Şiddet Nedir Sorusunun Düşündürdükleri
Neslihan Akbulut Arikan
Aile içi ilişkiler ve kadın söz konusu olduğunda aile yapısındaki ya da ailedeki bireylerin sorunlarını tartışırken sıklıkla kullandığımız bir kelimedir şiddet. Önceki dönemlerde şiddet kavramı sadece fiziksel olarak algılanırken bugün artık şiddet dediğimizde mobbing (iş yerinde yıldırma ve psikolojik şiddet vakaları), aile içi psikolojik şiddet ve devletin dolayısı ile hukuk düzeninin bireye uyguladığı yasal ya da yasal olmayan şiddet türlerinin hepsini birlikte düşünebiliyoruz. Bu algıdaki değişim de muhakkak ki toplumsal değişimden ve kendi dışımızdaki başka toplumların tecrübelerini daha iyi takip edebilmemizden ayrı düşünülemez. Bültenimiz bu sayısında kapak dosyası olan sığınma evleri nezdinde de şiddeti içeren kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet, kadın istismarı gibi terimlerin etrafında gezindik. Fakat belki de en önce sormamız gereken soruyla başlamak daha doğru olacaktır: Şiddet nedir? Aile içinde kadına yönelen şiddet eylemleri ile ailenin erkek bireylerinin uğradığı şiddet içerikli müdahaleler arasında nasıl bir ayrım yapabiliriz?
Şiddet kavramı çeşitli kampanyaların, politikaların hatta yasaların merkezine oturtulmasına rağmen bunların her birine baktığımızda bazılarının şiddetin bizatihi tanımının dahi yapılmadan bu konuda bir politik görüş inşa etmeye çalıştığını görüyoruz. Bazıları ise tanım yapmaya kalktığında iki insan arası ilişkide birbirine tuzluk vermenin bile bir şiddet eylemi olarak tanımlanabilecek şekilde şiddet tanımı ortaya koyduklarını görüyoruz. “Şiddet Nedir?” başlığı atında “erkeklerin egemenliklerini tehdit altında görmeleri, ya da bu egemenliği güçlendirmek istemeleri şiddet davranışına yol açıyor” gibisinden tanım yapmaya çalışanları geçersek belki de gerçekliğe en fazla nüfus eden tanım olarak Amargi Kadın Kooperatifi’nin web sitesinde de yer alan Dünya sağlık Örgütü’nün tanımını verebiliriz:
“Genel anlamda şiddet sahip olunan güç veya kudretin, yaralanma ve kayıpla sonlanan veya sonlanma olasılığı yüksek bir biçimde bir başka insana, kendine, bir gruba veya bir topluma karşı tehdit yoluyla ya da bizzat uygulanmasıdır.” (DSÖ, 1996) (Vıolence Against Women,1996)
Biraz abartarak söylersek bu tanımın içeriği dahi bize kendimizden güçsüz birine tuzluk uzatmamızın bir şiddet eylemi sayılabileceğini söylemektedir. Bu anlamda kâğıt üzerinde mutlak bir şiddet tanımının yapılabilmesi çok mümkün gözükmese de bu biraz da şiddet teriminin farklı bir kavramı ikame etmek için kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Şiddet dediğimizde aslında karşı olduğumuz şey bir kişinin (ya da kurumun) elinde bulundurduğu gücü işkence ve kötü muameleye varacak şekilde kötüye kullanmasıdır. Tekrar edersek karşı olunan durum güç kullanımı değil gücün işkence ve kötü muamele şeklinde kullanılmasıdır. “... Güç kötüye kullanılıp adil olmayan amaçlara hizmet etmediği sürece kullanımı hiç bir sorun doğurmaz.” Bu sözler Walter Benjamin’in Şiddetin Eleştirisi makalesinde geçmektedir. (Avrupa’daki Yahudi toplama kamplarına şahitlik etmiş olan ve o dönemde yaşamış bir Yahudi düşünür olan Benjamin’in bu yorumu yaşadığı gerçeklikten bağımsız değildir. Zira o içten içe biliyordu ki Yahudilerin uğradı zulmü bitirmek için de bir güç, bir muktedir gerekmekteydi. Aynen bugün Filistin topraklarında yaşanan zulmü bitirmek için gerektiği gibi…)
Şiddet nedir tartışmalarını burada bırakarak konumuz itibariyle “kadına yönelik şiddet” kavramını ele alabiliriz. Çeşitli şiddet karşıtı kampanyaların sloganında da yer alan bu kavram (“kadına karşı şiddete son!” kampanyasında olduğu gibi) herkesin üzerinde ortaklaştığı bir şiddet tanımı var sayılarak üzerine eklenmektedir. Ortada üzerinde az-çok ortaklaşabileceğimiz bir şiddet kavramı olsa bile çeşitli kampanyaların sanki şiddetin sadece kadına karşı olanına muhalefet ediyormuş gibi pozisyon almalarının bir anlamı olmalı. Tam bu noktada “aile içinde kadına yönelen şiddet eylemleri ile ailenin erkek bireylerinin uğradığı şiddet içerikli müdahaleler arasında nasıl bir ayrım yapabiliriz” sorusu karşımıza çıkıyor. Gerçekten mutlak, değişmez ve vazgeçilmez bir fark var mı bu ikisi arasında? Aile içi ilişkilerde (ya da aile dışı bireylerde) gücün kötüye kullanımı şeklinde ortaya çıkan şiddet vakalarının güçlüden zayıfa doğru gittiğini tespit etmişsek erkeğin aile içindeki kadına uyguladığı şiddet ile çocuğa, yaşlıya vs uyguladığı şiddet arasında böylesine mutlak bir farktan söz etmemiz zorlaşıyor. Ailedeki yetişkin ve muktedir anne ya da babanın çocuklarını uyguladığı şiddetin vahim örneklerini, aynı muktedir kişilerin yaşlılarına uyguladığı şiddetin örneklerini bugün sıkça görmekteyiz.
Aile içi ilişkilerde gücün kötüye kullanımı toplumsal ilişkilerde gücün kötüye kullanımından ve siyasi iktidar erkinin uygulamalarından bağımsız değil elbette. Fakat büyük toplumsal yapılara kısa zamanda nüfuz etmenin zorluğunu (hatta imkânsızlığını) göz önünde bulundurduğumuzda nüfuz edilecek, sorunu en ufak birimde çözecek girişimler için uygulama alanının ilki ailevi ilişkiler oluyor. (Burada aileden kastımız ise idealize edilmiş, atomik, modern çekirdek aile yapıları değildir. Aile bu ideal modellere uymadığı gibi, tipolojilere de sığmayan bir fazlayı her zaman içinde barındırmıştır. Ailenin bizzat kendisi bir zindan değil belki de hayatın hengâmesinin, çıkar ilişkilerinin, ikiyüzlü sahte bağların en aza indiği kişinin kan ve duygu bağı ile de bağlı olduğu toplumsal yapılardır. Bozulduğunda ise ufak hücrelere, zindanlara dönüşebilme potansiyelini her toplumsal yapıda olduğu gibi aile de içinde barındırır. İnsanın asıl en büyük zindanının bugün batılı modern ülkelerin de kendi içlerinde tespit edip çözüm yolları aradığı üzere kayıtsız-şartsız bir bireyselleşme ve atomik hücreler haline getirilen birey politikaları olduğunu görebiliriz.)
Kadının, erkeğin ve çocuğun içinde barındığı aile muhafazakâr kompleksler sonucu bütün sorunlarıyla birlikte sahiplenilecek, kutsanacak ve sürdürülecek bir yapı olmaktan çıktığında ve aile içindeki psikolojik, duygusal, ekonomik ve siyasal sorunlarla yüzleşildiğinde adaletsiz şekilde gücün kötüye kullanımı sorunuyla da yüzleşilmiş olacaktır. Aile yapısındaki bireyleri sağlıksızlaştıran, mutsuz eden ve onların kendini tatmininin ve yenilenmesinin önüne geçen sorunlar toplumun her kesimini sarmaya mahkûmdur. Bu nedenledir ki aileyi oluşturan bileşenlerden biri olan salt bir bireyi hedefleyip, onun kurtuluşu yönünde atılan her türlü adım atıl kalmaya mahkûm olmuştur.
Bugün ülkemizde de ortaya çıkan aile fotoğrafında aile içinde kadın bireyler adaletsiz şekilde gücün kötüye kullanımından en çok mağdur edilen kesimleri oluşturmaktadır. Ailede ve toplumda kadına yönelen şiddet vakıalarından özellikle bahsetmek yerinde olacaktır. Bu somut gerçeklik, üzerine düşünülmek ve acil önlemler alınması için iyi bir başlangıç noktası olabilir. Bu başlangıç noktasının ilerisinde ise ters yönden cinsiyetçilik, kadının kurtuluşunun tek başına bir kurtuluş olacağı, ailenin kadın için salt bir zindan olduğu, anneliği-eşliğin-evlatlığın hor görüldüğü gibi çıkmaz sokaklar bizleri beklemektedir. Bu çıkmaz sokaklar aileyi sorunları ile birlikte bir tipolojiye sokup tümden reddetmeye varan ruh halinin yansımalarıdır. “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganı milliyetçiliğe, ırkçılığa, farklı dini, siyasi, etnik grupların ayrıştırılmasına karşı olarak kullanıldığı şekilde neden akraba, eş, aile olan insanlar için kullanılmasın? Adaletsiz güç dengelerinin kurbanlarından biri olarak kadının tek başına bir kurtuluşundan söz etmek ve aileyi salt kurtulmak gereken, iflah olmaz bir toplumsal hapishane olarak görmek insanın varoluşunu ıskalamaktır.