DARBELER TARİHİ İLE YÜZLEŞMEK
0
comment
530

kez okundu..

DARBELER TARİHİ İLE YÜZLEŞMEK

 
Cafer Solgun
 
Bugüne kadar darbeler üzerine -özellikle yakın tarihimiz açısından bir milat haline gelmiş olan 12 Eylül üzerine- neredeyse söylenmedik söz kalmadı; çok sayıda yazı ve araştırmanın, değerlendirmenin, eleştirel konuşmaların konusu olarak çeşitli yönleriyle ele alındı. Fakat darbelerin ya da cunta dönemlerinin özgün bir boyutuna dikkat çekmek, mahremiyetle olan ilişkisini, alakasını gündeme getirmek, gerçekten çok çarpıcı, etkileyici bir düşünceydi. Ben bu panelde katılımcı olarak konuşmayı kabul ettiğim andan şu ana kadar, taslaklar hazırladım ama bu, herhangi bir teorik konuda, politik konuda veya “son siyasal gelişmeler” üzerine konuşmak gibi bir şey değil benim açımdan. Bu yüzden o taslakların hiçbirin hiçbir anlamı kalmadı.
Darbe deyince bunun bende yaratmış olduğu çağrışım, doğrudan işkence. Ve “soyun” emri. Maalesef Cumhuriyet tarihi biraz da darbeler tarihidir. En son “post modern” darbe icatları da yapıldı. Bunlar olağanüstü dönemler ve her birinin de gerekçeleri var; rejimi korumak ve kollamak olarak ifade edilen gerekçeler bunlar. Ne zaman cumhuriyet, devlet, rejim, toplum, memleket “tehlikeye” girse, darbelerle bu tehlikelerden bizi “korumak ve kollamakla” kendisini yükümlü gören bir ordumuz var. Şimdi biraz dil alışkanlığı, biraz da üzerinde çok fazla düşünmeden konuşmakla ilgili bir şey olarak cunta dönemleri için “bu dönemler sınırlı süreleri olan, özgün ve özel dönemlerdir,” denir. “60 darbesi 27 Mayıs 1960’da gerçekleşip 1961 yılında, o darbeyi simgeleyen anayasanın kabul edilmesiyle beraber bitmiştir” denir. Veya “1973’de seçimler gerçekleştirildikten sonra bitmiştir 12 Mart rejimi” denir. 1983’te yapılan seçimlere kadar yaşanan süre 12 Eylül 1980 darbesinin fiilen kendisini gerçekleştirdiği süre olarak kabul edilir vb.
 
Gerçi 28 Şubat bu yönüyle biraz farklı. 28 Şubat’ın paşalarından biri Çevik Bir, “28 Şubat bir süreçtir gerekirse 1000 yıl daha devam edecektir” demişti. Aslında doğru bir şey söyledi. Şu anlamda: Darbeler, bizim yaşadığımız ülkede bizi yöneten, Türkiye coğrafyasında yaşayan insanları, halkları, kültürleri, kimlikleri, inanç ve değer sahiplerini yöneten rejimin iç yüzüdür, ta kendisidir! Yani “Cumhuriyet sıkıntıya girdi, darbe yaptık, Cumhuriyet’in sıkıntıları giderildikten sonra sistem normale döndü” ifadesi kocaman bir yalandan ibarettir. Dikkat edilirse bütün darbe rejimleri kendilerinden sonra rejimin isleyişini tayin edecek yasalar, kurallar, uygulamalar getirerek çekilmişlerdir.
Mesela bizim sol camianın hala bile ağırlıklı olarak “nispi demokratik bir ortam getirdi” diyerek farklı görmeye, farklı kılmaya çalıştığı 1960 darbesi, bilinen 1961 anayasasını getirmiştir. Danıştay, Sayıştay ve Milli Güvenlik Kurulu gibi rejimin köşe taşlarını oluşturan bazı kurumların yasal hale gelmesini sağlamıştır. 1971 darbesi, 12 Mart rejimi, “şu ya da bu şekilde biraz demokrat sonuçlar da yaratmıştır” denilen 1961 anayasasının o demokrasiye benzer yönlerini budayarak geri çekilmiştir. 12 Eylül darbesi ve cuntası ise, darbeler tarihi içerisinde geride bıraktığı rejime en fazla kalıcı ve kendi mantığını, zihniyetini sürdürmeyi güvence altına alan bir rejim olarak yaşanmıştır. Çünkü yeni bir anayasa getirmiştir; yetmemiştir, YÖK diye bir şey getirmiştir; yetmemiştir, çalışma yaşamını düzenleyen yasalar getirmiştir vb.
Bu anlamda darbe ve cunta dönemleri, yaşadığımız coğrafyada rejimin, bizi yöneten güçlerin gerçek niteliğini, gerçek yüzünü gösteren dönemlerdir. Darbe dönemleri bizi yönetenlerin, egemenlerin en çıplak halidir. Yani istisna olmaktan ziyade kendilerini en sahici halleriyle, en gerçek kimlikleri ve mantıklarıyla ortaya koydukları dönemlerdir diye düşünüyorum. Bu niye böyledir? Çünkü geçmişimizi, yakın tarihimizi ya da Cumhuriyet tarihini oluşturan bu dönemeç noktalarında olup bitenlerle yüzleşmediğimiz, bunun vicdanî, siyasî, ahlakî muhasebesini yapamadığımız için aşamadık bu zihniyeti ve halen bu ülkeyi aynı kafa yapısıyla yönetmeyi sürdürüyorlar.
Rejimin en çıplak hali darbe dönemleridir. Çünkü o dönemlerde, o darbe mantığının, darbe “hukukunun” hüküm sürdüğü zaman boyunca, onları bağlayan hiç bir yasa yoktur. Yani kendilerini bağımlı gördükleri şu ya da bu ölçülere göstermelik de olsa dikkat etmeye çalıştıkları herhangi bir yasa ve kural yoktur. Kendilerini olduğu gibi uygulayabildikleri dönemlerdir. Burada darbe dönemlerinin mantığını kavramaya biraz hizmet edeceği ya da katkıda bulunacağı düşüncesiyle, bazı deneyimlerimi paylaşmaya çalışacağım.
 
Bu aralar galiba o kaba işkence yöntemleri bir miktar terk edilmiş gibi görünüyor, ama Türkiye’de uzun yıllar devam eden, “münferit” diye isimlendirilmesine rağmen sistemli bir politika, bir anlayış olarak devam eden bir işkence gerçeği var. Ben 12 Eylül yıllarında, sıkıyönetim dönemlerinde, çeşitli vesilelerle gözaltına alındım, tutuklandım. Vesilelerden de kastım o dönemdeki siyasi faaliyetlerim, bir öğrenci olarak boykot yapmış olmam, faşist çetelerin işlediği cinayetleri protesto etmek gibi neden ve gerekçelerdir.
 
İlk gözaltına alındığımda 15 yaşındaydım. 15 yaş insan ömrü açısından baktığımızda çocuk denebilecek çağları olsa gerek insanın. Lise öğrencisiydim. Umarım hiç kimse bunları artık yaşamayacaktır. Sansaryan Han vardı Sirkeci’de. Orada eskiden ikici şube vardı. Bir de Gayrettepe’de siyasi şube denilen bir emniyet birimi vardı. Bir haftalık bir gözaltı süreci sonucunda 1978’de, her iki tarafta da işkence gördüm. İnsan yaşadığı şeye biraz uzaktan bakmayı deniyor, fakat yani ‘bunları biz mi yaşadık?’ ‘nasıl yaşadık?’ ‘o işkenceciler ne biçim bir insan tipidir?’ ‘nasıl bir mantıktır?’ İnsan bir türlü anlam veremiyor. İlk söyledikleri şey “soyun” olmuştu. Sonraki yıllarda da bu “soyun” talimatıyla, başka vesilelerle de karşılaştım. Bunun mantığını biraz çözdüm. Soyunduktan sonra bilinen, uzun uzadıya anlatmak istemediğim elektrik vermekten falakaya çekmeye kadar değişik işkence yöntemlerini o çıplak beden üzerinde icra ediyorlar. Mesele nedir? Mesele, sizi bir “örgüt militanı” olarak görüyorlar ve o örgütün kendilerince sırlarına erişmek için bunu yapıyorlar. Tabii insanoğlu en -deyim yerindeyse- insanlık dışı edimlerini bile, gerektiğinde rasyonalize etme yeteneğine sahip olan bir canlı türü. Sorgu yerlerinin bazı özellikleri var. Bunlar insan iradesini kırmaya yönelik şeyler. Çok bilinen bir şeydir, klişe bir sözdür, hala o sorgu hanelerde kullanılıyor mu bilmiyorum ama “burada Allah yok, peygamber de izne çıktı” derlerdi. Bu tesadüfen edilen bir laf değil. Yani “burada senin sığınacağın hiçbir şey yok. Arkadaşların yok, örgüt yok, ailen yok, sana kol kanat gerecek hiç kimse yok. Allah var zannediyorsan o da yok” demek istiyorlar. “Soyun!” emrinin ve gözleri kapalı, çırılçıplak, savunmasız hale getirmenin böyle bir mantığı var.
Bu irade kırmaya yönelik klişeleşmiş yaklaşımlardan biri de, “herkes çözüldü. Örgüt, dava, değer, inandığın ne varsa bitti. Bir sen kaldın, sen ne diye konuşmuyorsun, teslim olmuyorsun?” Diğer bir şey İstiklal marşı, ülkenin bağımsızlığını, emperyalist işgalcilerden kurtulmasını simgeleyen o süreci anlatan bir marş. Yani herkesin, normal koşullarda yeri geldiğinde okuması gereken yerde bilerek, severek, isteyerek okuması lazım ama Türkiye’de öyle değil. Türkiye’de niçin öyle olmadığını anlamak için sorgu merkezlerindeki uygulamaları, 12 Eylül cezaevlerindeki uygulamaları bilmek gerekir. Çünkü buralarda, “içeriye” aldıkları ve “düşman” gördükleri insanların kendi zulüm egemenliklerine biat etmelerini sağlamanın bir sembolü haline getirdiler İstiklal Marşı’nı. Yani İstiklal Marşı’nı yıllarca bir baskı, eziyet aracı olarak kullandılar. Çünkü işkencecinin gözünde siz düşmansınız, vatan hainisiniz. E öyle olunca da bu marşı okuduğunuz zaman sizin teslim olduğunuzun nişanesi oluyor o marşı okumanız. Onların bakış açıları, kafaları böyle çalışıyor.
İşkence hanelerde işkencecilerin, zalimlerin, cellâtların en fazla başvurdukları söylemlerden biri de “Karını, kızını getiririz ve burada bilmem ne yaparız” tarzında bir yaklaşım sergilemeleridir. Nedenlerini biliyoruz. İnsanlarımızdaki “namus” hassasiyetini bildikleri için, insan onurunun en hassas ve özel alanlarına dahi saldırmaktan çekinmiyorlar. Hiçbir değer bilmedikleri için, hiçbir değer tanımadıkları için, hiçbir ölçü ile kendilerini bağlı görmedikleri için böyle davranabiliyorlar. Bu boş bir tehdit de değil. 12 Eylül yılları boyunca bunu çok sayıda insana yaptılar. Sorguda teslim olmayan veya sorularını “bilmiyorum” diyerek karşılayan bir insanin eşini getirip, kızını getirip, orada, insanin ağzına bile almaya utanç duyduğu şeyleri yaptılar. Bunlar oldu bu cunta rejimleri boyunca.
 
Fakat “görmüş geçirmiş, yaşamış olmak” şu sorunun cevabını vermek için yeterli değil: Bu ne hoyratlıktır, bu ne pervasızlıktır? Yani 15 yaşındaki bir insan ne yapmış olabilir? Bir slogan atmış olmak, bir pankart açmış olmak, bir yere devleti yönetenlerin hoşuna gitmeyecek bir cümle yazmış olmak, bütün bunları yaşamanın bir cezası olabilir mi? Kim verdi size bu hakkı, bu yetkiyi? Bu pervasızlığın bu hoyratlığın kökeninde nasıl bir anlayış ve mantık var? Bu soruların cevabını kolayca veremiyorum. İzahı zor. 
 
Sorgu merkezlerindeki işkenceler üzerine birkaç deneyimi paylaşmak yeterli midir bilmiyorum ama fazla da uzatmak istemiyorum. Cezaevleri için, “bir ülkenin gelişmişlik ölçüsüdür” denir. Öyledir gerçekten de. Aynı zamanda cezaevleri, darbe, cunta dönemlerinin simgesel alanlarıdır. Çünkü kendilerini en yalın haliyle cezaevlerindeki uygulamalarıyla ortaya koymuşlardır. Yaratmak istedikleri, özlemini duydukları toplum modeli de aslında cezaevlerinden farksızdı.
Darbe ve cunta rejimleri, insan onuruna doğrudan saldırı rejimleriydi. Bugün bu denli açık bir saldırganlıkla karşı karşıya olmadığımız için kendimizi “rahat” hissetmemeliyiz diye düşünüyorum. Çünkü bütün bunları yapan, ülkemize, toplumumuza, varlığımıza reva gören zihniyetle yüzleşmeden kendimizi bunları yaşamış ama aşmış saymamalıyız inancındayım. Herkesin aynı veya farklı ama bir “mahremiyet” anlayışı vardır. Darbe rejimleri, “OHAL” uygulamaları, insanın en hassas alanlarına tecavüz edecek kadar kendilerini her birimizin “efendisi” sayan bir zihniyeti yansıtmaktadırlar. Bu zihniyeti aşmadan, aşamadan ne çağdaşlıktan, ne demokrasiden, ne de uygarlıktan bahsedemeyiz.
 
Not: Yukarıdaki sunum metni özüne sağdık kalınarak kısaltılmıştır. Sunumun tam metnine ulaşmak için: www.ak-der.org
 

3/10/2011 tarihinde yazıldı..
Cafer Solgun

Name
Comments
Kalan karatkter sayısı : 500
Submit my comment

 Home | Authors| Guest Book| Request Form | Contact 

 AKDER | Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği | www.ak-der.org | All Rights Reserved.
Yayınlanan yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması
 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.