.2'si çalışmak isteyen her kadının çalışabilmesi gerektiğini düşünmektedir. Aynı şekilde çalışan bir kadının namusunu koruyamayacağı önermesine halkın sadece %7.6'sı katılmıştır.

Çoğunluk oluşturan görüşler, çalışan kadınlara karşı önyargıdan çok, çalışan kadınların ev işi ve çocuk bakımı gibi geleneksel olarak kadının görevi kabul edilen yükümlülükleri ihmal edecekleri kaygısına dayanmaktadır. Pek çok kadının eğitim seviyesinin düşük olması, kadınların baktıkları çocuklar, yaşlılar ve özürlü akrabalara kurumsallaşmış, yaygın, ulaşılabilir ve mali açıdan karşılanabilir bakım hizmetinin geliştirilmemiş olması ve toplumda çalışma konusunda işbölümü olması gibi sebeplerin kadınların çalışma oranının azlığı ifade edilmektedir.

Aynı araştırma çoğunluğun, ücretli bir işte çalışan kadınların sorunlarını çözmek için devletin rol oynaması gerektiğini düşündüğünü göstermektedir. Örneğin, devletçe kreş ve çocuk yuvaları açılmasını destekleyenler %95.6'dır. Çalışan kadın doğum yaptıklarında bebeğe baba bakmak isterse, erkeğe ücretli izin verilmesini destekleyenler %52.7’dır. Devlet ise yasal düzenlemeler yapmakla yetinmekte, istihdam oranını arttırıcı somut önlemler almamaktadır. Kadınların aile ve iş yaşamı arasındaki dengeyi sağlayabilmek için örneğin kısmı çalışma süreleri, kayan süreli çalışma imkanları sağlanmamaktadır. Çalışma saatlerinin katılığı, esnek istihdam olanağının azlığı, çocuklu anneler için kreş yükümlülüğünün yerine getirilmemesi ve hatta yasa ile kaldırılma çabaları da bunda etken olmaktadır.


44) Çalışma yaşamında kıyafet belirlemesi kadın istihdamını ne şekilde etkilemektedir?
Çalışma hakkı uluslararası sözleşmelerde ve Anayasa’da güvence altına alınan temel bir haktır. BM İnsan Hakları Komitesi, Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin inanç özgürlüğünü düzenleyen 18. maddesine ilişkin olarak, “din ya da inancın gereklerini yerine getirme ve uygulama” alanları belirlenmiştir. Bu çerçevede, baş örtmenin din özgürlüğü içinde olduğunu beyan etmiştir. Buna göre başörtüsü kullanımı, Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’ndeki korumadan yararlanabilecektir

Devlet Memurları Kanunu’nda kılık kıyafet düzenlenmemiştir. Memur olmak için gerekli özel şartlar arasında kıyafet yer almamaktadır. Ancak, 1982 tarihli “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık Kıyafetine Dair Yönetmelikte”, başın açık olacağı saçların düzgün taranıp, toplanacağı düzenlenmektedir. Tırnakların boyuna kadar kıyafet biçimlendirildiği için diğer memurların uygulamadığı yönetmeliğin, dönem dönem uygulanmadığını gözlemek mümkündür. Ancak 1998 sonrası uygulama keskinleşmiştir. Ayrıca kamu görevlisi olmayan avukatlar ve noterler dahi, bağlı bulundukları birliklerin ve odaların oluşturduğu meslek kuralları nedeniyle kıyafet sınırlamasına maruz bırakılmaktadır.

Bu durum çalışma alanını daraltmaktadır. Eğitim alarak kalifiye eleman olması engellenen başörtülü kadınlar, çoğu kez bilgisel, eğitimsel ve mesleki donanımlarının dışındaki ve altındaki işlerde, aynı pozisyondaki diğer çalışanların aldıklarından çok daha düşük ücret karşılığı çalışmak zorunda kalmaktadırlar. Bu noktada hizmet sektöründe yaşanan kıyafet belirlenmesi, kadınların genel olarak çalışma yaşamına katılımını olumsuz etkileyen hususlardan bir tanesidir. Avrupa Parlamentosu, başörtüsü kullanan kadınların çalışma hayatına ulaşabilirliklerinin engellenmesinin dolaylı bir ayrımcılık olduğunu kabul etmektedir.


45) Sağlık ve sosyal güvenlik alanında öncelikli kadın sorunları nelerdir? Bu alanda hangi yasal düzenleme ve koruma tedbiri bulunmaktadır?
Türkiye’de sadece ücreti karşılığı çalışan %24.1 oranında kadının, kendi sağlık güvenceleri bulunmaktadır. Evli olanlar eğer varsa eşlerinin sağlık güvencelerinden yararlanmaktadır. Evli olmayanlar ise eğitimlerine devam etmiyorsa 18 yaşına, eğitim görüyorlarsa 25 yaşına kadar babalarının sağlık sigortasından yararlanmaktadırlar. Bunun dışındakilerin sağlık güvencesinin olmaması, sağlık hizmetlerinden eşit yararlanamayan kadınlar açısından sıkıntılara neden olmaktadır.

Bu noktada kadın istihdamının azlığı, sosyal güvenlik haklarını kullanmamaları ile sonuçlanmaktadır. Kadınlar özellikle tarımsal alanda ücretsiz ve güvencesiz olarak çalışmaktadır. İstihdamda yer alan 100 kadından 66’sı herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı olmaksızın çalışmakta, bunlarında %58,1’ini ücretsiz aile işçisi olarak çalışan kadınlar oluşturmaktadır. Ücretli veya maaşlı çalışan kadınların %16,1’i, yevmiyeli olarak çalışan kadınların %95.7’sı, işveren kadınların %34,8’i, kendi hesabına çalışan kadınların %90,3’ü herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olmaksızın çalışmaktadır. 2006 yılında kayıt dışı olarak ücretsiz aile işçisi konumunda tarımsal faaliyetlerle uğraşanların %23,2’sini erkekler oluştururken %76,8’ini kadınlar oluşturmaktadır.

Kadın sağlığı hizmetlerinin sosyal güvenlik kapsamı dışında yaygınlık ve etkinlik açısından yetersiz ve eşitsiz olması da ciddi bir hak ihlali oluşturmaktadır. Nitekim kırsal alandaki kadınların %53,2'si doktordan doğum öncesi bakım alırken, kentsel alanda bu oran % 80,2'ye yükselmektedir. 6 doğumdan biri, tıbbi hiç bir yardım olmaksızın kendi kendine, meydana gelmektedir. 2005 yılında yürütülen “Ulusal Anne Ölümleri Araştırması” anne ölüm oranının yüz bin canlı doğumda 28,5 olduğunu göstermektedir. Yapılan araştırmalara göre 5 anne ölümünden 4’ü, önlenebilir nedenlere bağlı meydana gelmektedir. Kırsal kesimdeki kadınlar, sağlık hizmetlerine erişiminde ayrıca güçlükler yaşamaktadır. Kadınların sağlık hizmetlerinden yararlanabilmesinde sadece ataerkil yapı değil, yoksulluk, sosyal güvencelerinin olmaması, sağlık hizmetlerinin varlığı, ulaşılabilirliği ve kabul edilebilirliği etkili olmaktadır.

Ana dili türkçe olmayan kadınların sağlık hizmetlerinin yararlanmasında karşılaştıkları sorunları da bu kapsamda değerlendirmelidir. Resmi kurumlarda dil sorunu ve tercüman olmaması, kadınların haklarını kullanmaları engelleyen sorunlar arasındadır. Ana dili türkçe olmayan ve kültürü korumak adına eğitim görmesi fiilen engellenen kadınların, göçle geldikleri büyük şehirlerde yaşamaya başladıklarında özelikle sağlık hizmetlerine erişiminde ciddi zorluklar yaşadıklarını gözlemek mümkündür.


46) Türkiye’de eğitim alanındaki sorunlar nelerdir? Kadın eğitimiyle ilgili oranlar hangi düzeydedir?
Eğitim temel bir hak olup, devlet bu hakkı sağlama yükümlülüğü altındadır. Türkiye’de temel eğitim Osmanlı döneminden beri yasa ve yönetmeliklerle desteklenmektedir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da zorunlu kılınmıştır. Türkiye, taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve çekincesiz kabul ettiği uluslararası belgeler uyarınca kadın okuryazarlığını yüzde 100 olarak gerçekleştirme sözünü vermiştir. Buna karşın erkeklerde %99.21 olan okur-yazarlık oranı kadınlarda 2006-2007 yılı itibariyle 87,93’tür. Üstelik özellikle kırsal kesimde kadınların nüfus kayıt olmaması durumu da bulunduğundan, gerçek rakamların daha da düşük olduğu iddia edilmektedir. Halen Türkiye'de 5 milyondan fazla kadının okuma-yazma bilmediği ve okul çağındaki 640 bin kız çocuğu okula gitmediğini ifade edilmektedir. Bölgelerarası eşitsizliğin neden olduğu sorunlarla mücadele ve özellikle kız çocuklarının okutulması önündeki geleneksel engelleri aşılması için kampanyalar düzenlenmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı ve UNICEF, esas olarak güneydoğu/doğu bölgesine ağırlık veren daha sonra tüm Türkiye’ye yayılan “Haydi Kızlar Okula” kampanyasını yürütmektedir. UNICEF’e göre, bu kampanya, yaklaşık 177.000 kız ve 87.000 erkek çocuğun okula kaydedilmesi ile sonuçlanmıştır ki bu belirlenen hedeften epeyce düşüktür.

Bu noktada nüfusun eğitilmişlik durumu ve özellikle de kadınların eğitimi, ülke kalkınmasının önündeki en büyük sorunlardan biridir. Kadınların ekonomik ve sosyal yaşama katılımları, cinsiyet eşitliğinin sağlanmasında en önemli araçlardandır. Eğitim de, sosyal mobiliteyi arttıran, yoksul kesimlerin sınıf değiştirmesini kolaylaştıran ve bu nedenlerle de sosyal bütünleşmeyi sağlayan bir özerklik taşımaktadır. Bu yönüyle eğitim, kabiliyeti olan ve hak kazanan herkesin yükselebileceğini gösteren en önemli toplumsal denge aracıdır. Eğitimin bu fonksiyonlarını yerine getiremediği ülkelerde, sosyal barış ve toplumsal düzen ciddi manada bozulmaktadır. Zira toplumsal eşitlikçi değişim, kadının ekonomik özgürlüğü ve eğitim haklarının temini ile mümkündür. Ekonomik bağımsızlık kadınların güçlendirilmesinde önemli bir etkendir. Kadının güçlenmesi ise kadınların gerekli eğitimi almaları ile sağlanacaktır. Eğitimden yoksun bırakılma, aynı zamanda ekonomik bir ayrımcılık biçimi de oluşturmaktadır.


47) Devletin kadınlar için bir kıyafet tarzı belirleyerek, başın açık olma şartı getirmesinin kadın insan hakları gelişimi üzerindeki etkileri ne yönde olmuştur?
Eğitim temel bir haktır, ancak Türkiye’de eğitim görmenin en önemli şartı “başın açık olması”dır. 1997- 1998 öğrenim dönemine kadar sadece ilköğretim ve lise öğrencileri için “başın açık” olması zorunluluğu bulunmaktaydı . 1998 yılında yükseköğretim kurumlarında başörtüsünün yasaklanması ile eğitimdeki kıyafet sorunu ciddi boyutlara ulaşmıştır. 28 Şubat 1997 tarihinde toplanan Milli Güvenlik Kurulu, iç politikaya doğrudan müdahale niteliğinde Türkiye’de yeni bir süreç başlatan 18 maddelik karar almıştır. MGK’nin ‘istişari organ”lıktan çıkıp ‘denetleme ve uygulatma organı’ haline geldiği kararda “Kılık Kıyafet Yasasının geciktirmesiz uygulanması” öngörülmektedir. Post modern darbe olarak adlandırılan süreçte ilk olarak İstanbul Üniversitesinin yeni rektörü 23.02.1998 tarihli genelge yayımlayarak yasağı başlatmıştır. Akabinde uygulama diğer üniversitelere yaygınlaşmıştır. Daha önce örtülü olarak eğitim gören öğrenciler üniversiteden ayrılmak zorunda kalmışlardır. Öğrenci yıllıklarını toplatılarak başörtülü öğrenci fotoğraflarını yıllıktan çıkartılmıştır . 2001 yılında kılavuzda değişiklik yapılmış, Öğrenci Seçme Sınavında da adaylara başı açık olarak sınava girme mecburiyeti konmuştur. Yasalarda ve hukuki düzenlemede bir değişiklik olmamasına karşın Yüksek Öğretim Kurulu başörtülü ziyaretçilerin üniversite lojmanlarına alınmaması için genelge yayımlamış, Eğitim temel bir haktır, ancak Türkiye’de eğitim görmenin en önemli şartı “başın açık olması”dır. 1997- 1998 öğrenim dönemine kadar sadece ilköğretim ve lise öğrencileri için “başın açık” olması zorunluluğu bulunmaktaydı . 1998 yılında yükseköğretim kurumlarında başörtüsünün yasaklanması ile eğitimdeki kıyafet sorunu ciddi boyutlara ulaşmıştır. 28 Şubat 1997 tarihinde toplanan Milli Güvenlik Kurulu, iç politikaya doğrudan müdahale niteliğinde Türkiye’de yeni bir süreç başlatan 18 maddelik karar almıştır. MGK’nin ‘istişari organ”lıktan çıkıp ‘denetleme ve uygulatma organı’ haline geldiği kararda “Kılık Kıyafet Yasasının geciktirmesiz uygulanması” öngörülmektedir. Post modern darbe olarak adlandırılan süreçte ilk olarak İstanbul Üniversitesinin yeni rektörü 23.02.1998 tarihli genelge yayımlayarak yasağı başlatmıştır. Akabinde uygulama diğer üniversitelere yaygınlaşmıştır. Daha önce örtülü olarak eğitim gören öğrenciler üniversiteden ayrılmak zorunda kalmışlardır. Öğrenci yıllıklarını toplatılarak başörtülü öğrenci fotoğraflarını yıllıktan çıkartılmıştır . 2001 yılında kılavuzda değişiklik yapılmış, Öğrenci Seçme Sınavında da adaylara başı açık olarak sınava girme mecburiyeti konmuştur. Yasalarda ve hukuki düzenlemede bir değişiklik olmamasına karşın Yüksek Öğretim Kurulu başörtülü ziyaretçilerin üniversite lojmanlarına alınmaması için genelge yayımlamış, 2002 yılında peruk, bere ve şapkayı yasaklamıştır .

Bu durum ABD Anayasa Mahkemesi üyesi Yargıç Brandeis’in 1927 tarihli bir kararında yazdığı “İnsanoğlu cadılardan korktu ancak kadınları yaktı.” ifadelerindeki ironiyi hatırlatmaktadır. Zira özellikle yükseköğretim kurumları ve devlete ait mekanlarda uygulanan yasak, sadece kadınları etkilemektedir. Başörtülü kadın dini bir hükmü gerçekleştirdiği için toplumsal hayatın dışında bırakılırken, onunla aynı düşünceye sahip bir erkek hayatına devam etmektedir. Kadın hakları, çağdaşlaşma ve ilerlemekten bahsedilirken gerçekte başörtülü kadın toplum hayatının dışına itilmektedir. Halbuki kadınların ataerkil düşünce ve alışkanlıklara yönelik ciddi bir sorgulama yapabilmesi eğitimli olmalarına bağlıdır. Türban/başörtüsü yasağı, kadınların eşit eğitime ulaşamamalarına neden olmakta ve kadınların düşük eğitim seviyesine sahip olmaları ile sonuçlanmaktadır. Bu durumda yasak sadece kadınlara yönelik olan ciddi bir ayrım ve dışlama oluşturmaktadır. Yasak kadının eğitim alarak üst sosyo ekonomik konuma geçmesini engellemektedir. Kadının ekonomik bağımsızlığını olumsuz etkilemekte ve toplumsal yaşama katılımı engellemektedir. Üstelik başörtüsü/türban üzerinden yapılan tartışmalarla mevcut kadın sorunlarının görmezden gelinmesi ve somut adımlar atılmaması ile sonuçlanmaktadır.


48) Kıyafet uygulamasını hak ve hürriyetler açısından nasıl değerlendirmek gerekmektedir?
Başörtüsü kullanmak, tıpkı kullanmamak gibi bir haktır. Bu hak, bir ülkenin pozitif hukuku tarafından güvence altına alınmış olsun veya olmasın, odağında dokunulmaz devredilmez, vazgeçilmez hak nosyonunun yer aldığı doğal/evrensel hukuktan kaynaklanır. Demokratik rejimlerde hürriyet asıl, sınırlama istisnadır. Konu başörtüsü olduğunda ise temel ilke tersine çevrilerek, “haklar vardır ancak başını örten kadınlar için geçerli değildir” denmektedir. Bu nedenle kampüse giren minibüslerden örtülü kadınların indirilmesine, özel otellerin başörtülü misafirleri dahi reddetmesine, 71 yaşındaki hastadan başı açık fotoğraf istenmesine, halk evlerinde “türbanlı bayanlar dışarı” anonslarının yapılmasına kadar varan ayrımcı uygulamalar, mevzuat değişikliği ve mahkeme kararlarına konu olmaktadır.

Ancak yasak hukuki mevzuattan değil, zihni yapıdan kaynaklanmaktadır. Türkiye’de modernleşme sürecinde topluma kabul ettirilmek istenen hakim düşünce, daha modern, daha eğitimli, daha üst sosyoekonomik düzeyde ya da genç olan kadınların çağdaş görünümde bulunmaları için saçlarını örtmemeleri gerektiği yönünde olmuştur. Bu nedenle kentlere göçün gerçekleştirildiği 1960’lı yıllardan bu yana üniversitede eğitim görmek isteyen başörtülü kadınlar, yaşıtları gibi eğitim hakkını kullanan kişiler olarak değil, dayatılan modernlik algısına karşı çıkan bir “sorun kaynağı” olarak telakki edilmeye başlamışlardır.

Bu nedenle yasak, sadece üniversitelerde değil kıyafetleri farklı kadınlara ayırımcı uygulama gerçekleştirileceğine inanan kişilerin yetkili bulunduğu her yerde geçerlidir. Yükseköğretim Kurumu eski başkanı’nın “Yolda yürüyorsunuz. Tesettürlü bir kadınsınız. Polis sizi tanımakta güçlük çekiyorum dediği zaman açmak zorundasınız” Kamusal alan budur evde olsanız aynı şekildedir, polis teşekkür edip gittiğinde orası tekrar sizin özel alanınız olur” yorumundaki bakış açısıyla gerçekleştirilen uygulamanın çeşitliliği, farklı zaman ve mekanlarda farklı uygulanması, başörtülü kadınlara karşı gerçekleştirilen ayrımcı uygulamanın hukuki bir zemininin olmadığını göstermektedir. Bir kadının başını örtüp örtmeyeceğine kendisinin karar veremediği ya da başı örtülü olduğu için herhangi bir hakkından mahrum edildiği, bir Anayasa profesörünce bir kadının parkta polis müdahalesine maruz bırakılabileceği iddia edilebildiği bir ortamda özgürlükten nasıl bahsedilebileceği sorusu cevapsız bırakmaktadır.

Herhangi bir mekana girmek için giriş kabinlerde değişmeye zorlanan kadınlar hakkındaki uygulama, “kadının ruhu var mı yok mu?” tarzı tarihsel tartışmaların “örtülü kadınlar temel haklara sahip midir, değil midir haklarını nereye kadar kullanmalarına izin verilmelidir?” versiyonuna dönmüştür. Kadınların çifte kişilik sahipleriymişçesine kapı girişlerinde başını açmak zorunda bırakılması, bir yerde örterken diğer yerde açmak zorunda bırakılması, bu suretle kadının kıyafetine müdahale edilebilir noktaya getirilmesi hak ihlalidir. Bu durumun inkarı kadın başının örtmesine müdahale edilebileceği gibi açmasına da müdahale edilebileceği, kıyafetlerine göre farklı davranılabileceği ifadesi ile eşdeğerdir. Her iki durumunda kadın, başını açma ya da örtme noktasına karar verici konumunda olmayan, başkalarının onun yerine karar alınabilecek aciz varlıklar haline getirilmektedir. Bu nedenle CEDAW Komitesi, “2005 tarihli oturumunda aldığı 33. nolu tavsiye kararında “okullarda ve üniversitelerde türban yasağının kızlar ve kadınlar üzerindeki etkisinden endişe duyduğunu” açıklamakta ve istatistiki veri toplanmasını talep etmektedir.”


49) Temel hakların kısıtlanma ölçütleri nelerdir?
Anayasanın 12. maddesi “Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.” hükmünü içermektedir. Hakların kullanımı esas olup, sınırlama ise istisnadır. Haklar da, üçüncü kişileri hakların başladığı yerde bitmektedir. Bu noktada özgürlük, en genel anlamıyla, bir insanın başkasına zarar vermediği sürece dilediğini yapabilmesi şeklinde tanımlanmıştır. Sınırının da, Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi’de çizilen şekliyle, başkasının özgürlüğünün sınırı ile çizmek mümkündür. Bu çerçevede, bireyin giyinme biçimi de esas olarak kendi tercihi doğrultusunda kullanacağı bir özgürlük hakkını ifade etmektedir. Özgürlük hakkı, bireyin sadece başörtüsü kullanmasının değil, kullanmamasının da hukuki zeminidir.

Nitekim temel hak ve özgürlüklerinin sınırlama sebep ve usulleri, Anayasanın 13. maddesinde düzenlenmiştir. Madde; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” şeklindedir.

Maddede “ancak kanunla” denilmek suretiyle, hak ve hürriyet sınırlarının münhasıran kanun konusu olduğu, başka bir deyişle yasama tasarrufundan başka tüzük ve yönetmeliklerle hak ve hürriyetlerin sınırlanamayacağı belirtilmiştir. Yasalarda, sınırlamayı gerektirecek meşru bir nedenle yapılmalıdır. Anayasa’nın ilgili maddesinde öngörülen sebepler, haklara göre değişmekle beraber, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlak, milli güvenlik sebepleridir.

Zorlayıcı bir sebebin varlığı halinde dahi özgürlükler maksimum oranda sınırlanamaz. Sınırlama, ancak amaca ulaşabilecek ölçüde olmalı, hakkın kullanımını tamamen kullanılamaz hale getirmemelidir. Bir hakkın amacına uygun şekilde kullanımının son derece zorlaştıran ve kullanılmaz duruma düşüren sınırlamaları öze dokunmadır.

Demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmama, hakların sınırlamaların sınırını oluşturmaktadır. Anayasa Mahkemesi hürriyetlerin istisnai olarak sınırlandırılabileceğini ve demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, hürriyet kısıtlamalarının bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması gerektiğini belirtmektedir.


50) Temel hakların kısıtlanma ölçütleri başını örten kadınlara farklı muamele yapılmasını hukuki hale getirmekte midir?
İnsan hakları “soyut ve teorik” değildir. Somut pratik yaşama etkili olacak şekilde yorumlanarak uygulanması gerekmektedir. Bu bağlamda uluslararası sözleşmeler ve Anayasa’nın 13. maddesi temel bir hakkın hangi şartlar altında ve hangi ölçüde kısıtlanabileceğini öngörmektedir. Belirtildiği üzere, hakkın sınırlandırılması ancak kanunun açık belirttiği istisnai durumlarda Anayasa 13. maddesinde de temel hak ve hürriyetlerin “özlerine dokunulmaksızın yalnızca ilgili maddelerinde belirtilen sebeplerle bağlı olarak ve ancak kanunla” sınırlandırılması halinde söz konusudur. Bu durumda başörtülü kadınların yükseköğretim kurumlarına ait mekanlara alınmamalarını gerektirecek zorlayıcı bir sebep bulunsaydı dahi, yasaklamanın açık bir kanun hükmü ile yapılması gerekmekteydi. Türkiye’de Devrim yasaları dahil olmak üzere kadın kıyafetini yasaklayan herhangi bir yasa yoktur. Yorum yoluyla hakları kısıtlanması mümkün değildir. Aksine yükseköğretim kurumları kıyafet ayrımcılığı yapılmaması için açık bir kanun hükmü çıkartılmıştır.

Yüksek Öğretim Kanununun Ek 17. madde, “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir” demektedir. Bu kanun Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmiş ancak iptal edilmeyerek yürürlükte bırakılmıştır. Anayasa Mahkemesi başörtüsünün kılık kıyafet serbestisi için de olmadığını ifade etmiştir. Hukuken önemli olan yürürlükteki yasalardır. Mahkeme kararının verildiği 1991 yılından 1998 yılına kadar yükseköğretim kurumları kıyafet sorununun olmaması, yasağın hukuki olmadığının açık kanıdır.

Nitekim Yükseköğretim Kanunu’nun Ek 17. Maddesi İstanbul Üniversitesi Basım Merkezinde yayımlanan, “Yükseköğretim ve İstanbul Üniversitesi Mevzuatı” isimli eserin 280. sayfasından, çıkartılmıştır. Fiilen uygulanmayan yasanın mevzuat kitabından çıkartılması, Yükseköğretim Kurulunun ideolojik peruk! takılmasının yasak olduğuna dair genelgeler yayımlaması, yasağın zihniyetten kaynaklandığının göstermektedir.

Buna karşın beşinci sınıf tıp öğrencisinin yaptığı bir müracaatı, AİHM Türk Anayasa Mahkemesi kararındaki yorumlarla başı açık öğrencileri olumsuz etkileyebileceği ifadesiyle, beş yıldır yaşanmamış bir olayın daha sonra nasıl gerçekleşeceğine dair bir açıklama yapma ihtiyacı duymadan ret etmiştir. AİHM’in tüm uluslararası hukuk camiasında tartışılan Leyla Şahin kararı “ihlal vardır ancak Türkiye’nin özel şartları gereği takdir yetkisinin aşılıp aşılmadığı incelenmemiştir,” şeklindedir. AİHM ihlal olduğunu kabul ettiği yasağı demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı bulmasa da, Türkiye bu müdahaleyi devam ettirme zorunda değildir. Nitekim İngiltere AİHM kendisini haklı bulduğu halde motosiklet kullanan sihler için kask kullanma zorunluluğunu kaldırmıştır.


51) Yasağın gerekçeleri başörtülü kadınlara farklı uygulama gerekleştirilmesini gerektirmekte midir?
Başörtüsünün türbandan farklı olup türbanın siyasal simge olduğu, yaşlı kadınların farklı, genç eğitim görmek isteyen kadınların farklı saiklerle başlarını örttükleri, laiklik ilkesinin kadınların başlarını açmasını gerektirdiği, her yerin bir kuralı olduğu, kamusal alana sadece başı açık olan kadınların girebileceği, başörtülü kadınların başlarını baskı ile örttükleri, başörtüsü hakkını tanımanın bazı kadınları örtünmeleri yönünde çevre baskısına maruz bırakabileceği” iddialarıyla yasağın devam etmesi gerektiği ileri sürülmektedir.

Öncelikle ifade edilmesi gerektiği üzere yorumlarla, insan olma onurundan kaynaklanan temel hakların ihlal edilemez Nitekim herhangi bir yorumla, kadının başını açmaya zorlanabileceği, aksi durumda herhangi bir hakkından yoksun bırakılabileceği ifadesi kabul edildiğinde, başka bir saikle kadının başını örtmeye zorlanabileceği veya hakların kısıtlanabileceği argümanının kabul edilmesini gerektirmektedir. Bu durum da demokratik toplum gereklerinden bahsetmeye imkan olmadığı açıktır.

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olması kadınlara kıyafetlerine göre farklı muamele uygulanmasını gerektirmemektedir. Anayasa’nın 2. maddesinin gerekçesinde “Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir” ifadeleri yer almaktadır.

Öğrenci annelerin mezuniyet törenleri için dahi okula alınmadığı, 50 yaşındaki bir kadının kocasının ödül töreni için geldiği okulda arabanın otoparkında dahi beklemesine izin verilmemesi türban/başörtüsü ayrımının geçerli olmadığı göstermektedir.

Özel mülkiyet dışındaki her yerin, devlet memuru imamın görev yaptığı devletin masraflarını karşıladığı camilerin “kamusal alan” olduğu gerçeği, kamusal alana başını örten kadınların giremeyeceği argümanını geçersiz kılmaktadır.

Kadınların kendi iradeleriyle başlarını örtmeyecekleri, eşleri ya da babaları nedeniyle örtündükleri ve hatta zeka özürlü! oldukları için sosyal baskı nedeniyle örtündüklerini farkında olmadıkları iddiası gibi, başını örtmeyen kadınların örtülü kadınlardan olumsuz etkilenip haklarını kullanamayacakları, çünki kıyafetle etkilenebilir zayıf varlıklar! oldukları iddiası aynı şekilde gerçekte hakaret niteliğindedir.

“Başı örtmenin simge olduğu” iddiası, “başını örtmemeyi” de simge haline getirmektedir. Sadece bu noktada bir durum diğerine tercih edilmektedir. Halbuki Devletin görevi, birini diğerine tercih etmek değil, başörtüsü kullanan ve kullanmayan bireylerin özgürlüklerini korumakla sınırlıdır. Üniversiteler de öğrencilerin forma giyip kız öğrencilerinin saçlarının ikiye toplandığı yerler değildir.

“İleride kadınların zorla örttürecek bir rejim olmaması için başörtüsü yasağı devam etmelidir” argümanı, bireylere ve devlete başkalarının kıyafeti ve hayatı hakkında karar verme yetkisi vermektedir. Aslında, bu konuda hem başörtüsü yasağını savunanlar, hem de İran devleti hemfikirdir; Çünkü “kamusal alan”da kadının nasıl giyinmesi gerektiğine ilişkin kararı devlet otoritesinin vereceğini ikisi de kabul etmektedir. Uzlaşmadıkları tek konu, onun nasıl giydirileceğidir. Zira birisi zorla başını açtırırken, diğer zorla örttürmektedir.


52) 2008 yılında Anayasa değişikliklerinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinin haklar yönünden etkisi ne olmuştur?
Yükseköğretim kurumlarında başörtüsü yasağının neden olduğu sorunları ortadan kaldırmak üzere parlamento oldukça yüksek bir katılımla (%74,5) iki siyasi partinin desteğiyle 23.02. 2008 tarihinde Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde değişiklik gerçekleştirmiştir. Madde değişiklikleri, temel bir hakkın kanun hükmü olmadan sınırlanamayacağına ilişkin Anayasa’da yer alan temel kuralın, yükseköğretim hakkında tekrarlanmasından ibarettir.

Anayasa’nın 42. maddesine, “Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.” ifadeleri eklenmiştir. Anayasasının 10 uncu maddesi de yapılan değişiklik ise “Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar” hükmüne “her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasıyla” ifadesinin eklenmesinden ibarettir.

Ancak anayasa da var olan düzenlemelerinin vurgulanması dahi, “türbanlı bir öğrenciye hak ettiği notu vermeyeceğini" ifade eden rektörler ya da “Türbanlı bir öğrenciye ders vermek istemediğini” beyan eden öğretim görevlileri nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. Üniversite kapılarında kıyafet kontrolü yapılmaması da “üniversitelerde kaos” “411 el kaosa” olarak kamuoyuna yansıtılmıştır Akabinde Anayasa Mahkemesi Anayasa değişikliğini iptal etmiştir. Üstelik mahkeme “iptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz” şeklindeki Anayasa maddesine uyulmadan, yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Anayasa değişikliklerini esastan inceleme yetkisi olmadığını açıkça ifade eden Anayasa maddesini de dikkate almamıştır.

Anayasa mahkemesi kararı sonrası eski hukuki düzenlemeye dönülmüştür. 42. maddedeki değişiklik iptal edilse de, temel bir hakkın sadece yasada açık bir hüküm varsa kısıtlanabileceğine ilişkin evrensel norm Anayasa’da yer almaya devam etmektedir. Anayasa’nın 13. maddesi gereği temel bir hak açık bir yasa hükmü olmadan sınırlanmasına imkan olmadığı gibi, değişikliğin iptali ile eşitlikle ilgili eski düzenlemeye geri dönülmüştür. Hiç kimsenin eğitim hakkından yoksun bırakılmayacağı, ayrımcı muamele gerçekleştirilemeyeceği, eğitim kurumlarına girişe izin verilmemesinin Türk Ceza Kanunu bağlamında suç olduğuna ilişkin düzenlemeler da devam etmektedir.


53) Yargı kararlarının hukuk düzenindeki yeri nedir?
Anayasa ve uluslararası sözleşmeler uyarınca temel bir hakkın yargı kararları ile sınırlanmasına imkan yoktur. Anayasa uyarınca kanun yapma yetkisi sadece TBMM’ne aittir. Anayasa’nın 6. maddesi, “Hiç bir kimse veya organ kaynağını Anayasa’da almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.”hükmünü içermektedir.

Anayasal mevzuat gereği içtihatlarla mevzuat oluşmaz. Anayasa’nın 7. maddesinde; “Yasama yetkisi, Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet meclisinindir. Bu yetki devredilemez”. denmektedir. Yargının, mevzuatı oluşturma yetkisi bulunmamaktadır. Anayasanın 153/2 maddesi, Anayasa Mahkemesi’nin kanun koyucu yerine geçemeyeceğini, parlamentonun yerini almayacağını yasak ihdas edemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Madde “Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez” şeklindedir.” şeklindedir.

Bu suretle Anayasa ve yasalar, yargı organlarının kanun koyucu yerine geçmesini açıkça yasaklamakta ve kanun koyucunun görüşüne uygun olarak kanunların yorumlanmasını gerektirmektedir. “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir”. ifadesini taşıyan Yüksek Öğretim Kanunu “kısa ve öz” olup, serbestinin tek sınırı yürürlükteki kanunlardır.“Serbesttir” ifadesinin “başörtüsü yasaktır” şeklinde yorumlamak hukuki kabul edilemez.

Anayasa Mahkemesi kendi kararında, “Yasalar her şeyden önce sözü ile uygulanır. Yasa metinlerinde kullanılan sözcüklerin hukuk dilindeki anlamlarına göre anlaşılması gerekir. Yasa kuralının, günün sosyal, ekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile yürürlükte kaldığı sürece uygulanması hukukun gereğidir” demektedir.

Hukuken önemli olan yasa koyucunun iradesidir. Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Ahmet Necdet Sezer’in muhalefet şerhinde de belirttiği üzere “TBMM tutanaklarındaki konuşmalar da göstermektedir ki, iptal konusu yasayla (EK 17. madde ile) güdülen asıl amaç,”kılık-kıyafet” adı altında üniversite ve yüksek okullarda başörtüsüne serbestlik sağlamak ve ayrıca bu kuruluşların aksi yönde muhtemel düzenleme işlemlerini de sınırlamaktır. Dava konusu kural yükseköğretim kurumlarında kılık kıyafeti tümüyle serbest bırakmaktadır. Yazılı mevzuat açısından bir değişiklik olmamıştır. Nitekim başın örtülü olması nedeniyle gerçekleşen ayrımcı uygulama hukuka uygun kabul edildiğinden, aynı durum tersiz için de geçerli olacaktır.

Kanunun açıkça yasaklamadığı bir fiil, tutum veya davranıştan dolayı idare hiç kimseyi eğitim ve öğretim hakkından mahrum bırakma yetkisi yoktur. Yargı kararları Anayasa ve yasalarda yer almayan bir yasağı yorum yoluyla ihdas etme yetkisine sahip değildir. Aksi durum yargının yasama organının yerine geçmesi haline gelmektedir. Bu durumda egemenliğin kayıtsız şartsız millete eşit olduğu ifadesinin ve halkın kendi adına yasa çıkartacak parlamentodaki milletvekillerinin seçmesinin bir anlamı kalmayacaktır.


54) Türkiye’deki kadının karar mekanizmalarına ve siyasal yaşama katılımı nasıl gerçekleşmektedir?
Türkiye’deki kadınlar, milletvekili seçme ve seçilme hakkını erkeklerle aynı tarihte 1934 yılında elde etmiştir. Anayasanın 67. maddesinde “Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma ve halk oylamasına katılma hakkına sahiptir.” 68. maddede “Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için on sekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.” ifadelerine yer verilmektedir. Bu suretle Anayasa’da kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın bütün Türk vatandaşlarının siyasete katılma hakları teminat altına alınmıştır.

Buna karşın Türkiye’de kadınların siyaset ve karar mekanizmalarına katılım ve temsil oranları erkeklere kıyasla çok düşüktür. Türkiye kadın temsilinde 187 ülke arasında 165. sırada gelmektedir. Parlamentodaki kadın oranı %9.1 olup dünya ortalaması %17.3 ‘dür. Belediye başkanlarında katılım oranı binde 5,58 olup, 3.207 belde başkanından sadece 18 tanesi kadındır. Kamu kurumlarında yönetici pozisyonunda kadın sayısı da, oldukça az olup sadece 1 kadın vali, 14 kadın kaymakam bulunmaktadır.

Siyasette kadın görünülürlüğünün azlığı, parti çalışmalarında aktif olarak çaba harcayan kadınların arka planda bırakılmaları, mevcut olanların bazılarınınsa “vitrin”, “numunelik” ve “eş kontenjanından seçilmiş” şeklinde değerlendirilmeleri ve kadınların kendilerini doğrudan etkileyen politika ve kararların oluşum süreçlerinde de yer almamaları, kendi özgün sorunlarına doğrudan çözüm getirmelerini güçleştirmektedir. Kadının yer almadığı karar mekanizmalarında, çok kere kadın sorunların yeterince bilincine varılamamakta ve dolayısı ile kadın statüsünü yükseltecek yeterli çözümlere ulaşmak mümkün olmamaktadır.

Bu yönde yapılan eleştiriler, kadınların siyasi yaşamda az olmasının sebebinin kültürel olduğu ya da kadınların zaten siyasete ilgi duymadığı şeklinde cevaplandırılmaktadır. Ancak araştırmalar kadınların siyasete girmesi aleyhinde Türkiye’de ciddi bir muhalefet olmadığını, kadınların genel olarak siyasal parti üyeliği kanalıyla aktif siyasete katılmayı olumlu karşıladığını ortaya koymaktadır. Halkın %64.4’ü Türkiye’de kadınların siyasette az sayıda yer almasının en önemli sebebi olarak “kadınlara siyasette fırsat tanınmamasını” göstermektedir. %75’i siyasal partilerin seçim listelerinde üst sıralarda kadın aday gösterilmesini gerekli görmektedir.


55) Kadınların siyasal yaşama katılımlarının önündeki engeller nelerdir ve katılımın artması nasıl sağlanabilir?
Kadınların siyasi yaşama katılımı önünde hukuki bir engel bulunmamaktadır. Ancak uygulama, özellikle ekonomik nedenlerle kadınların siyasi yaşam ve karar mekanizmalara katılmalarının çok zor olduğunu göstermektedir. Kadınların siyasi yaşama katılımını arttırmaya yönelik KADER (Kadın Adayları Destekleme Derneği) ve aynı amaca atfen çalışma yapan kadın derneklerinin çalışmaları mevcuttur. Sivil toplum kuruluşları, siyasi partilerin delegelikten merkez yönetimine kadar tüm karar organlarında ve seçim listelerinde en az %33 olacak biçimde kadın katılımını sağlayacak geçici özel önlemlerin alınmasını talep etmektedir. Ancak bu teklif siyasi iktidarlarca itibar görülmemektedir. İdari makamları bu konuda karar almaya itecek hukuki bir mekanizma mevcut değildir.

Kadının siyasal yaşama katılım oranını olumsuz etkileyen hususlardan bir tanesi de, başörtülü kadınların oy kullanmak ve muhtar olmak dışında siyasi yaşama katılmalarının engellenmesidir. Başörtülü kadınlar Türkiye’deki kadınların siyasi yaşamda karşılaştıkları genel fiili engellemelerin ötesinde, kesin bir sınırlama ile karşı karşıyadırlar. Türkiye’de başını örten %62 oranındaki kadınların milletvekili, belde belediye başkanı ve hatta il genel meclis üyesi olamadığı gerçeği dikkat alındığında tek başına kotanın dahi kadınların siyasal yaşama eşit olarak katılımını sağlaması mümkün olmadığı açıktır.


56) Kadınların vatandaşlığa geçme konusu mevzuatta nasıl düzenlenmiştir?
Türk Vatandaşlık Kanunu, kadınlar ve erkekler için uyruk kazanma, değiştirme ve kaybetmeye ilişkin prosedürü tanımlamaktadır. Söz konusu Kanunun evlenme ile ilgili 5. maddesinde 4 Haziran 2003 tarihinde yapılan değişiklik ile daha önce varolan eşitsizlikler ortadan kaldırılmıştır.

Vatandaşlık Kanununa göre, bir yabancı uyruklu kişi, Türk vatandaşı ile evlenme nedeniyle Türk vatandaşlığını kazanmak için, en az üç yıldan beri bir Türk vatandaşı ile evli olması, fiilen birlikte yaşaması ve evliliğin devam ediyor olması halinde, İçişleri Bakanlığın vatandaşlık onayı için başvurabilmektedir. Ayrıca, bir Türk vatandaşı ile evlenen yabancı, evlenmekle eski vatandaşlığını kaybediyorsa Türk vatandaşlığını kendiliğinden kazanır. Kanunun yeniden vatandaşlığa alınma ile ilgili hükümlerini düzenleyen 8. maddesinde yapılan değişiklik sonucu yabancı erkekle evlenmek ve kocasının uyrukluğunu seçmek suretiyle Türk vatandaşlığını kaybeden kadınlar İçişleri Bakanlığınca yeniden vatandaşlığa alınabilmektedir.

Ayrıca CEDAW Sözleşmesi gereği “Taraf devletler çocukların uyruğu konusunda kadınlara erkeklerle eşit haklar sağlamalıdır.” (Md 9/2) Sözleşme uyarınca “Taraf Devletler, uyrukluğun kazanılmasında, değiştirilmesinde veya korunmasında kadınlara erkekler ile eşit haklar tanıyacaklar ve özellikle bir yabancıyla evlenmenin veya evlilik sırasında kocanın uyrukluğunu değiştirmesinin, kadının da otomatik olarak uyrukluk değiştirmesine, uyruksuz kalmasına veya kocanın uyruğunu zorla almasına yol açmamasını sağlayacaklardır.”

Yine CEDAW Sözleşmesi uyarınca Taraf Devletler, kadınlara karşı evlilik ve aile ilişkileri konusunda ayrımı önlemek için gerekli bütün önlemleri alacaklar ve özellikle kadın ve erkek eşitliği ilkesine dayanarak kadınlara Sözleşmede yer alan hakları sağlayacaklar (16. md) BU durumda evlenmede erkeklerle eşit hakların sağlanması gerekmektedir.

Bu doğrultuda Anayasasının 66. maddesinde yer alan "Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk'tür. Yabancı babadan ve Türk anadan olan çocuğun vatandaşlığı kanunla düzenlenir" şeklindeki ifade 17.10.2001 yılında değiştirilmiş ve fıkranın ikinci cümlesi maddeden çıkarılmak suretiyle eşitlik sağlanmıştır.


57) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi nedir? Hangi hukuki korumayı sağlar?
BM’nin kadınlarla ilgili sözleşmesi, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye Edilmesine Dair Sözleşme (CEDAW)’dır. Türkiye, kadın erkek eşitliğini sağlamayı amaçlayan ve uluslararası planda tek yasal ve bağlayıcı doküman olan CEDAW Sözleşmesine 1985 yılından beri taraftır.

CEDAW Sözleşmesi, kadınlar için haklar bildirgesi, devletler için de yükümlülükler manzumesi olarak tanımlanmaktadır. Sözleşme kadınlara karşı ayrımcılığı önlemek için var olan bağlayıcı dokümandır. CEDAW Sözleşmesinin başlangıcında, temel ilkenin “ayrımcılığın kabul edilmezliği” prensibinin olduğu, bütün insanların onurları ve hakları bakımından eşit ve özgür doğdukları, herkesin bu Bildirgede yer alan hak ve özgürlüklere sahip oldukları ilan edilmiştir. Sözleşme hem hukuki hem fiili ayrımcılığı kaldırmayı hedeflemektedir. Bu nitelikleri ile de CEDAW ayrımcılığa hem yasal, hem gerçek yaşam düzleminde; hem kamu, hem de özel alan bağlamında önlem öngören, geniş kapsamlı ve çok yönlü, ilk ve tek uluslararası kadınların insan hakları hukuki belgesi olarak nitelendirilmelidir. CEDAW ayrımcılığın ortadan kaldırılmasından bahsederken, soyut bir toplumsal cinsiyet ilişkisini kastetmemektedir. Somut olarak ayrımcılığın ortadan kaldırılmasını talep etmektedir. Bunun için sadece yasal olarak ayrımcılığın kaldırılması yeterli olmamakta, mevzuatta yer alan hakların uygulamaya da geçirilmesi gerekmektedir. Devlet kendi sınırları içinde hak ihlallerine karşı müdahale etme sorumluluğu yüklemektedir.

CEDAW Sözleşmesinin temel hedefi, toplumsal yaşamın her alanında kadın-erkek eşitliğini sağlamaktır. Ayrıca kalıplaşmış kadın-erkek rollerine dayalı ön yargıların yanı sıra geleneksel ve benzer tüm ayrımcılık içeren uygulamaların kaldırılmasıdır. Bu nedenle sosyal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirmek için gerekli tüm geçici ve özel önlemlerin alınması da öngörülmüştür. Esas alınan “farklı cinslerin eşit haklara sahip olma” ilkesi, cinsiyetine bakılmaksızın kadın ve erkeğin aynı hukuksal statüye tabi olması ve hak ve özgürlüklerle sorumluluklar bakımından tam bir eşitlik sağlanmasını zorunlu kılmaktadır.

Sözleşme kadın-erkek eşitliğinin sağlanabilmesi için öncelikle kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın etkin ve anlamlı önlemlerle ortadan kaldırılmasını öngörür. Bu nedenle de önce kadınlara karşı ayrımcılığı somut bir biçimde tanımlar.( Madde:1); bu olguyu toplumsal, ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal-psikolojik boyutları ile bir bütün olarak mütalaa eder ve değişik maddeleri (Madde2-16) kapsamında her alanda ayrımcılığın ortadan kaldırılması için pek çok önlem öngörür.


58) CEDAW Sözleşmesinin diğer uluslararası sözleşmelerden farklı kılan özellik nedir?
CEDAW Sözleşmesi, diğer uluslar arası sözleşmelerden de farklı olarak kadın erkek eşitliği yerine sadece, kadın için konmuş bir sözleşmedir. CEDAW kadınların insan haklarının evrensel standardını içerir. Sözleşme, taraf devletlerin, erkeklere ve kadınlara, ekonomik, sosyal, kültürel, kişisel, siyasi ve diğer alanlardaki haklardan yararlanmaları konusunda eşit haklar sağlama yükümlülüğü verir. Kadına karşı ayrımı tanımlar ve devletlere kadınlara karşı her türlü ayrımın bütün uygun yollardan yararlanarak gecikmeksizin ortadan kaldırma görevini verir.

Diğer metinlerden farklı olarak Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığı Önlenmesi Sözleşmesi’nin çıkış noktası ‘eşitlik’ değil, ‘ayrımcılığın yok edilmesi’dir. Sözleşme ‘ideal’ diye tanımlanabilecek bir toplumda gerçekleşebilecek soyut bir ‘eşitlik’ anlayışından değil de, ‘toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığın’ yaygın varlığı gerçeğinden yola çıkmaktadır. Bu nedenle Sözleşmeye taraf olan devletlerin ‘nötr’ bir ortamda kadın-erkek eşitliğini gerçekleştirecek ‘yansız’ uygulamalar yeterli değildir. Bir cinsiyet grubu (açısından) esasen kabul edilemez nitelikte bulunan olumsuzluk durumlarının acilen düzeltilmesi için geçici, süreli, etkin ve amaca yönelik önlemler almayı taahhüt etmelidir. Diğer bir deyişle, Sözleşmenin kabul edilmesi taraf devletin kadınlar için, hak ihlalinin söz konusu her durumda, ‘geçici özel önlemleri’ bir başka deyişler eşitliği hızla sağlayabilmek için kadınlara yönelik özel destek ve önlem (örneğin kota) uygulamalarını mümkün kılmaktadır. (Madde 4.1) CEDAW Komitesinin tavsiyeleri de bunu öngörmektedir.

Sözleşme kapsamında, kadınları haklarının en çok tartışma konusu edildiği ve en fazla ihlalinin söz konusu olduğu alanlar net şekilde belirlenir (siyaset, evlilik, aile, eğitim, sağlık, medya, kırsal alan, vs.) ve buralardaki hakların ne olduğu konusuna açıklık getirilmektedir.

CEDAW Sözleşmesi; kadınlara karşı ayrımcılığın, hak eşitliği ve insan şeref ve onurlarına saygı ilkelerini ihlal ettiğini, kadınların erkeklerle eşit olarak ülkelerin siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatlarına katılmalarını engellediğini, toplumun ve ailenin refahının artmasına engel oluşturduğunu ve kadınların ülke ve insanlık hizmetlerinde kullanabilecekleri olanaklarını geliştirmelerini zorlaştıracağını, bir ülkenin tam ve eksiksiz kalkınmasının, dünyada refahın ve barışın elde edilmesinin, kadınların erkeklerle eşit şartlarda her alanda azami katkılarının gerektiğini ifade etmektedir.

Bu bağlamda CEDAW Sözleşmesi sadece yasa önünde eşittir denmesini yeterli bulmaz. Sosyal anlayışın, kalıp yargıların değişmesi ve eğitim yapılmasını ister. Defakto değişikliği hedeflediği için geçici özel önlem alınabileceğini ve eşitliği sağlamak için yapılan düzenlemelerin ayrımcılık sayılmayacağını beyan etmektedir. Zira her zaman eş tıpa tıp, aynı muamele yapılması eşit sonuç doğurmamaktadır. Örneğin Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi 16 yaşın altındakilere ve hamile kadınlara ölüm cezası uygulanamayacağını öngörmektedir. CEDAW Sözleşmesi bu gibi hükümlerin eşitlik ilkesine aykırı yorumlanmasını engellemektedir.


59) Devletler CEDAW Sözleşmesi uyarınca hangi yükümlülüklerini yerine getirmelidir?
CEDAW Sözleşmesi devletlere “Her iki cinsten birinin aşağılığı veya üstünlüğü fikrine yada kadın ile erkeğin kalıplaşmış rollerine dayalı önyargıların, geleneksel ve diğer tüm uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla kadın ve erkeklerin toplumsal ve kültürel davranış kalıplarını değiştirmek” için her türlü önlemleri almalarını şart koşmaktadır.

Sözleşme’ye göre, taraf devletler,
- Kadınlara karşı ayrımcılık niteliğindeki bir eylem veya uygulamadan kaçınmak ve kamu kurum ve kuruluşlarının bu yükümlülüğe uygun davranmalarını sağlamak,

- Herhangi bir kişi, kurum veya kuruluş tarafından kadınlara karşı ayrımcılık yapılmasını önlemek,

- Kadınlara karşı ayrımcılık oluşturan mevcut yasaları, hukuki düzenlemeleri, gelenekleri ve uygulamaları değiştirmek veya kaldırmak için gerekli her türlü tedbiri almak;

- Kadınlara karşı ayrımcılık oluşturan bütün ulusal ceza hükümlerini kaldırmak konusunda taahhütlerini yerine getirmek zorundadırlar.

Türkiye Sözleşmeyi imzaladığında, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın sonlandırılması ve sözleşmede tanınan hakların (eğitim, çalışma, seçme seçilme haklarını kullanma, kanun önünde erkeklerle eşit haklar sağlama, siyasal, ekonomik hukuki ve kültürel alanlarda ve iç hukukta tedbirler alma, kadın istismarı ve fahişeliği, ülkenin siyasal ve kamusal yaşamında kadınlara karşı ayrımı önlemek üzere önlemler alma, sağlık bakım hizmetleri, sözleşme hükümetlerinin kırsal kesim kadınlarına uygulanmasını sağlama, evlilik ve aile bağları arasında ayrımı önleme yükümlülüğünün), tam olarak gerçekleştirilmesini amaçlayan gerekli her türlü tedbiri almayı taahhüt etmiştir.

Bu noktada CEDAW Sözleşmesi uyarınca Türkiye gizli ya da açık her türlü ayrımcılığı önlemek için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. Ayrımcılık; cinsiyete dayalı olarak kadınların, medeni statüsüne bırakılmaksızın temel insan haklarından yararlanılmasını engelleyici, kısıtlayıcı ve dışlayıcı her türlü davranıştır. Bu noktada kadın erkek eşitliğini fiilen sağlayabilmek için, geçici olarak kadın lehine önlemler alınabilecektir. Hem jure (yasal) hem de de fakto fiili eşitliğin gerçekleşmesini sağlar.

Anayasa’nın 90. maddesi, uluslar arası sözleşmelerin türk hukukundaki yerini düzenlemektedir. Usulüne uygun yürürlüğe konmuş temel hak ve özgürlüklerle ilgili uluslar arası sözleşmelerin anayasaya aykırılığı dahi iddia edilemez. Bu nedenle iç hukukta CEDAW Sözleşmesine atıf yapmak ve sözleşmenin uygulanmasını istemek gerekmektedir.


60) CEDAW Sözleşmesinin denetimi ne suretle gerçekleşir?
CEDAW Sözleşmesinin denetleme organı, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi CEDAW’dır. Komitede Yüksek ahlaki niteliklere ve sözleşmenin kapsadığı alanda ehliyete sahip 23 uzman bulunmaktadır. Uzmanlar, 4 yılda bir yapılan seçimle seçilirler. Ülkelerini değil CEDAW’ı temsil ederler.

CEDAW Sözleşmesinin taraf ülkelerce uygulanma denetimi CEDAW komitesine dört yolda bir vermek durumunda oldukları ülke raporları ile gerçekleşir. Ayrıca komiteye bireysel başvuru yapmak mümkündür.

Taraf devletler, CEDAW Komitesine dört yıllık süreçlerde ülke raporu vermektedir. Raporlarda sözleşmeye ne kadar uyulduğu, ülkedeki gelişmelere ve son tavsiye kararlarının ne kadarının gerçekleştirildiğine ilişkin bilgiler verilir. Sivil toplum kuruluşları da gölge raporlar verir. Sözleşmede açık bir hüküm olmamasına rağmen sivil toplum kuruluşlarının gölge rapor vermesi ve ülke görüşülürken sivil toplum kuruluşların dinlenmesi kabul edilen ve hatta teşvik edilen bir uygulamadır.

Bu bağlamda CEDAW lobicilik ve savunuculuk aracıdır. Kadın sivil toplum kuruluşları ve aktivistleri arasında ulusal düzeyde iletişim kurulması dayanışma sağlanması ve öncelikli taleplerin belirlenmesi noktasında bir araç olur. Kadın sivil toplum kuruluşları ve hükümet arasında karşılıklı diyalogu güçlendirmek için bir araç olarak kullanılabilir. Kadın sivil toplum kuruluşlarının hükümet nezdindeki etki ve pazarlık güçlerini arttırır. Hükümetin sivil toplum önündeki sorumlulukları konusunda bir saydamlık oluşturur. Medyanın dikkatini çekmek için araç olabilir. Kamuoyu oluşturmak için fayda sağlar.

Komite raporları incelendikten ve “yapıcı diyalog anlayışı içinde” yürüttüğü soru/cevap denetimini tamamlar. Akabinde ülkeler hakkında nihai yorumlarda (genel tavsiye kararları) bulunur. Sonuç görüşleri (Conculiding Comments) belgesi ile bu değerlendirme, eleştiri ve tavsiyeler taraf devlete ve uluslararası kamuoyuna açıklar. Genel tavsiyeler taraf devletlere yönelik komitenin sözleşmeye ilişkin yorum ve tavsiyelerini içerir.

CEDAW Komitesi, 4 rutin raporlar dışında Bosna Hersek ve Arjantin örneklerinde olduğu gibi, olağanüstü durumlarda ülkelerden rapor isteyebilir. Bir ülkede vahim ve sistematik kadın hakları ihlali olduğuna ilişkin güvenilir bir bilgi alındığında, resen devlete yönelik inceleme yapılabilir. Örneğin Meksika’da toplu kadın öldürmeler nedeniyle inceleme başlatılmıştır.

Bunun dışında Komite genel tavsiyelerinde içtihatta bulunabilir. Örneğin 19 nolu tavsiyesi sözleşmede yer almayan şiddete ilişkindir.


61) Bireysel başvuru nedir? CEDAW Komitesine bireysel başvuru ne suretle gerçekleşir?
Uluslararası sözleşmelerde güvence altına alınan hakların ihlal edilmesi durumunda, koruma mekanizmaları oluşturulmuştur. Bu sayede güvence altına alınan bir hak ihlal edildiğinde öngörülen kuruma başvurulabilir. Örneğin AİHS’nin ihlal edilmesi durumunda AİHM’e, Medeni ve Siyasal haklar Sözleşmesi ihlal edildiğinde BM bünyesindeki İnsan Hakları Komitesine ve CEDAW Sözleşmesi ihlal edildiğinde de CEDAW Komitesine bireysel müracaat yapılabilir.

Kadına yönelik ayrımcılık durumunda CEDAW Komitesi denenmesi gereken bir yoldur. Zira AİHS 14. madde ayrımcılık yasağını öngörmektedir. Ancak ayrımcılık yasağı bağımsız değildir. 14. madde, diğer maddelerle birlikte değerlendirilmektedir. Sözleşmedeki hakların cinsiyete dayandırılması kolay değildir. CEDAW Sözleşmesi ise direk ayrımcılığı yasaklamaktadır.

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesine İlişkin İhtiyari Protokol, sözleşmedeki haklarının ihlal edildiğini düşünen bireylere CEDAW Komitesine kişisel başvuru hakkı vermektedir. Bunun dışında Komite devletin yükümlülüğünü yerine getirmediği iddiasıyla ayrımcılık konusunda resen inceleme başlatma yetkisine de sahiptir.

Bu noktada, Sözleşmede yer alan bir hakkın kadın olmaları nedeniyle ihlal edilen kadınlar yargı yollarını tüketmek kaydıyla süre koşulu olmaksızın ilgi komiteye müracaat edebilirler.

Başvuruda CEDAW sözleşmesine güvence altına alınan maddelerin ihlal edildiği iddia edilebilmektedir. Önce iç hukuk yollarını tüketilmelidir. Ancak iç hukuk tüketilirken cinsiyete dayalı ayrımcılık iddiasından bulunmak gerekmektedir. Ayrıca başvuru BM'nin altı dilinden birisi ile yapılmalıdır Sadece aynı konuda aynı başvurucu tarafından başka bir uluslararası kuruluşa müracaat edilmeme şartı mevcuttur.

Komite başvuruyu inceledikten sonra, devletin görüşünü almakta ve başvurucuya bildirmekte, alınan cevaba karşı devletin karşı cevabı aldıktan sonra karar vermektedir.

Yalnız Komite, AİHM’den farklı olarak mahkeme değildir. Tazminat ya da ceza verilmesine ilişkin karar veremez. İlgi ülkeden sözleşmedeki sorumluluklarını yerine getirmesini talep eder ve “ilgili yasanızı değiştin, başvuru yapan kişinin haklarını iade edin” şeklinde kararlar alabilir. Başvuru sonucu oluşan görüş ve öneriler taraf devlete iletildiğinde, taraf devlet bu talepleri dikkate almak ve gerekli düzenlemeleri yapmak zorundadır. Devletler BM organı olan CEDAW Komitesinin kararlarına göz ardı edemez ve genel olarak tavsiye kararlarına uyarlar. Bunun dışında Komitenin görüş ve tavsiyeleri, mağduriyeti gidermeye yönelik tespitler içermektedir. Başvuru suretiyle ülke içindeki uygulamayı gün ışığına çıkartılmış ve soruna şeffaflık kazandırılma imkanı da sağlanmış olur.


62) Radyo ve televizyonlarda cinsiyet ayrımcılığı yapılması durumunda hangi kuruma müracaat etmek mümkündür?
Yazılı ve görüntülü medya cinsiyetçi uygulamaların yaygınlaştırılması ya da önlenmesi noktasında önemli bir araç niteliğindedir. Kadının medyada nasıl kullanıldığı, pornografi temalı reklamlar, olumsuz şiddet içeren küçültücü kadın programları ile ilgili mücadele bu noktada kadının insan hakları kapsamına girmektedir.

Radyo ve Televizyon Kanallarının Kurulması ve Yayın Yapmasına ilişkin 3984 sayılı Kanunun 4. maddesi, ırk, cinsiyet, sosyal sınıf ve dini inançları aşağılayıcı, şiddet, terör, etnik ayrımcılığı körükleyici yayın yapılamayacağını öngörmektedir. Ayrıca reklamları düzenleyen 19.madde de ve yönetmelikte de “reklamlarda cinsiyet ayırımı yapılamayacağı” belirlenmiştir.

Medyada kadınlara karşı ayrımcı olan cinsiyet rol kalıplarını sunumu ve kadın bedeninin objeleştirilmesinin önüne geçebilmek amacıyla Radyo ve Televizyon Yayınlarının Esas ve Usullerinde gerekli düzenleme yapılmıştır. Yönetmeliğin yayın ilkelerini belirleyen 5. maddesinin t ve u bendinde;

t) “cinsel duyguları sömürmeye yönelik, bireyleri cinsel meta olarak gösteren, insan bedenini cinsel tahrik unsuruna indirgeyen toplumun yaşam alanı içinde sergilenemeyecek mahrem söz ve davranışlar içeren yayınlar yapılmamalıdır...”

u) “Kadınlara, güçsüzlere ve küçüklere karşı ayrımcılık, fiziksel ve psikolojik şiddet teşvik edilmemelidir. Aile içi şiddet, dayak, cinsel taciz, tecavüz gibi konuları meşrulaştırıcı, hafifletici ve kışkırtıcı, toplumsal hayatta ve aile içinde bireyler arası eşitsizliği onaylayan kadının rıza, onay ve temsiliyet hakkı ve isteklerini yok sayan yayın yapılmamalıdır...”
hükmü yer almaktadır.

Bu noktada Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK)’e telefon, yazı ve mail ile müracaat ederek kadının insan hakları ihlallerinin varlığı halinde telefon ve e-mail yoluyla şikayette bulunmak mümkündür.

63) İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının işlevi nedir? Hangi şartların varlığı halinde müracaat edilebilir? Başka hangi resmi insan hakları kurumlarına müracaat etmek mümkündür?
Anayasa’nın 40. maddesi “Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlâl edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.” hükmünü içermektedir.

İl ve ilçelerde insan hakları ihlallerini tespit etmek ve yapılan müracaatları inceleme üzere İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları kurulmuştur. “İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelikle İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları yeniden yapılandırılmıştır. Kasım 2003’te yapılan değişiklikle getirilen yeniliklerden birisi, “Ayrımcılığın her türünün önlenmesi için gerekli çalışmaları yürütme” görevinin İl ve İlçe İnsan Hakları Kurullarının görevleri arasına eklenmesidir.

Valilikler bünyesinde kurulan il insan hakları kurulunun görevi, “İnsan hakları ihlali iddialarını incelemek ve araştırmak”, “insan haklarının korunması ve insan hak ve özgürlüklerinin kullanılmasının önündeki engeller ile hak ihlallerine yol açan sosyal, siyasi, hukuki ve idari sebepleri incelemek, araştırmak ve bunların çözümüne ilişkin önerilerde bulunmak” tanımlanmış olan İstanbul Valiliği İnsan Hakları Kurulu Başkanlığı bulunmaktadır.

Bu görevi ifa etmek üzere tüm il ve ilçe merkezlerinde bulunan her bir kurulun bünyesinde “İnsan Hakları Danışma ve Başvuru Masası” oluşturulmuştur. “İnsan Hakları İhlal İddiası Bireysel Başvuru Formu”nu doldurmak suretiyle bu konuda gerekli başvuru yapılabilecektir. Kurullar ihlal iddialarının incelenmesi ve araştırılması yanında, ayrımcılık yasağı ihlalleriyle ilgili istatistiksel verilerin derlenmesi ve değerlendirilmesinin sağlanması için çalışmaktadır.

Bireysel müracaatın amacı, hak ihlalinin kayıtlara geçmesi, hakların iadesi, yanlışlığın düzeltilmesi, sorumlunun cezalandırılması ve yöntem ve bilgi desteği almaktır. Ayrıca Başbakanlık Bünyesinde bulunan Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu Başkanlığı da başvuru haklinde hak ihlallerinin tespitini yapmaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde bulunan İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna uğranılan hak ihlalini ifade etmek ve meclis tarafından konunun ele alınmasını talep etmek mümkündür. Yapılan başvurularda Bilgi Edinme Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun gereği idari makamlar usulüne uygun olarak verilmiş dilekçe cevabını vermek zorundadır.

KAYNAKÇA
KİTAPLAR
ACAR Feride, Kadınların İnsan Hakları, CEDAW ve Türkiye, Kadının İnsan Hakları Seminer Notları, 2007 İstanbul

AKÇA Yusuf, Yükseköğretim ve İstanbul Üniversitesi Mevzuatı, C:1, İstanbul Üniversitesi Basımevi

ALTIPARMAK/KARAHANOĞULLARI, Pyrrhus Zaferi: Leyla Şahin/Türkiye, Aihm/Hukuk, Düzenleyici İşlem/Kanun, Aihm Leyla Şahin Türkiye Davası. Ankara 2005, Hukuki Araştırmalar Derneği Yayınları.

ARSLAN Zühtü: “ Liberal Demokrasilerde Zor Zaman Krizi ve İfade Özgürlüğü”, Türkiye’nin Teorik ve Pratik Boyutlarıyla İfade Hürriyeti, (Ed. ÖZİPEK, Bekir Berat), Ankara 2003, LDT Yayınları

BERKTAY Fatmagül, “Kadının İnsan Hakları: İnsan Hakları Hukukunda Yeni Bir Açılım”, Kadının İnsan Hakları Seminer Notları, İstanbul 2007

BIÇAK Vahit, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında İfade Özgürlüğü”, Teorik ve Pratik Boyutlarıyla İfade Hürriyeti, (Ed. ÖZİPEK, Bekir Berat), LDT Yayınları, Ankara 2003

CENTEL Nur “Ceza Muhakemesi Hukukunda Müdahillik ve Suçtan Zarar Gören Kavramı”, Güncel Hukuk Dergisi

DEMİRKOL Ferhan, Türkiye’de Yasama Fonksiyonunun Gaspı, İstanbul 2004, Alternatif Düşünce Yayınevi

DOĞRU Osman; İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, C.3. İstanbul 2000, İstanbul Barosu Yayınları

EKŞİOĞLU Seyhan, Türk Medeni Kanunu Ailede Yeni Düzen, İstanbul 2002

ERDOĞAN Mustafa, “Anayasa Mahkemesi Nasıl Karar Veriyor: Başörtüsü Kararı”, Liberal Düşünce, 3(9), 1998

ERDOĞAN, Mustafa: Anayasal Demokrasi, 7. Baskı, Siyasal Kitapevi, Ankara 2005

GEMALMAZ Mehmet Semih, Türk Kıyafet Hukuku ve Türban, Legal Yayıncılık, İstanbul 2005

GÖLCÜKLÜ Feyyaz, Gözübüyük Şeref, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, 6. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2005

GUNN T. Jeremy. Fearful Symbols: The Islamic Headscarf And The European Court of Human Rights. http://www.strasbourgconference.org/papers/sahin%20by%20gunn %2021 %20by%20t. %20jeremy%20gunn.pdf

GUNN T. Jeremy, Din Özgürlüğü ve Laisite, ABD ile Fransa Arasında Bir Karşılaştırma, çev.: Bal H, Altıntaş ÖF, Ankara 2006, Liberte Yayınları

Kadına Yönelik Şiddet, Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi, İstanbul 2005

KALAYCIOĞLU TOPRAK, Bkz. http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/32110/ siyaset-ust-yonetim-ve-is-yasaminda-kadin
ÖKTEM Akif Emre, Uluslararası Hukukta İnanç Özgürlüğü. Ankara 2002, Liberte Yayınları

ÖZİPEK, Bekir Berat; “İnsan Hakları ve İhlaller Ekseninde Bir Örnek Başörtüsü Yasağı Sorunu”, “Örtülemeyen Sorun: Başörtüsü, Temel Boyutlarıyla Türkiye’de Başörtüsü Yasağı Sorunu”, AKDER Yayınları, İstanbul 2008

TOPRAK, Binnaz/ÇARKOĞLU, Ali; “Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset”, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) Yayınları, İstanbul 1999.

TOPRAK, Binnaz/KALAYCIOĞLU, Ersin: “Siyaset Üst Yönetim ve İş Yaşamına Katılamayan Kadınlar”, TESEV Yayınları, İstanbul 2004

TOPRAK Binnaz/ ÇARKOĞLU, Ali; Değişen Türkiye’de Din Toplum ve Siyaset. İstanbul:, TESEV Yayınları, 2006. http://www.tesev.org.tr/etkinlik/final%20rapordin_toplum.pdf

ZİHNİOĞLU Yaprak, Kadınsız İnkilap, 2003, Metis Yayınları


RAPORLAR

ARAT, Yeşim/ ALTINAY, Ayşegül: Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Raporu 2007

Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesine Sunulmak Üzere Hazırlanan Altıncı Periyodik Türkiye Raporu, KSGM Taslak Metin, Ankara2007

Türkiye İçin AB İlerleme Raporu 2007 (Kadın), http://www.ucansupurge.org/index. php?option=com content&task=view&id=4022&Itemid=72

Türkiye’de sosyal, ekonomik ve politik hayatta kadınların rolüne ilişkin Avrupa Parlamentosu Önergesi, 13 Şubat 2007, Strasbourg (2006/2214(INI)

ESI(European Stability Initiative): “Sex and Pover in Turkey Feminism Islam and the Maturing of Turkish Democracy”, Berlin İstanbul, 2 Haziran 2007, http://www.esiweb.org/pdf/esi document id_90.pdf

Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadının Durumu Raporu, Ankara, Ocak 2008. (http://www.ksgm.gov.tr/kadindurumu.pdf) (08.04.2008)

Birleşmiş Milletler (BM) Kalkınma Programı' (UNDP) 2007-2008 İnsani Gelişme Raporu

İnsan Hakları Konseyi” Başlıklı 15 Mart 2006 Tarihli, 60/251 Sayılı Genel Kurul Kararının Uygulanması, “Kadınlara Yönelik Şiddet, Nedenleri ve Sonuçları” konusunda Özel Raportör Yakın Ertürk’ün Raporu Türkiye Misyonu, 05 Ocak 2007

Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi, 19 sayılı Genel Tavsiye, Kadınlara Yönelik Şiddet Onbirinci Oturum, 1992

Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu Dördüncü Dünya Kadın Konferansı

Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Kaldırılması Komitesi(CEDAW), 32. Oturum, 10-28 Ocak 2005, CEDAW/C/2005/I/CRP.3/Add.8/rev.1 ADVANCE UNEDITED VERSION
Council of Europe, Committee of Ministers, Recommendation Rec(2002)5, of the Committee of Ministers to Member States on the Protection of Women Against Violence
Uluslararası Af Örgütü, “Türkiye: Aile İçi Şiddete Karşı Mücadelede Kadınlar Raporu, Haziran 2004, (Al Index 44/018/2004) (www.amnesty.org)

Töre ve Namus Cinayetleri ile Kadınlara ve Çocuklara Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan (10/148,182,187,284,285) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu

BM İHK, AUTHOR v Uzbekistan, Communication No. 931/2000, U.N. Doc. CCPR/C/82/D/931/2000 URL, http://www.unhchr.ch/tbs/doc.nsf/0/622eb4103da2c6a0c 1256f9b004fd d45? Opendocument, 18.01.2005, rg .5)

Türkiye’de sosyal, ekonomik ve politik hayatta kadınların rolüne ilişkin Avrupa Parlamentosu Önergesi, 13 Şubat 2007, Strasbourg (2006/2214(INI)

BÜYÜK ÖZTÜRK, Şeref.: “Haydi Kızlar Okula” Kampanyası: Nicel Değerlendirme Çalışması-Nihai Rapor 2005

GAZETELER ve SİTELER
http://www.hukuki.net/forum/showthread.php?t=30745 ,
http://www.ntvmsnbc.com/news/413850.asp,
http://tr.wikipedia.org/wiki/8_Mart_D%C3%BCnya_Kad%C4%B1nlar_G%C3%BCn%C3%BC
http://www.duyurdum.com/bilgi/turkiye-kadin-haklari-tarihsel-gelisimi
http://www.turkhukuksitesi.com/showthread.php?p=176257#post176257
http://www.ucansupurge.org/index.php?option=com_content&task=view&id=2792&Itemid=71
http://www.ucansupurge.org/index.php?option=com_content&task=view&id=4025&Itemid=74
http://www.haber61.net/news_detail.php?id=7784&uniq_id=1229027731
http://www.aktifhaber.com/read_news.php?nID=118138
http://www.ucansupurge.org/images/stories/ssgss-rapor.pdf, s.51
http://www.uludagsozluk.com/k/turbanli-bir-ogrenciye-ders-vermek-istemiyorum/
Türk Kadını 3 Dakikada Bir Şiddete Uğruyor, Yılda 113 Bin 724 Kadın Şiddet Mağduru Oldu”, http://www.kanalturk.com.tr/21411/kad%C4%B1na-%C5%9Fiddet-art%C4%B1yor.html, 09.07.2007.
Yargıtay Hukuk Sınavında, Hülya Gülbahar, KAZETE”, Mayıs 2007
Yargıtay'dan kadını üzen karar çıktı”, Hürriyet Gazetesi, 07.07.2007
Kadınların Yarısı Evliliğin İlk Günü Şiddet Görüyor”, RADİKAL, 08.03.2007
Eğitimli Kadınlar da Şiddete Maruz Kalıyor”, ZAMAN, 23.01.2006.
Osmanlı’nın da Mor Çatıları varmış, REFERANS
Üniversiteli Eşe Dayak Taraftarı”, http://www.hurriyet.com.tr/yasam/5330897.asp?m=1 , 28.10.2006.
“Töre cinayetlerine her yıl 200 kurban veriliyor” SABAH 03.07.2008, http://www.sabah.com.tr/haber,7B134D860E8A4639B29948EECDAF41F4.html
“Yasalara rağmen töre yaşatmıyor”, Fatma Benli, 15.09.2008 Star Gazetesi, http://www.stargaze te.com/acikgorus /yasalara- ragmen-tore- yasatmiyor- 127960.htm
Karısına tecavüz eden kocaya 10 yıl hapis cezası”, Vatan Gazetesi, 11 Temmuz 2007
Baro'dan başörtülü avukatlara 'cadı avı'” http://www.haberaktuel.com/Istanbul-Barosu,-basortulu-avukatlarin-pesine-dustu-haberi-138241.html
Özgürel, RADİKAL, 24.02.1997
Çekirge, SABAH, 02.03.1997
BATUR, Nur: “Erdoğan Teziç:’Kürsüde Tak, Pazarda Aç, Kabul Edilemez”, HÜRRİYET, 10.02.2006
http://www.stratejikboyut.com/news_detail.php? id=4036 İstanbul Üniversitesi rektörü Mesut Parlak 'Türbanlıya Hakettiği Notu Vermeyiz', 01.02.2008).
411 El Kaosa Kalktı, HÜRRİYET: 10.02.2008
Anayasa değişikliği kansız olmaz, AKŞAM: 11.02.2008
3 Bin 207 Erkeğe Karşılık 18 Kadın, RADİKAL, 08.03.2007
Yatakta ''hayır'' tahrik sayıldı, http://www.haber61.net/news_detail.php?id=7784&uniq_id=1229027731