1997 yılının 28 Şubat tarihinden itibaren “postmodern darbe” olarak nitelenen bir askeri müdahale sonrasında uygulanmaya konulan başörtüsü yasağı, bugüne kadar hararetlenip durulsa da ülke gündeminden hiç düşmedi. Son on yıldır kanunen net bir şekilde adı konmayan fakat kararlılıkla sürdürülmekte olan yasak kendi mağdur kitlesini oluşturdu. Yasağa maruz kalan kadınların bir kısmı işlerinden, okullarından uzaklaştırıldı. Diğer bir kısmı ise başörtülerini şapka, peruk vb. şekilde kamufle ederek, buların dahi izin verilmediği kurumlarda ise başörtülerini çıkararak okul ya da iş hayatlarına devam etti.
Bu kitap çalışması okullarda, üniversitelerde ve devlet dairelerinde sistemli bir şekilde uygulanmaya başlanan başörtüsü yasağını temel boyutları ile ele almaktadır. Yasak dolaylı bir şekilde uygulamaya maruz kalan kadınların çevrelerinde bulunan kişileri etkiliyor olsa da durumun doğrudan etkilerini birebir yasağı ve dışlanmayı yaşayan kadınlar üzerinde görmekteyiz.
Siyasetin kilit meselelerinden biri haline gelen başörtüsü yasağı konusunda sorunun siyasal, sosyal, hukuki hatta duygusal yönüne değinen çeşitli tezler ortaya konmasına rağmen, son anayasa değişiklik girişimine kadar mevcut uygulamayı tartışmaya açan hiçbir resmi girişimde bulunulmadı. AKP’nin MHP’nin de desteğini alarak konuyla ilgili anayasa maddelerinde değişiklik yaptığı süreçte yoğun bir şekilde sürdürülen tartışmaların, yasağın temel hakları ihlal edilen kadın kitlesi üzerinde oluşturduğu sosyal, siyasal, psikolojik ve hukuki sonuçları göz ardı edildi. Bu tespitten hareketle ortaya çıkan elinizdeki çalışmada yer alan makaleler başörtüsü yasağını bugün ulaştığı sonuçlarıyla birlikte siyasal, sosyal, hukuki ve dini boyutu ile yeniden değerlendirmektedir.
Kitabın ilk bölümünde Yrd.Doç.Dr. Bekir Berat Özipek 28 Şubat süreci öncesi sorunun tarihini kısaca ele almakta ve başörtüsü yasağı uygulamalarını insan hakları içinden bir okumaya tabi tutmaktadır. Yasağın Türkiye’ye özgü gerekçelerini insan hak ve özgürlükleri açısından eleştiren Özipek, başörtüsü sorununun Türkiye’de kronikleşen insan hakları sorunun bir parçası olduğunu belirtmektedir. Sorunun çözümünün ise öncelikle devlet nezdinde başörtülü-başı açık ayrımının ortadan kaldırılması ve hak kayıplarının tazmin edilmesi ile mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır. Bu bölüm bir yandan meselenin insan hakları ekseninde yeni bir düzenlemeye ve hak kayıplarının giderilmesine ihtiyaç olduğunu vurgularken, öte yandan sorunsallaştırılan meseleyi çözüme ulaştırmak için gerekli ipuçları da vermektedir.
İkinci bölüm Doç.Dr. Ferhat Kentel’in “Bir Direnişin Anatomisi: Teorinin Raconunu Bozan Başörtüsü” başlıklı yazısından oluşuyor. Bu bölümde Türk modernleşmesi ve kamusal alan ekseninde başörtüsünün serüveni konu edinilmektedir. Tek tipleştirici modernleşme hareketlerine tek bir cevabın değil, çoğul cevapların verilmeye başlandığı günümüzde, başörtüsü Türkiye’de çoğul bir direnişin göstergelerinden biri olmaktadır. Başörtülü kadınların yasak sonrası yaşadıkları tecrübe modern zamanın parçalanmış hayatlarını birleştirme noktasında yeni bir birikim şeklidir. Bu birikimin öneminin altını çizen Kentel, evrensellik iddiası yıkıma uğrayan Modernist projeye karşı geliştirilecek direnişin ancak tek tipleştirilmeye çalışılan kesimler arasında kurulacak “özneler arası birbirini duyan ve içine alan yeni bir dil” sayesinde mümkün olabileceğini belirtmektedir. Bu dil bir “muhabbet
dili”dir. Türkiye’de çeşitli kesimlerin hak mücadelelerindeki aynılaştırıcı dinamiklere baktığımızda bu tarz bir “muhabbet dili”nin önündeki en büyük engelin farklı toplumsal kesimlerin devlet eliyle farklı kompartımanlara konarak bozuk, hasta ve çarpık ilan edilmesi olduğunu görüyoruz.
Kitabın üçüncü bölümünde başörtüsü-kamusal alan ilişkisi bir “etiketleme” ve sonrasında da “dışlama” pratiği üzerinden değerlendirilmektedir. Bu bölümü kaleme alan Doç.Dr. Alev Erkilet etiketlenen grupların toplum tarafından dışlanması şeklinde tezahür eden “toplumsal dışlama” olgusunu yoksulluk, vatandaşlık ve küresellik bağlamında ele alıyor. Sonuçta yasak sonrası uygulamaların toplumun bu kesimine yönelik nasıl çok boyutlu bir dışlama ve mağduriyet noktasına getirildiğini gösteren Erkilet, yasak sebebiyle yoksulluk ile mücadele ve eşit vatandaşlık bağlamında tüm bireylere tanınan hakların nasıl ihlal edildiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Yazara göre yasağa maruz kalan kadınların sadece ulusal değil, uluslararası sözleşmelerce de tanınan haklarının iade edilmesi ve bu sözleşmelere devlet tarafından atılan imzaların gereğinin yerine getirilmesi sorunun çözümüne doğrudan katkıda bulunacak bir adım olacaktır.
Dördüncü bölüm yasağın muhatabı olan bireyler ve toplum üzerindeki psikolojik yansımaların temel boyutlarını incelemektedir. On yıldan fazla bir süredir uygulamaya konulan başörtüsü yasağının neden olduğu sonuçlardan belki de en yıkıcı olanı yasağın bireylerin yaşamına olan psikolojik yansımalarıdır. Rehber ve psikolojik danışman Âdem Çakır’ın yasağın psikolojik etkilerini ele alan çalışması bu konuda yasak mağdurları üzerine daha detaylı bir psikiyatrik araştırmaya olan ihtiyacını ortaya koymaktadır. Özellikle ergenlik ve ilk gençlik dönemlerinde maruz kalınan dışlanma ve yasak durumunun bireylerin kendilerini gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engel olduğunu belirten çalışma yasağın gölgede kalan beklide en önemli boyutuna ışık tutmaktadır.
Dışlama ve yok sayma hali toplumda çoğunluğu oluşturan bir kesime yönelik devreye sokulduğunda farklı bir meşrulaştırma mekanizmasının işlediğine tanık olmaktayız. Müslüman temsiliyetin yüksek olduğu bir toplumda, İslami bir pratiği dışlama unsuru haline getirmenin yollarından biri, toplumda mezkûr pratiğin İslam’ın gereklerinden biri olmadığı kanaatini oluşturacak söylemsel bir alan oluşturmaktan geçmektedir. Başörtüsü kullanımını dini bağlamın dışında bırakarak, meseleye salt politik kaygılar ile giyilen/giydirilen bir kisve rolü biçilmesi mevcut yasağın meşrulaştırılmaya çalışılmasının en önemli göstergesidir. Bu nedenle kitabın beşinci bölümünde meselenin dini boyutu işlenmiştir. Bu bölümde Prof.Dr. Salim Öğüt, hem mevcut başörtüsü karşıtı söylemlerin ikiyüzlülüğünü ortaya koymakta, hem de İslam hukuku açısından tartışmalara açıklık getirmektedir.
Okullarından ve iş yerlerinden dışlanan kadınların önce ulusal mahkemelerde sonrasında da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) sürdürdüğü hukuki mücadele kitabın altıncı bölümünde ele alınmaktadır. Yasağın hukuki boyutuna yönelik tartışmalar son Anayasa değişikliği nezdinde bugün dahi hız kesmeden devam etmektedir. 2008 yılı başındaki son anayasa değişikliğinde de gündeme geldiği haliyle mevcut kanunlarda açıkça belirtilmemiş bir kıstası (başı açık olma) kullanarak temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanması şeklinde tezahür eden başörtüsü yasağının hukuki boyutu örnek davalar eşliğinde Av. Fatma Benli tarafından ele alınmaktadır. 2008 yılı içinde Türkiye anayasasında yapılan değişikliğin anayasa mahkemesi tarafından bozulması kararı da mevcut hukuki düzenlemelere aykırılığı yönünden ele alınmıştır.
Bugün başörtüsü etrafında yapılan tartışmalar sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da da kamuoyunu meşgul etmektedir. Fakat hiçbir Avrupa ülkesinde (hatta Tunus hariç Asya, Amerika, Afrika, Antarktika ya da Avustralya’da hiçbir bölgede) Müslüman kadınların başlarını örttükleri takdirde çalışma ve eğitim hayatlarını bitiren Türkiye benzeri bir uygulama söz konusu değildir. Türkiye’de tartışmaya meydan vermeyen yoğun bir yasak uygulaması yaşanırken, Avrupa’da mesele çok boyutlu bir şekilde ele alınmaktadır. Burada belki de göz önünde bulundurulması gereken asıl mesele aynı gibi gözüken iki tartışmanın faklı tartışmalar olmasıdır. Türkiye’de modernleşme projesinin ürünü olarak tezahür eden başörtüsü yasağı, Avrupa’da göçmenlik tartışmaları ile birlikte yürümektedir. İki alanı farklılaştıran bir diğer önemli nokta ise Avrupalıların tarihsel arka planı ile geçmişten günümüze taşıdıkları önyargıları, kendilik algısı ve ötekileştirici söylemidir. Çalışmanın yedinci ve son bölümünde Dr. Ayşe Başıbüyük Avrupa’da süren bu tartışmalar ekseninde meseleyi değerlendirmekte ve Türkiye’deki tartışmalara katkı sağlamaktadır.
Sonuç olarak bu çalışma, Türkiye’nin gündemini on yıldır değişen yoğunluklarla meşgul eden başörtüsü yasağının ortaya koyduğu tabloyu siyasal, sosyal, psikolojik, hukuki ve dini boyutlarıyla ele alan kaynak bir çalışma olması amacıyla hazırlanmıştır. En kapsamlı çalışmanın dahi sınırları olduğu göz önüne alındığında bu kitabın da bir takım kısıtlılıkları olduğunu belirtmek gerekmektedir. Bu kısıtlılıkların başında meselenin Psikiyatrik ve Antropolojik yönünün ayrıntılı olarak tartışılmamış olması gelmektedir. Yine de kitabın mevcut sınırlar dâhilinde meseleye anlamlı bir katkı sağlayacağını umuyoruz.
Bu çalışma yoğun bir emek ve bir ekip çalışmasının sonucunda meydana geldi. Kitabın yazım aşamasında değerli yorum, eleştiri ve katkılarını esirgemeyen Bekir Berat Özipek, Alev Erkilet, Ferhat Kentel ve Salim Öğüt’e, böyle bir çalışma yapılması gerektiği fikrini ortaya koyarak kitabın oluşmasını mümkün kılan Fatma Benli ve Ayşe Başıbüyük’e, ilgili bölümlerde yapıcı eleştirileri ile katkı sunan Mustafa Şentop, Muharrem Balcı ve Yasin Şamlı’ya, çalışmanın hukuki bölümündeki katkılarından dolayı Münevver Kübra Bakırcı ve Elif Güzel’e, yayına hazırlanma aşamasında yoğun emek harcayan Hatice Maral’a ve kitabın basım a şamasındaki katkılarından dolayı Siyah Martı Ajans çalışanlarından
Reyhan Cerit’e teşekkürlerimizi sunmayı bir borç biliyoruz.
Neslihan Akbulut
Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği Genel Sekreteri