MAHREMİYETİN İHLAL ÖRNEKLERİ OLARAK DARBELER VE OHAL
0
comment
681

kez okundu..

 

MAHREMİYETİN İHLAL ÖRNEKLERİ OLARAK DARBELER VE OHAL

 

Süheyb Öğüt
 

Ben söz aldığım yerden şöyle devam edeceğim. Bugün bu başörtüsü yasağıyla beraber Cafer Solgun’un çektiklerini biz beraber düşünmek zorundayız. Ben şunu söylemiyorum tabi, cezaevlerinde, işkence hanelerde maruz kalınan şiddet, o müstehcen şiddetin kendisi aynı şekilde aynı ölçüde doğrudan başörtüsü mağdurlarının kendisine de uygulanıyor’ demiyorum. Fakat ben başka bir şeyden bahsedeceğim. Burada paradigmatik bir ilişki var bence. Yani aynı biçim üzerinden devam eden bir zulüm var, şimdiden de onu söylemiş olayım. Ve tezi hep bunun üzerinden devam ettireceğim.
“Soyun emri” benim için çok önemli ve bana soracak olursanız “başörtüsünü aç” demek de zaten “soyun” demek olmuş oluyor ve iş burada başlıyor. Temel olarak burada ister bir bedene doğrudan belli aletlerle veya döverek işkence edin ya da isterseniz onu herkesin ortasında çıplak bırakın ya da çıplak hissettirecek şekilde bırakın. Beden bu şekilde nesneleştirildiği her anda artık sizin tasarrufunuzda olmaktan çıkıp da egemen iktidarın tasarrufuna, onun keyfi tatbiklerinin bir nesnesi haline dönüşmeye başladığı her anda ortada ilk olarak kaybolan şeyin kendisi mahremiyettir ve ilk tezahür eden netice de sizin bir zül haline gelmiş olmanızdır. Evet, işkenceler zulümler her dönem oldu maalesef. Fakat Modernitenin bu manada mümeyyiz bir vasfı var bence. Michel Foucault bunu bio-siyaset olarak tarif ediyor.
 
“Bio-siyaset nedir?”, “Nereden ortaya çıkmıştır?” diye soracak olursak cevabı şöyle: Modernite öncesinde daha çok öldürme gücünü temsil eden bir egemen iktidar var. Yani egemenlik demek, egemen iktidar olmak demek öldürme gücünü temsil ediyor olabilmek demek. Bu moderniteyle beraber -ki modernite şehirleşme ve kapitalizm gibi süreçleri beraberinde getiren bir süreçtir- ortaya egemen iktidarın meşgul kalmak zorunda olduğu başka sorunlar çıkıyor. Nedir bu sorunlar? Nüfus diye bir şey ortaya çıkıyor şehirleşmeyle beraber. Tabii ilk şehirleşmenin yaşandığı Londra, Paris gibi yerler çok kaotik, derme çatmadır. Çok ciddi hastalıklar, yangınlar, salgınlar vs. olmuştur. Çok ciddi nüfus artışları oluyor; bunları dengelemek zorunda kalıyorlar. Nüfus planlaması başlıyor. Temelde hep bedenle alakalı olan, bedenin hijyenleştirilmesi, sterilleşmesi, ehlileştirilmesi, disipline edilmesi üzerine politikalar giriyor devreye. Çünkü üretim var bir taraftan ve o üretim için kendisine uygun bedenlerin de yetiştirilmeleri, üretilmeleri gerekiyor. Bütün bunlar neticesinde moderniteyle beraber bilhassa beden, merkezileşen bir sorun haline geliyor ve egemen iktidarın da en merkezi konusu haline geliyor. Egemen, iktidarını hep bu minvalde uygulamaya başlıyor. Bu manada da artık egemen iktidar -şöyle kabaca söylersek- öldürme gücünü temsil etmekten ziyade artık bedenleri yaşatmaya ama onları tamamen disipline ederek ve ehlileştirerek ve sterilleştirilerek -artık nasılsa- ama her seferinde disiplinize ederek işlemeye başlıyor. Yaşatıyor ama artık bu nasıl bir yaşamaksa… Ve bu manada “artık” diyor Michel Foucault “bir bio siyaset dediğimiz şey tezahür etmiş oldu.” Yani bedenin içine kadar işleyen ve onda temel olarak vücut bulan bir bio-siyasal minval bu. Michel Foucault işin bu noktaşından sonra fazla ilerlemez. Egemenlik meselesi ve bio siyaset arasındaki ilişki üstünde çok ısrar etmez Foucault. Georgio Agamben bu konuda yazar.
 
1894 yılından itibaren toplama kampı denen gerçekle karşılaşıyoruz. Toplama kampı yeni bir şey. Çünkü öncesinde toplanıp öldürülen insanlar bu kamplarda toplanıyorlar ve öldürülmüyorlar ama yaşamıyorlar da. Yani sadece biyolojik bir biçimde hayatta kalmalarına yetecek şeyler veriliyor. Ve bir hayvana yapılmayacak muameleler yapılıyor. Bugün en son örneklerinden bir tanesi Guantanamo’dur. Daha öncesinde Auschwitz vs. var. Hâsılı beden orada öldürülen bir şey değil, tersine yaşatılan -ama artık nasıl bir yasamaksa- bir şey haline gelmiş oluyor. Agamben şöyle bir şeyden bahsediyor bize, “Michel Foucault’nun anlatmış olduğu bio-siyaset kendisini nihai olarak bu toplama kamplarında gerçekleştirdi” diyor. “Toplama kamplarında bedenin bizzat disiplinize edilmesi, bir biyolojik yığına indirgenmeye başlaması tam da buna işaret eden bir şeydi” diye devam ediyor. Bu önemli çünkü bio-siyasetin nesnesi olan o beden ile ilgilenen egemen iktidar diyor ki, “ben senin biyolojik hayatınla ilgileniyorum, senle değil. Yani benim problemim bir insan olarak bir şahsiyet olarak sen değilsin; ben senin biyolojik tarafına bakıyorum.” Agamben de diyor ki “zaten tam bu anda beni biyolojik bir nesnenin kendisine indirgemiş oluyor.” İşte paralellik böyle kurulmaya başlanıyor.
 
“Toplama kampı nerden çıktı?” diye soracak olursak, ortada çelişkili bir durum var. Çünkü toplama kampı dediğimiz hikaye bir tarafıyla bir bakıyoruz demokrasilerin kendisine mündemiç bir süreç. Nasıl mündemiç? “Demokrasilerde monarşilerde var olan keyfilik ortadan kalktı yerine hukuk geldi ve egemenin kendisi hukuk oldu,” deniyor. Ve “demokrasilerde kimse monarkın davrandığı gibi keyfi bir biçimde davranamaz, insanlara şahsiyetli, haysiyetli şekilde bakmak ve bu şekilde davranmak zorundadır,” deniyor. Ama Karl Schmitt şunu sordu: “bu demokrasi dediğiniz şey sonunda askıya alınabiliyor mu?” Evet. Ne zaman askıya alınıyor? Olağanüstü hal ve durumlarda.
 
Hukukun askıya alındığı Olağanüstü hallerde hukukun bize garanti etmeye çalıştığı bütün her şey askıya alınıyor. Hukukun üstünlüğü hikâyesini anlatan bütün liberal teorilerin hepsi şöyle bir şeyden bahseder, “Hukuk, mahremiyeti/ bedenin mahremiyetini tesis etmek için vardır.” İlkönce biz bedene bir mahremiyet veriyoruz, onu dokunulmaz kılıyoruz. Sonra da bütün o mülkiyet hikayesini getiriyorlar. Beden de onun içerisinde olan bir şey. Sonra eviniz-barkınız vs. bunları da garanti ediyor güya. Olağanüstü halde ise bütün bu mahremiyet, bütün hukukun size vaat ettiği mahremiyetin kendisi sizden alınıyor ve siz artık sokaktaki bir taş parçasından farksızsınız bu noktadan itibaren.
 
O zaman şunun da altını çizelim, bir insanı sokaktaki bir taş parçasından farklı kılan şeyin kendisi mahremiyettir. Çünkü sokaktaki bir taş parçasını istediğiniz gibi vurursunuz, döversiniz vs. Size böyle muamele ediliyorsa zaten size bir taş parçası gibi bakılıyor demektir. Dediğimiz gibi bu olağanüstü hal durumlarında tam da bu mahremiyet durumu ortadan kalkıyor ve Cafer Solgun’un yaşadığı şeyler ortaya çıkıyor, bu işin bir tarafı zaten. Öte yandan sadece onun yaşadığı şeyler değil, bugün mesela Guantanamo’da yaşanan hikâye de onun bir tarafı. Çünkü hukuki olarak “salt hukuki” dilin normunun içerisinde Guantanamo’yu anlatamıyorsunuz. “Nerden çıktı bu?” diyemiyorsunuz. Ama işte o hukukla hukuksuzluk arasında bir mıntıka ortaya çıkıyor ve Guantanamo diye bir şey ortaya çıkıyor ya da Cafer Solgun’un çektikleri ortaya çıkıyor ya da başörtüsü diye bir problem ortaya çıkıyor. Şimdi bu hikâyenin bağlantısı, benim için ilk noktası bu. Özetlersek, modernite dediğimiz şey bio-siyaset diye bir şeyi ortaya koydu ve burada bedenin kendisini nesneleştirdi. Bu nesneleştirmenin kendisi kimi zaman psikolojik, kimi zaman tıbbi, kimi zaman belli disiplin teknikleri dâhilinde oldu, her seferinde nesneleşti ve bu nesneleştirme ta toplama kamplarına kadar vardı ve bu noktada beden ilk önce mahremiyetini kaybetti.
 
Modern egemenlik paradigmaları en başta mahremiyetin kendisini ihlal edici bir şekilde bir minvalde ilerler, temel kriz burada. Ve o zaman artık şöyle düşünmemiz gerekiyor “mahremiyeti ihlal eden her tür hareketin kendisi ve özellikle bu egemen iktidarın kendisinden geliyorsa bu tür şeyler sonu Guantanamo toplama kamplarında bitecek olan, Auschwitz’lerde bitecek olan bir sürecin kendisidir. Ya da bizzat zaten bunun vücut bulması anlamına gelmektedir.” Yani çok basit bir şeyden bahsedeceğim, artık bunları birbirine bağlantılı olarak düşünmemiz gerekiyor. Yani bir tarafta sokakta diyelim ki birisine polis geldi “soyun” dedi ya da soyunmak değil “üstünü çıkar” dedi ya da dokundu taciz edici bir şekilde, şu şekilde, bu şekilde, ya da birisinin evine girdi ya da birisin saçını açtı ya da birisine işkence yaptı, bir fark yok. Şu anlamıyla bir fark yok, birisi daha az acı çekiyor birisi daha çok acı çekiyor olabilir. Fiziksel olarak ben bundan bahsetmiyorum. Mahremiyetin ihlal edilmesi anlamında bir fark yok. Facianın kendisi burada. Mahremiyetin tesis edilmesi konusunda benim iddiam şu, ben mahremiyetin tekilliği (singularity) diye bir şeyden bahsediyorum. Being as such of privacy, İngilizcesini böyle söyleyebilirim. Türkçesi, mahremiyetin öyle olmaklığı… Bundan neyi kastediyorum onu anlatayım kısaca ve öylede bitireceğim.
 
Birisine “kimsin?” diye bir soru sorduğumuz zaman, cevap “pek çok kimlik kategorisinden müteşekkilim” oluyor. Erkeğim, şu millettenim, bu ırktanım, şu cinsiyettenim ve saire. Böyle bir sürü kimlik kategorisi çıkıyor ortaya ama hiçbirisi beni tek başına tam olarak tarif etmiyor. Beni tarif edebilecek en doğru şey, “ben sahip olduğum kimlik kategorilerinin toplamıyım.” İlla bir kimlik söylemi içersinde konuşacaksak bunu söyleyebilirim. Kendimi sahip olduğum kimliklerden (erkeklik, Türklük vs.) hiçbirisine indirgeyemem. Yani ben bir tekilim ve benden bu dünya başkası yok. Ama bu tekilliğim pek çok farklı unsurdan müteşekkil bir tekillik: “being as such.” Şimdi mahremiyet derken de ben böyle bir şeyden bahsediyorum. Mahremiyet pek çok alanda, pek çok şekilde tezahür eder. Evinizin kapısını kapatırsınız evinizin mahremiyetini sağlamış olursunuz. Sokağa çıkarken üstünüze bir şey giyinirsiniz. İsterseniz dekolte bir kıyafet giyersiniz, isterseniz saçınızı açarsanız, isterseniz benim gibi gömlek giyersiniz ama bir şey giyersiniz ya da bir şekilde bir hareket takınırsınız. Yani ya giyiniyorsunuz ya da belli hareketler, jestler, mimikler yapıyorsunuz bir şekilde mahremiyetinizi temsil ettiğinizi karşınızdakine anlatıyorsunuz. Afrika’daki “çıplak” yerli kabileler için de geçerli bu durum. Hans Peter Duer dediğimiz bir antropolog “çıplak” dediğimiz bu kabilelerin gayet giyinik oldukların bize anlattı. Bu konuda çalışmalarına bakabilirsiniz. İşte bu şekillerde mahremiyet dediğimiz şey teşekkül ediyor.
Önemli olan nokta şu, mahremiyetin tam olarak teşekkül edebilmesi için bütün bu ayrı unsurların, evin kapanması, bedenin bir yerinin kapanması ya da bir yerin dokunulamaz olması vs. aynı anda bütün bunların hepsinin muhafaza edilmesi gerekiyor. Birini diğerinden ayırmak mümkün değil. Diyelim ki Cafer Solgun hapishanede işkence görürken birisi bana gelip de şundan bahsedemez, “evet, biz onun bedeninin mahremiyetini ihlal ettik ama onun mesela arkadaşlarıyla yaptığı konuşmaları gizli gizli dinlemiyoruz ya da evine girmiyoruz.” Dolayısıyla mahremiyet hiçbir tekilliğine indirgenemez. Ve her bir tekilliğini her bir tekil tezahürü mutlaka hepsi birbiriyle tamamlanmış bir şekilde muhafaza edilmek durumundadır. O zaman noktaya buradan bakarsak, başını örtmeyi önemli gören birinin başının açılmasıyla, cezaevindeki “soyun” emrinin paradigmatik olarak aynı şekilde cereyan etmesini ileri sürmemin temel sebebi burada yatıyor. İlk sıkıntı, siz birisine “başını aç” dediğiniz anda da, “soyun” dediğiniz anda da, “dövüyorum seni” dediğiniz anada da her seferinde mahremiyeti ihlal ediyorsunuz. Bu bir facia ve bunun arasında ben mahremiyetin ihlal edilmesi noktasında da hiyerarşikleştirme yapılmasını istemiyorum. Acılar anlamında değil.
 
 

Eğer ortada en ufak bir mahremiyet ihlali varsa, eğer hakikaten bir şeylere inanıyorsak, insan dediğimiz şeyin bir haysiyeti olduğuna inanıyorsak bu yapılanın karşısında herkes durmak zorunda. Artık en azından başörtüsü mevzusunda da tartışırken bu noktada tartışmak zorundayız. Yani “başörtüsünü aç” emrinin kendisinin temel siyasi anlamının mahremiyetin ihlal edilmesi olduğunu ve bu ihlal edilme meselesinin ne Guantanamo toplama kamplarından, ne de olağanüstü hallerle beraber ortaya çıkan bütün bu işkence hallerinden paradigmatik olarak farkının olmadığının, bir halin diğerini beslediğinin, hepsinin aynı minvalde tezahür ettiğinin altını çizmemiz gerekiyor. Ve bu artık bir İslam Müslüman vs. meselesi değildir. Bir demokrasi meselesi de değildir. Bu bizzat bir mahremiyet, bir haysiyet, bir izzet-i nefs artık ne diyorsanız bu onun meselesidir. İnsanı artık bir taş parçasından farklı görebilmenin meselesidir. Bunu görebilen herkes bütün hepsinin bütün mahremiyet ihlallerinin o veya bu şekilde hiçbir fark gözetmeden mutlaka karşısında durmak zorundadır.

 

3/10/2011 tarihinde yazıldı..
Süheyb Öğüt

Name
Comments
Kalan karatkter sayısı : 500
Submit my comment

 Home | Authors| Guest Book| Request Form | Contact 

 AKDER | Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği | www.ak-der.org | All Rights Reserved.
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması
 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.