MAHALLELİ TEŞVİKİ İLE TECAVÜZE UĞRAMAK, ÖLDÜRÜLMEK
0
comment
681

kez okundu..

 
            MAHALLELİ TEŞVİKİ İLE TECAVÜZE UĞRAMAK, ÖLDÜRÜLMEK
 
Özlem Yağız
 
Son aylarda arkadaşlarım, eşim dostum, kiminle konuşsam sürekli aynı gözlem dile getiriliyor: “Medyada taciz, tecavüz ve özellikle aile içi cinsel istismar gibi suçlarla ilgili haberler çok arttı.” Kimimiz haberlerdeki artışı bu suçların artışına bağlayarak ümitsizleşirken, olayları başka bir bakış açısıyla değerlendirenler ise bu vakaların basında artık daha çok yer aldığını, toplumun duyarlılığında bir artış olduğunu düşünerek teselli bulmaya çalışıyor.
 
Çocuklara yönelik aile içi cinsel istismar olayları normal bir vicdanın ve aklın kaldıramayacağı kadar ağır ve belki de bu yüzden de toplumun konuşmayı en çok ret ettiği olaylar. Buna rağmen gazetelerde özellikle son günlerde bu konu ile ilgili vakalarla ilgili haberlerde oldukça büyük bir artış var. Yine de genel olarak artık çok klişeleşmiş bir şekilde ‘lanet olsun böyle baba’ ya da ‘olmaz olsun’ gibi başlıklarla verilen bu haberlerin artışındaki durumu, toplumun duyarlılığının arttığı yolunda hayra yormak zor. Nihayetinde sürekli gündeme getirilen ancak sebep ve çareleri üzerine iki satır edilmeyen taciz ve tecavüz olayları sadece bir BBG evindeki insanların bizi kızdıran görüntülerini izlediğimiz gibi ‘vay be ne rezaletler var şu dünyada’ diyerek geçtiğimiz her geçişimizde de biraz daha bu acıların sıradanlaştığı vakalar haline geliyor. Daha da kötüsü pornografikleşiyor.
 
Üstün körü bir araştırma ile karşımıza çıkan bazı bilgiler, ensest vakalarının ülkemizde -batı toplumundaki kadar yaygın olmasa da- hiç de küçümsenmeyecek bir oranda gözüktüğü yönünde. Trakya Üniversitesi’ne ait bir araştırmada bu olayın toplumda gözükme sıklığı  % 1,4 olarak verilmiş. Bu konuda ülkemizde yapılan araştırmalarda mağdurun yaşı, cinsiyet durumu, bu olaya sebep olan kişinin kendisine yakınlığı ve istismarın şiddeti, birden fazla vuku bulup bulmadığı gibi faktörlere bağlı olarak, çocuğun ne şekilde etkilendiği ve ileriki yaşlarında hangi psikolojik rahatsızlıklara uğrama riskinin altında olduğu ile ilgili bilgilere genişçe yer verilmiş.
 
Benim aile içi cinsel istismar ile ilgili üzerinde durmak istediğim konuların başında, failin kişilik yapısı ve durumu ile ilgili bilgiler geliyor. Her şeyden önce aile içi istismar vakalarında failin durumu ile ilgili bilgilerde %50 oranında alkol kullanımı ilk sırada geliyor. Ardından sırasıyla otoriter, saldırgan kişilik yapısı, kişinin kendisinin de çocukluğunda tacize maruz kalması, ağır psikolojik bozukluklar gibi psikolojik etkenler daha ötesinde madde kullanımı gibi meseleler yer alıyor. Tabi buna eğilimli kişilikler üzerinde yine çağımıza ait internet üzerinden yaygınlıkla çocuk pornosu seyredebilme olanakları ile kimi ailelerin ekonomik şartlar gereği pek çok çocuğu aynı odada yatırması gibi faktörleri eklemek de mümkün.
 
İstismar ile ilgili olaylarda bazı psikiyatristlerin ‘pedofiliyi akıl hastalığı ile özdeşleştirmeyin böylece tacizcinin ekmeğine yağ sürersiniz’ şeklindeki uyarılarını da dikkate almakta fayda var. Tacizciler çoğu zaman bilinçli kişilikler oluyor. Aslında bu durum doğuştan gelen değil sonradan bazı etmenlerle ortaya çıkan bir durum. Belki de çok basit toplumsal alışkanlıklarımızın değiştirilmesi ile epeyce faydalı sonuçlar da elde etmek mümkün.
 
Geçtiğimiz sene kış aylarında AK-DER bürosuna gelen çeşitli Alman sivil toplum temsilcileri ile yaptığımız dostça bir görüşme geliyor aklıma. İçlerinden bir tanesi Almanya’da uzun yıllardır göçmenler ile alakalı çalıştığını belirterek uyum problemlerini anlatırken, kendi izlenimlerine dayanarak, uyuşturucu kullanan gençlerin aileleri tarafından çok yaygın olarak tercih edilen bir uygulamadan bahsetmişti. Buna göre aileler, çocuklarını bu beladan kurtarmak ümidi ile Türkiye’den özellikle dindar ailelerden ‘başörtülü’ kızlarla evlendiriyorlarmış. Her ne kadar bu tespitin ve arkasından gelen kimi konuşmaların sonucunda, için için konuşan kişilerin göçmenlere bakış açısı ile ilgili bazı tepkiler duysam da, hayat tecrübesi denen şey söylenenlerin tam da haksız bir eleştiri olmadığını söylüyordu bir taraftan.
 
Pek çoğumuzun hayatın içinde sıklıkla karşılaştığı bir mantıktır bu. ‘Serseri’ olan çocuğun başını bağlayınca sorumluluk sahibi olacağına inanan aileler belki de ciddi bir şekilde alkol, madde problemi olan çocuklarını bu sorunlarından evlendirerek kurtaracağını düşünürler. Toplum da bu noktada oldukça teşvikkârdır: Evlenince geçer... Yine aileler ciddi ve ileri derecede psikolojik problemleri olan çocukları da evlenmeye teşvik eder. Böylece kız evlatsa geleceği garanti altına alınacak, erkek evlatsa uslanacak siniri yatışacaktır. Zaten kol kırılmalı (ama bazen kırılan ilerideki torunların kolu - kafası da olabilir) yen içinde kalmalıdır.
 
Suç işlediği zaman ceza bile alamayacak, dinen bile akıl yeterliliği olmadığı için muaf sayılan pek çok kişinin dahi, çocuk ve aile sorumluluğu taşıdığını görürüz bu tutum sayesinde. Nihayetinde çocuğun taşıdığı ciddi problemlerin kaynağına inmek ve savaşmak hem psikolojik olarak, hem kültürel açıdan hem de maddi imkânlar açısından daha zorlu bir yol iken bütün bunların evlenince hal olacağını düşünmek daha kolay ve tatlı bir ümittir aileler için.
 
Suç işleme meyli ve vicdan arasındaki bağlantı çok karmaşık olmasına rağmen madde bağımlılığı, alkol ve psikolojik rahatsızlıklar gibi sebepler pek çok olayda atlayamayacağımız, mutlaka üzerinde durulması gereken faktörler.
 
Öte yandan mahalle baskısı tezi son derece ciddi sosyolojik araştırmalara konu olmuşken, bence bir de biraz ciddiyetsiz, biraz geveze, biraz da ukala bir mahalleli tavrını konuşmakta da fayda var. Birkaç yıl önce önünden geçtiğim bir binanın altıncı katına çıkmış atlayacağını söyleyen bir kişiye aşağıda duran mahallelinin ‘atla atla’ diye tezahürat yaptığına, bağırıp çağırdığına şahit olmuştum. Sanki ölümle bir kumar oynanıyordu. Atlamazsa çokbilmiş mahalleli haklı çıkacaktı. Atlarsa yazık olacaktı belki ama ne yapılabilir…
 
Hayatla böylesi oyun oynamak hele ki başkalarının hayatını riske atmak bazıları için ne kadar da sıradan olabiliyor. Yine çok rastlanan bir durumdur. Kadın evden kaçar ‘kocam beni dövüyor, öldürmekle tehdit ediyor’ diye komşulara sığınır. Komşu teyzeler “Ah yavrum, bu bir şey mi? Biz neler çektik, hep çocuğumuz için... Hadi dön evine kızım, yuvanı yıkma.” vs. vs. sözlerle el birliği ile bir iyilik yarışına başlar. Bazen de bu iyiliksever teyze rolünü bizzat karakoldaki polisler oynayıverir. Sonra?
 
Sonrası mesela Birgül’ün Semra’nın artık olmayan hayatı ve artık olmayan bu insanların çocuklarının artık olmayan mutluluğu. 30 yaşında iken kocasının aşireti tarafından çocuğu olmuyor diye öldürülen Birgül İstanbul’daki evinden kaçarak polise sığınır, ‘Beni öldürecekler’ diye ihbarda bulunur. Sonra bizim ‘Ayşe teyze’ kılıklı, iyiliksever polisimiz tarafından kocasıyla barıştırılır ve eve yollanır. Sonrası aileler arasında birkaç saat süren ikinci gelin isteme pazarlığı(çünkü birincisi ‘defolu’ çıkmıştır) ve bir kurşunla biten gencecik bir hayattır Birgül için.
 
30 Eylül 2007 tarihli gazetede başka bir haber: Sanki senaryo aynı, sadece isim ve yer değişmiş gibidir. Bu seferki iç parçalayan olayın maktulü, Kastamonu’lu Semra. Semra kocası tarafından tabancayla yaralanıyor. Olay polise intikal ediyor. Sonra bir gazeteye göre yine iyilikperver insanlar ikna ediyor Semra’yı. Şikâyet yanlışlıkla silah ateş aldı diye geri çektiriliyor. Öyle ya, yuvası dağılmasın Semra’nın. Çocukları mağdur olmasın. Sonra bakın ne oluyor: Ertesi gün, evet, tam ertesi gün kocası bu sefer kavgada Semra’nın kafasına makası geçiriveriyor ve çocuklarının gözü önünde yığılan kadını defalarca makaslıyor. 35 yaşında bu şekilde noktalanıyor Semra’nın da hayatı.
 
Her ne kadar şair ‘bu kadar cehalet ancak eğitimle olur’ dese de düşünmeden edemiyorum: Artık daha çok okula giden eğitim alan bir toplumuz. Üstelik hınca hınç bir yarış, küfelerle bilgi alıyor çocuklarımız. Ne kurbağanın sindirim sistemi eksik müfredatlarında, ne de yığınla savaşın tarihi. Vatandaşlık dersi, şu dersi bu dersi, bir de gerçek bir hayat bilgisi koysak bunca dersin yanına… İğneyi biraz kendimize batırsak? Çocuklarımız bazı toplumsal yanlışlıklarımızı tartışsa bu derslerde? Hayatın ciddi bir şey olduğunu hayatla oyun oynamamayı öğretsek mesela? Durmadan kıskanan şüphelenen sevgilinin bunu çok sevdiği için yapmayabileceğini, paranoid bozukluklar taşıyabileceğini, alkolizmden kurtuluş yolunun yuvaya, eve-barka karıştırmakla olmadığını ve dolu birçok şeyi öğrense çocuklarımız çok mu kötü olurdu? Varsın OKS’lerde ÖSYM’lerde iki üç soru eksik yapsınlar, ben razıyım.           
 
 

3/10/2011 tarihinde yazıldı..
Özlem Yağız

Name
Comments
Kalan karatkter sayısı : 500
Submit my comment

 Home | Authors| Guest Book| Request Form | Contact 

 AKDER | Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği | www.ak-der.org | All Rights Reserved.
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması
 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.