4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda değişiklik yapılmasına ilişkin teklif, ilgili Bakanlık tarafından Meclis’e gönderilmiştir. Yasa değişikliğinin daha kapsamlı olması için hazırladığımız bu çalışmada, aile içi şiddet ve özel yaşama saygı hakkı ile ilgili yapılması gereken kanaatlerimize yer verilmiş, Ailenin Korunmasına Dair Kanun ile ilgili uygulama sorunları incelenmiş, 4320 sayılı yasada gelecek dönem yasalaşması planlanan tasarı ile ilgili görüşlerimize yer verilmiş, yeni madde tekliflerinde bulunulmuş, model olarak Avusturya hukuk sistemi incelenmiş ve son olarak sonuç ve kanaatlerimize yer verilmiştir.
GİRİŞ
Aile toplumun temelini teşkil eden sosyal bir kurumdur. Ailenin korunup geliştirilmesi, Anayasa’nın 41. maddesi uyarınca devlet açısından anayasal bir görevdir. Ancak Türkiye’de devletin bu görevini hakkı ile yerine getirdiğini söylemek oldukça zordur. Ülkemizde ailenin korunması denildiğinde, sadece hukuki koruma anlaşılmaktadır. Bunun için doktrin ve mukayeseli hukuktaki gelişme ve ilerlemeler, mevzuatımıza yansıtılarak gerekli yasal düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle genel olarak hukuki açıdan bir problem bulunmamaktadır. Ancak istatistiklerde de görüldüğü üzere aile içi şiddet ve boşanma sayıları sürekli yükselme eğilimi göstermektedir. Öyle ki boşanma davaları, hasımlı hukuk davaları içerisinde sürekli birinci -1994 yılında ikinci- sırayı işgal etmektedir. Son 15 yılın istatistiklerine bakıldığında boşanma sayısında istisnasız her yıl %20yi de aşan oranlarda belirgin bir artış gözlemlemek mümkündür.
Aile toplumun temelini teşkil ettiğine göre, ailede gerçekleşen çöküntünün tüm toplumu yıkıma götüreceği de çok açıktır. Aile hukuki yönden korunup himaye edilirken, bu desteğin aynı zamanda sosyal, siyasi ve ekonomik alanlarda da gerçekleşmesi koruma fonksiyonunu daha anlamlı hale getirecektir. Koruma aile kurumu aşınıp, yıpranıp boşanma aşamasına gelmeden önce önleyici tedbirler alınmak suretiyle sağlanmalıdır . Bunu gerçekleştirmek için ise, aile içi şiddeti sona erdirecek daha etkin tedbirler alınmalıdır.
Nitekim aile içi şiddeti önlemeye yönelik tedbirler ile daha sağlıklı aile yapısının oluşması sağlanacaktır. Anayasa devlete ailenin huzur ve refahı için gerekli tedbirleri alma yükümlülüğü verdiğinden, 4320 sayılı kanun yürürlüğe konmuştur. Bu noktada Ailenin Korunmasına Dair Kanun, aile içi bireyler arasında gerçekleşen şiddeti engellemek için vaz edilmiştir. Ancak sekiz yıllık uygulamada halen tereddüt ve farklılıklar bulunmaktadır. Kararlar, Yargıtay’a gönderilmediğinden uygulamada bir birlik oluşmaktadır. Her aile mahkemesi hâkimi olayları farklı değerlendirerek, yasayı farklı uygulayabilmektedir. BU NOKTADA 4320 SAYILI YASADA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI TEKLİFİ EDİLEREK MECLİS GÜNDEMİNE GETİRİLMİŞTİR. Adaletin yurttaşlara eşit uygulanmasını sağlamak ve yasanın uygulanmasındaki aksaklıkları gidermek üzere, yasada değişiklik yapılmasının teklif edilmesi olumlanması gereken bir durumdur. Ancak bu değişikliğin, uygulama güçlüklerini gidermek üzere daha kapsamlı gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Zira Devlet, bireye yeterli korumayı sağlayamazsa AİHM standartlarına göre sorumlu olacaktır. Devletin özel yaşam ve aile yaşamına saygı konusunda pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yükümlülüğün yerine getirmemesi halinde devlet tazminat ödemek zorunda kalmaktadır. Devlet, ikincil gibi görünen bu sorumluluğu gereği sadece şiddet uygulamamakla değil, kendisine bildirim yapılması halinde, aile içi şiddeti önlemekle de sorumludur. Nitekim, AİHM Airey-Irlanda kararında başvurucu, alkolik olan ve kendisine sürekli şiddet uygulayarak aile düzenini bozan eşinden ayrılık kararı alabilmek için adli yardımdan avukat isteminde bulunmuştur. İstemi ret edildiğinden dava açamamıştır. Bu nedenle AİHM’e müracaat eden başvurucu, avukat ücretlerinin yüksek olduğu için dava açamadığını, devletin şiddeti önleme konusunda kendisine yeterli koruma sağlamadığını iddia etmiştir. Sözleşmenin 8. maddesinin ihlal edildiğine yönelik şikayet, devletin olumsuz bir tasarrufuna değil, önleyici tedbirler almamasına ilişkindir. Buna karşın AİHM devleti haksız bulmuştur. Kararda;“Sözleşme’nin 8. maddesinin amacı, asıl olarak kişileri, kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı korumak ise de bu madde sadece devleti, bu tür müdahalelerden kaçınmaya zorlamakla kalmaz, bu negatif yükümlülüğe ek olarak aile yaşamına saygı hakkının etkili biçimde korunması için olumlu yükümlülüğü de içerir.” ifadelerine yer vermiştir. Görüldüğü üzere, şiddeti önleme noktasında devletin sorumluluğu oldukça fazladır.
Kadınlara yönelik şiddet, Avrupa Birliğinin tanıdığı evrensel bir hak ve ortak bir değer olarak toplumsal cinsiyete eşitliğini engelleyen bir olgudur. Kadının temel yaşam, güvenlik özgürlük, saygınlık, fiziksel ve duygusal bütünlük hakkının ihlalidir. Nitekim taraf olduğumuz ve iç hukukumuzun bir parçası bulunan Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Sözleşmesi, kadına yönelik şiddetin tasfiyesi için hükümetlere etkin fiilen kullanılabilir önlemler almayı görev olarak yüklemektedir. Bu durum konuya daha fazla önem verilmesini gerektirmektedir.
4320 SAYILI YASA TASARISINDAKİ OLUMLU DEĞİŞİKLİKLER ve UYGULAMA SORUNLARI
1) Tasarının 1. Maddesinde - “Türk Kanunu Medenisinde öngörülen tedbirlerden ayrı olarak, eşlerden birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin VEYA MAHKEMECE AYRILIK KARARI VERİLEN VEYA YASAL OLARAK AYRI YAŞAMA HAKKI OLAN VEYA EVLİ OLMAMALARINA RAGMEN FİİLEN AYRI YAŞAYAN AİLE BİREYLERİNDEN BİRİNİN aile içi şiddete maruz kaldığını kendilerinin veya Cumhuriyet Başsavcılığının bildirmesi ÜZERİNE AİLE MAHKEMESİ HAKİMİ meselenin mahiyetini göz önünde bulundurarak aşağıda sayılan tedbirlerden bir ye da bir kaçına birlikte veya uygun göreceği benzeri başkaca tedbirlere de hükmedebilir” hükmü yer almaktadır. Büyük harfle yazılı bulunan hükümler, tasarı ile getirilmek istenen değişikliklerdir. Tasarıda öngörülen, hukuken evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan eşler hakkında da koruma kararı alınmasına imkan tanınması, mutlaka gerçekleştirilmesi gereken olumlu bir değişikliktir.
Uygulamada müşterek evden ayrılan kadının, eşi ve ailesi tarafından tehdit edilerek şiddete uğraması sıklıkla görülen vakıalardandır. Buna karşın, şiddet uygulayan tarafın eş olması halinde, karakola yapılan başvurularda çoğunlukla polis görevini savsaklayarak, tutanak dahi tutmaksızın kadını şiddet gördüğü eve geri göndermektedir. Karakola yaptığı müracaatı genelde sonuçsuz kalan kadınlar, çoğu zaman savcılığa başvurmaya cesaret edememektedirler. Zaten Savcılık müracaatlarının sonuçlanması ise uzun sürmekte yada iş yükünün fazlalığı nedeniyle “kovuşturmaya yer olamadığına” kararları ile sonuçsuz kalmaktadır. Bu noktada Aile Mahkemesi hakimince, tedbir kararının alınması kadın için hayati önem arz etmektedir.
Boşanma davasının açılması yada şiddet gören eşin müşterek evin dışında yaşamaya başlaması “şiddet görme ihtimalini daha da arttıran hususlardır”. Buna karşın 4320 sayılı yasa, aynı çatı altında yaşayan bireylerden bahsettiğinden, uygulamada boşanma davası açan ya da ayrı yaşayan eşler için koruma talepleri ret edilebilmekteydi. Hatta erkeğin kadının sığındığı evi tahrip ettiği ve kapıları kırdığının polis raporları ile sabit olduğu durumlarda dahi, Aile hakimleri koruma talepleri ret edilebilmekteydi. Gerekçe olarak “boşanma davası açıldıktan sonra eşlerin ayrı ikamet hakkı doğduğu 4320 sayılı yasanın sadece aynı ev içinde yaşayan eşler için geçerli olduğu, boşanma davası açıldıktan sonra bu hakların düştüğü” ifade edilmekteydi. Boşanma davası devam ederken, eşin kadının işyerine gelerek eşyalarını tahrip ettiğinin belgelendirdiği durumlarda, boşanma davasına bakan hakimin karar vermeyerek “ayrı bir talepte bulunulması, boşanma davası içinde tedbir kararının verilemeyeceğini” ifade ettiği durumlar da söz konusudur. Bu tarz uygulama aksaklıklar, mahkeme kararı gereği yada fiili olarak ayrı yaşayan eşlerin, 4320 sayılı yasa kapsamına alınması ile çözümlenecektir.
Sonuçta 4320 sayılı yasa, aile arası şiddeti önleme amacıyla çıkartılmıştır. Şiddetin tekrarlanmasının en önemli sebeplerinden bir tanesi de yaptırımsız kalmasıdır. Eşler fiilen beraber yaşamasalar ve boşanma davasının devam etse dahi, şiddete uğrayan eş ve çocuklar, yasanın korumasından yararlanmalıdırlar. Şiddet ihtimalinin varlığı ve özellikle tehdit, koruma kararının verilmesi için yeterli olmalıdır.
Medeni Kanundaki tedbirlerinin varlığından hareketle fiilen ayrı yaşayan eşlerin bu imkandan yoksun bırakılması hatalı bir uygulamadır. Medeni Kanun ve 4320 sayılı yasa birinden birinin tercih edilmesi gereken yasalar değildir. Ailenin Korunmasına Dair Kanun, Medeni Kanundan daha farklı tedbirler getirmektedir. İlgi yasa uyarınca şiddet faili, evden uzaklaştırılmakta, mahkeme kararını yerine getirmemesi halinde hapis ile cezalandırılmakta, karar polis marifetiyle takip edildiği için şiddet uygulayan eş üzerinde caydırıcı bir güç oluşturmaktadır. Tedbir kararının alındığı durumlarda, zaten ailelerin sağlıklı bir şekilde yaşaması mümkün olmamakta ve evlilik boşanma ile sonuçlanmaktadır. Ancak 4320 sayılı yasa, bu süreç içinde kadının güvenliğinin sağlanmasını ve şiddetten korunmasını sağlamaktadır. 4320 sayılı yasa, aile içi şiddetin önlenmesi için çıkartılan özel bir yasadır, burada önemli olan aile bireylerine şiddet uygulanmasının engellenmesidir.
Sonuçta 4320 sayılı yasa, kadının dahi şikayet etmesini aramamaktadır, harç alınmamakta, bazen duruşma dahi açmadan şiddet uygulayan bireyin kendi mülkünden uzaklaştırılmasına karar verilmekte, bu karara uymayan sanık, Suçüstü Muhakeme usulüne göre yargılanmaktadır. Yasa koyucunun bu derece istisnai hükümler getirme sebebi, aile bireylerine karşı şiddet uygulanmasını önlemektedir. Yasanın uygulanması için eşlerin mutlaka müştereken aynı evde yaşamaları zorunlu değildir.
Normal seyri içinde devam eden evliliklerde zaten 4320 sayılı yasa uygulanmamaktadır. Kadının altı ay evden uzaklaştırdığı eşiyle, daha sonra aynı evde sulh içinde yaşayabileceğini düşünmek mümkün değildir. Bu noktada boşanma davasının açılması ve kadın ve erkeğin müşterek ikametgahta oturmaması halinde yasanın uygulanmayacağının ifade edilmesi, 4320 sayılı yasanın uygulama kabiliyetini fiilen kaldırmaktaydı. Sonuçta boşanma davası ile eşlerin ayrı yaşama hakkının doğması, şiddeti önleme için kurulan bir yasadan yararlanılmasını önleme gerekçesi olmamalıdır. BU NEDENLE TEKLİFİMİZ 1. MADDE DE YAPILAN DEĞİŞİKLİK TEKLİFİNİN KABUL EDİLMESİDİR.
2) Tasarının 1. maddesinin g. Fıkrası “Aile hakimine, şiddet uygulayan bireyi “BİR SAĞLIK KURULUŞUNA MUAYENE VEYA TEDAVİ İÇİN BAŞ VURMASI” için yetki vermektedir.
Bu hüküm de olumlanması gereken bir değişikliktir. Yasal olarak, aile mahkemesi hakimlerinin “4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 6. maddesinin c bendi” gereği, gerek küçükler gerek yetişkinler için sağlık kuruluşuna gönderme kararı alma yetkisi bulunmaktadır. Aile hakimleri kuruluş yasaları gereği, gerekli gördükleri kişileri resmi veya özel sağlık kurumlarına, sosyal hizmet kurumları ve bezeri yerlere yerleştirebilirler. Ancak uygulamada Aile hakimlerinin çoğunluğu, bu yetkiyi kullanmadıkları gözlemlenmektedir. Yasa değişikliği sonucu şiddete uğrayan bireyin talebi halinde mahkemenin 4320 sayılı yasa gereği bu kararı alacak olması, uygulama aksaklığını sona erdirecektir. Belki tedavi sonrası evliliğin sağlıklı bir şekilde devam etmesine imkan tanıyacaktır. BU NEDENLE 1. MADDENİN G FIKRASINDA ÖNGÖRÜLEN DEĞİŞİKLİK TEKLİFİ, KABUL EDİLMELİDİR.
3) Tasarının 1. maddesinin g. bendinden sonra gelen ikinci fıkrada “EGER ŞİDDET UYGULAYAN BİREY AYNI ZAMANDA AİLENİN GEÇİMİNİ SAĞLAYAN YAHUT KATKIDA BULUNAN KİŞİYSE HAKİM BU KONUDA MAĞDURLARIN YAŞAM DÜZEYLERİNİ GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURARAK DAHA ÖNCE TÜRK MEDENİ KANUNU HÜKÜMLERİNE GÖRE NAFAKAYA HÜKMEDİLMEMİŞ OLMASI KAYDIYLA TALEP EDİLMESE DAHİ TEDBİR NAFAKASINA HÜKMEDEBİLİR .” ifadelerin yasalaşması teklif edilmiştir.
Türkiye gayrimenkulların sadece %8.5’unun kadınların sahip olduğu bir ülkedir. Kadın ve çocukların içinde bulundukları maddi güçlükler, şiddetle mücadele edilmesini engellemektedir. Geçinememe korkusu kadınların 4320 sayılı yasanın korumasından yararlanmasını engellemektedir. Aile hakimlerinin kuruluş yasaları gereği olarak nafakaya hükmetmeleri, kadının zor durumda kalmasına neden olmaktadır. Yasaya açıkça nafaka konusunun ilave edilmesi, olası mağduriyetleri önlemeyecektir. Ancak bu durumda nafaka miktarının tayini için gerekli olan zabıta araştırmasının, kısa sürede verilmesi gereken tedbir kararını verilmesini geciktirmesi de engellenmelidir. Tedbir istendiğinde, ailenin geçimini temin eden kişinin en az asgari ücret kazandığı düşünülerek, asgari hadden nafaka miktarının tayin edilmesi, şiddet gören kişinin hiç olmazsa zorunlu ihtiyaçların karşılanmasını sağlayacaktır. Bu noktada teklif edilen düzenlemeler, bir an önce yasalaştırılmalıdır.
4) Tasarıda 1. maddenin 2. fıkrası “KUSURLU EŞ VEYA DİĞER AİLE BİREYLERİ” hakkında tedbir kararı alınmasını ve Cumhuriyet başsavcılığı koruma kararına uymayan kusurlu eş veya diğer aile bireyleri hakkında Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmasını öngörmektedir. Bu durum da aynı evde yaşayan eşler dışında, diğer bireylerin örneğin kardeşlerin şiddet uygulamasını engelleyecek olan bir düzenlemedir. Uygulamada ki yasal boşluğu doldurabilecek olan bu teklif de kabul edilerek yasalaşmalıdır.
4320 SAYILI YASADA DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF EDİLEN HÜKÜMLER
1) RESMİ OLARAK EVLİ OLMAYAN ANCAK AYNI EVİ PAYLAŞAN KARI-KOCA ŞEKLİNDE YAŞAYAN EŞLER VE ÇOCUKLARIN 4320 SAYILI YASADAKİ KORUMADAN YARARLANMASI İÇİN DEĞİŞİKLİK YAPILMALIDIR. Medeni durumlarına bakılmaksızın tüm bireylerin şiddetten korunmaya hakları bulunmaktadır. Ülkemizde resmi nikah olmaksızın kişilerin karı koca şeklinde yaşadıkları bilinen bir vakıadır. Özellikle müşterek çocukların varlığı halinde, sadece eşlerin resmi nikah yapmamaları gerekçe gösterilerek şiddetin varlığına göz yumulması devletin koruma yükümlülüğü ve sosyal devlet ilkesi ile çelişmektedir. Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Sözleşmesine göre, tüm kadınlara karşı gerçekleşen şiddetin devletin hukuki sorumluluğudur. Aksine davranış fiili bir ayrımcılık oluşturmaktadır. Aynı evi paylaşan insanlar arasında şiddetin varlığı halinde, nüfus kayıtlarına bakılmaksızın 4320 sayılı yasasının uygulanması, sadece nafaka konusunda farklı bir uygulamaya gidilmesi şiddeti önlemek için çıkartılan yasanın amacına daha uygun düşecektir.
BU NOKTADA TEKLİFİMİZ YASAYA “aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin VEYA KARI-KOCA ŞEKLİNDE SÜREKLİ BİRLİKTELİĞİNİN VARLIĞI HALİNDE TARAFLARDAN BİR TANESİNİN aile içi şiddete maruz kaldığı” İFADESİNİN EKLENMESİDİR.
2) KOMŞU, AKRABA GİBİ ŞİDDETİN VARLIĞIN VAKIF OLABİLECEK ÜÇÜNCÜ KİŞİLERİN İHBARI HALİNDE DE, KORUMA KARARININ ALINMASI İÇİN YASAL DÜZENLEME YAPILMALIDIR. 4320 sayılı yasa, sadece şiddete uğrayan bireyin bildirmesi yada Cumhuriyet Savcılığının talebi halinde koruma kararı alınmasına imkan tanımaktadır. Uygulamada şiddetin ağırlığı ne derede olursa olsun, kadın ve çocuklar, şiddetin tekrarlanmasından korktukları için mahkemeye müracaat edememektedirler. Bir aile mahkemesi yargıcının, şiddet nedeniyle hastaneye kaldırılan kızı için koruma tedbiri talep eden bir babanın başvurusunu, “şiddete uğrayan kişinin başvurusu gerektiği” gerekçesiyle ret etmesi, yasa yada gerekçesinde bu konuda bir düzenleme yapılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Şiddete tanık olan üçüncü kişilerin şikayeti halinde de, mahkemenin tedbir kararı verebileceği, yasada yer alması gereken bir düzenlemedir.
3) YASA İLE AMAÇLANAN KADININ ŞİDDETTEN KORUNMASI OLDUĞU İÇİN “ŞİDDET UYGULAYAN EŞİN, DİĞER AİLE BİREYLERİNİN BULUNMASI MUHTEMEL YERLERDE BİLİNÇLİ OLARAK GİTMESİNİN DE” ENGELLENMESİ GEREKMEKTEDİR. 4320 sayılı yasa, sadece ev ve işyerleri için koruma kararı almaktadır. Ancak uygulamada eşin kreş, okul gibi yerlerde beklemek suretiyle, eşini tehdit ettiği ve şiddet uyguladığı görülmekledir.
Mahkemelerin özel olarak belirtilmiş olmak kaydıyla, ev, işyeri, kurs okul gibi yerlerden uzak tutma kararı aldırması da sağlanmalıdır. Bu durum da, evden uzaklaştırma kararı alınmasına tepki gösteren eşin, intikam alma amacıyla örneğin müşterek çocuğun okulu önünde pusu kurmasına engel teşkil edebilecektir.
Bu noktada 1. maddenin b ve f fıkralarına “İŞYERİNE VEYA BİLİNÇLİ OLARAK KUVVETLE MUHTEMEL BULUNACAĞI YERLERE gelmemesi” ifadeleri eklenmelidir.
4- 4320 SAYILI YASA YADA GEREKÇESİNDE “TEHDİT”İN VARLIĞI HALİNDE YASADAKİ KORUMA TEDBİRLERİNİN ALINACAĞI İFADE EDİLMELİDİR. Uygulamada aile hakimlerin bir kısmı Aile Mahkemelerinin Kuruluşuna Dair Kanundaki yetkilerini kullanarak, “eşin bir daha ölümle tehdit edilmemesi için uyarılması ve tekrarı halinde hapis cezası ile cezalandırılacağına ilişkin ihtar yapılmasına” karar verilebilmektedir. Aynı şekilde “eşe karşı psikolojik şiddet uygulamama noktasında aksi takdirde hapis ile cezalandırılacağı” ihtarı yapılabilmektedir. Ancak bu durum yetkisini kullanan istisnai hakimler için geçerli olmaktadır. Genel olarak ise aile mahkemesi hakimleri, psikolojik şiddeti 4320 sayılı yasanın uygulaması için yeterli görmemektedirler. Halbuki Ailenin Korunmasına Dair Kanunun gerekçesinde, “şiddet, aile içinde bir bireyin diğer bir bireye yönelik fiziksel, sözel veya duygusal kötü davranış” olarak kabul edilmektedir. Bu konudaki uygulama farklılıklarının düzeltilmesi için de, tehdidin varlığının da açıkça yasa kapsamına alınması gerekmektedir.
5) 4320 sayılı yasa gereği alınan koruma kararının yerine getirilmemesi halinde verilecek olan hapis cezasının paraya çevrilmeyeceği açıkça ifade edilmelidir. Bu husus, yasanın uygulanmasında caydırıcılığı sağlayacaktır. 4320 sayılı yasanın temel amacı, kişileri cezalandırmak değil, aile içi şiddeti önlemektir. Ancak kişinin mahkeme kararını yerine getirmediğinde hapis ile cezalandırılacağını bilmesi durumunda şiddet önlenebilecektir. Bu noktada teklifimiz madde hükmüne “bu yasaya göre verilen hapis cezası paraya çevrilmez.” hükmünün eklenmesidir.
6) KARAKOLLARA KORUMA KARARI ALINMASI NOKTASINDA YETKİ VERİLMELİDİR. Genelde şiddete uğrayan kadınlar, ilk başvurularını karakola yapmaktadırlar. Polisin gösterdiği olumsuz tavır, kadınların haklarını arama noktasında cesaretlerini kaybetmelerine neden olmaktadır. Karakolda “gördüğü şiddetin önemsiz olduğu, evine geri dönmesi” gerektiği açıkça beyan edilen kadınlar, mahkemelere müracaat etmemektedirler. Aynı şekilde uygulamada sağlık ocaklarının şiddet uygulandığına dair rapor dahi vermediği, şiddeti ispatta zorluk çeken kadınların Aile Mahkemelerine başvurmadıkları gözlemlenmektedir. Yasada yapılacak değişiklik ile cumhuriyet savcılığının yanı sıra, karakol yada sağlık ocaklarına intikal eden, özellikle aile içi şiddet nedeniyle gerçekleşen “yaralama” olaylarının direk Aile Mahkemesi hakimliğine gönderilmesi, aile içi şiddetin tekrarlanmasını önleyecektir.
Uygulamada Savcılığın şiddetten kendilerine verilen suç duyurusu dilekçeleri ile haberdar olduğu durumlarda, konuyu sadece Türk Ceza kanunu kapsamında kendilerinin değerlendirdikleri ve dosyayı Aile Mahkemelerine göndermedikleri gözlemlenmektedir.
Halbuki Cumhuriyet Savcılarının Türk Ceza kanunu kapsamında işlem yapması yeterli değildir. Ceza yasası, suç işlendikten sonra sanığın yargılanmasını sağlamaktadır. 4320 sayılı kanun ise, önlem olarak şiddetin önlenmesini amaçlamaktadır. Kolluk kuvvetleri ve savcılıklarının aile hakimlikleri ile daha sıkı bir koordinasyon içinde bulunması ve aile efradına karşı kötü muamele şeklinde bir müracaat olduğunda, konuyu mutlaka Aile Hakimliğine yönlendirmesi gerekmektedir. Mahkemeler arasındaki koordinasyonun sağlanması sorunun çözüme katkıda bulunacaktır.
Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün 01/01/2006 tarihli 35 nolu genelgesinin fiilen uygulanması sağlanmalıdır. Bu genelgede; “Ailenin türk toplumunun temeli olduğu ve eşler arasında eşitliğe dayandığına ilişkin Anayasa ve Türk Ceza kanununun ilgili hükümleri göz önünde bulundurularak, Ailenin Korunmasına Dair Kanun kapsamında, Cumhuriyet Savcıları tarafından aile içi şiddete maruz kalındığının öğrenilmesi halinde, bu konuda herhangi şikayet de gerekmediğinden derhal soruşturmaya geçilmesi, ayrıca koruma kararı alınması için ivedilikle aile mahkemesi hakimine bildirimde bulunulması” gerektiği ifade edilmektedir.
Eğer amaçlanan, şiddete uğrayan kadının korunması ise, öncelikle şiddetin toplumsal bir olgu olmaktan çıkartılması gerekmektedir. Yapılan anketlerde halkın %39’u, “kadının belli bir gerekçeyle dövülmesinin doğru olduğunu” ifade etmektedir. Bireyin öncelikli olarak başvurabileceği, karakollara ve sağlık ocaklarına görev verilmesi ve kişinin şiddet uyguladığında resmi makamların harekete geçeceğini bilmesi, bu konudaki toplumsal bakış açısının değişiminde katkı sağlayacaktır.
4320 SAYILI YASAYA İLİŞKİN TASARI TEKLİFİMİZ
Aşağıda koyultarak ve altı çizilmiş olarak işaretlenmiş yerler, tarafımızca yasa tasarısında yapılması gereken değişiklik teklifleridir. Büyük harflerle yazılmış olan kısımlar ise, Adalet Bakanlığınca sunulan yasa değişikliği teklifleridir.
AİLENİN KORUNMASINA DAİR KANUNUNUN BAZI MADDELERİNİN DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR
KANUN TASARISI
Madde 1 – 4721 sayılı Türk Kanunu Medenisinde öngörülen tedbirlerden ayrı olarak MAHKEME KARARI İLE VEYA FİİLEN AYRI YAŞIYOR OLSALAR DAHİ EŞLERDEN BİRİSİNİN VEYA ÇOCUKLARININ, aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin VEYA KARI-KOCA ŞEKLİNDE SÜREKLİ BİRLİKTELİĞİNİN VARLIĞI HALİNDE TARAFLARDAN BİR TANESİNİN aile içi şiddete maruz kaldığını kendilerinin YASAL TEMSİLCİLERİNİN veya cumhuriyet savcılığının veya ŞİDDETE TANIK OLAN ÜÇÜNCÜ KİŞİLERİN bildirmesi üzerine, aile mahkemesi hakimi GECİKMEKSİZİN aşağıda yazılı tedbirlerden bir yada birkaçına birlikte veya uygun göreceği benzeri başkaca tedbirlere hükmedebilir:
Kusurlu eşin;VEYA DİĞER AİLE BİREYLERİNİN ;
a) Diğer AİLE BİREYLERİNE karşı şiddete veya korkuya yönelik davranışlarda bulunmaması, tehdit etmemesi
b) Müşterek evden uzaklaştırılarak bu evin DİĞER AİLE BİREYLERİNE tahsisi ile BU BİREYLERİN BİRLİKTE YA DA AYRI oturmakta olduğu eve veya iş yerlerine İŞYERİNE VEYA BİLİNÇLİ OLARAK KUVVETLE MUHTEMEL BULUNACAĞI YERLERE yaklaşmaması,
c) Diğer aile bireylerinin eşyalarına zarar vermemesi
d) Diğer aile bireylerini iletişim vasıtalarıyla rahatsız etmemesi,
e) Varsa silah ve benzeri araçlarını zabıtaya teslim etmesi,
f) Alkollu veya uyuşturucu herhangi bir madde kullanılmış olarak şiddet mağdurunun yaşamakta olduğu konuta, İŞYERİNE VEYA BİLİNÇLİ OLARAK KUVVETLE MUHTEMEL BULUNACAĞI YERLERE gelmemesi veya bu yerlerde bu maddeleri kullanmaması
g) BİR SAĞLIK KURULUŞUNA MUAYENE VEYA TEDAVİ İÇİN BAŞ VURMASI
Yukarıdaki hükümlerin UYGULANMASI AMACIYLA öngörülen süre altı ayı geçemez ve
kararda hükmolunan tedbirlere aykırı davranılması halinde tutuklanacağı ve HAKKINDA HAPİS CEZASINA hükmedileceği hususu ŞİDDET UYGULAYAN BİREYE İHTAR olunur.
Eğer şiddeti uygulayan birey aynı zamanda ailenin geçimini sağlayan VEYA katkıda bulunan kişiyse, daha önce Türk Medeni Kanun hükümlerine göre karar nafakaya hükmedilmemiş olması kaydıyla HAKİM BU KONUDA MAĞDURLARIN YAŞAM DÜZEYLERİNİ GÖZ ÖNÜNE BULUNDURARAK talep edilmese dahi tedbir nafakasına hükmedebilir.
BU KANUN KAPSAMINDAKİ BAŞVURULAR VE İNFAZI İÇİN YAPILAN İCRAİ İŞLEMLER HARCA TABİ DEĞİLDİR
MADDE 2 _4320 SAYILI KANUNUN 2 NCİ MADDESİ AŞAĞIDAKİ ŞEKİLDE DEĞİŞTİRİLMİŞTİR.
Madde 2 - Koruma kararının bir örneği mahkemece Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi olunur. Cumhuriyet Başsavcılığı koruma kararının uygulanmasını zabıta marifetiyle izler.
Koruma kararına uyulmaması halinde zabıta, mağdurların şikayet dilekçesi vermesine gerek kalmadan re'sen soruşturma yaparak evrakı en kısa zamanda Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirir.
Cumhuriyet başsavcılığı koruma kararına uymayan KUSURLU EŞ VEYA DİĞER AİLE BİREYLERİ hakkında Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açar
Fiili başka bir suç oluştursa bile, koruma kararına aykırı davranan KUSURLU EŞ VEYA DİĞER AİLE BİREYLERİ HAKKINDA ayrıca üç aydan altı aya kadar hapis cezası hükmolunur.
MADDE 2/son bu yasaya göre verilen hapis cezası paraya çevrilmez.
Madde 3 - Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Madde 4 - Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.
KADINA KARŞI ŞİDDET SORUNUN ÇÖZÜMÜNDE ÖNERİLEN AVUSTURYA SİSTEMİ
Türkiye aile içi şiddeti önleme konusunda diğer ülke sistemlerini örnek almalıdır. Pratik sonuçlara yol açması açısından uygulanmaya değer bulduğumuz Avusturya hukuk sisteminde, aile içi şiddeti önlemekle ilgili, Türkiye’den farklı olarak polisin yetkileri bulunmaktadır. 1997 yılında yürürlüğe giren “Şiddete Karşı Koruma Yasası” gereği, polisin şiddetin varlığı halinde şiddet uygulayan eşi 10 gün süreyle evden uzaklaştırma yetkisine sahiptir. Şiddet mağdurunun istemediği durumlarda dahi, polis yetkisini kullanabilmektedir. Şiddet ihbarını şiddete uğrayan birey yapmasına gerek olmadığından, uzaklaştırma kararı neticesi oluşan öfkenin mağdura yöneltilmesi engellenmektedir. Şiddet uygulayan polis nezaretinde evdeki eşyalarını almaktadır. Polisin koruma kararına karşı, ikili bir itiraz sistemi mevcut olduğundan kötü niyetli uygulamalar asgariye inmektedir.
Avusturya uygulamasında, koruma kararı alan polis, müdahale merkezine haber vermektedir. Merkezdekiler, kadını hakları konunda bilgilendirilmektedir. Bu surette şiddet mağduru olan kadına hakları anlatıldığı gibi, gerekli barınma yardımı sağlanması, mümkün olmaktadır. Şiddet mağdurunun Aile mahkemesine dilekçe verilmesi halinde koruma kararı 10 gün daha uzatılmaktadır. Sadece dilekçenin verilmesi sürenin uzatılması için yeterlidir. Polis mahkemeye şiddete ilişkin raporunu fakslamaktadır. Sürenin bitimi halinde boşanma davası neticelenene kadar tedbir kararı uzatılabilmektedir Doktor yada polis raporu yada tanıkla durum belgelenmektedir. Taraflar arasında evlilik bağı bulunmaktaysa, mahkeme nafakaya hükmetmektedir. Ayrıca erkek kendi isteği yada mahkeme kararı ile “erkek şiddeti önleme merkezlerine” gönderilerek belli bir tedavi sürecine de tabi tutulabilmektedir. Aile Mahkemesi hakiminin şiddet uygulayan bireyleri, bu tarz rehabilite merkezlerine gönderme yetkisi bulunmaktadır .
- Bu noktada genel hatlarıyla açıkladığımız Avusturya sistemini başarılı kılan en önemli husus, kanaatimizce polisin şiddet uygulayanı evden uzaklaştırma, yani sıcak şiddeti önleme yetkisinin varlığıdır. Türkiye sadece mahkemelerinin tedbir alma hakkı mevcuttur. Koruma kararı için şiddet mağdurunun yada savcılığın mahkemeye başvurması gerekmektedir. Mahkemelerin halkın gitmekten çekindiği makamlar olması, yasanın uygulanmasını zorlaştırmaktadır.
Karakollar, her mahallede olması hasebiyle şiddet mağduruna çok daha kolay yardım edebilecek kurumlardır. Türkiye uygulamasında ise karakollar, kendilerine yapılan şikayetleri kabul etmemekte, tutanak dahi tutmamaktadırlar. Israr edilmesi halinde ise, şiddete uğrayan bireyi, savcılığa yönlendirmektedirler. Karakolda “kocandır sever de döver de” söylemi ile karşılaşan kadınlar, baştan öğrenilmiş çaresizliğe itilmektedir. Bu nedenle genelde kadın mahkemeye ve savcılığa gitmekten çekinmektedir. Türkiye’de de karakollara “ayak basmayı önleme” yetkisi verilmesi, karakolların aile içi şiddeti önleme noktasında daha işlevsel hale gelmesini sağlayacaktır. Bu uygulama Türkiye’de uygulanabilecek bir sistemdir. Koruma tedbirin 10 günden süreyle de verilebilmesi, olası kötü niyetli uygulamaları da önleyecektir. Sonuçta kişinin bir kaç gün dahi evden uzaklaştırılması, o an için sıcak şiddeti önleyecek ve Aile Mahkemesine başvuru için yeterli imkanı tanıyacaktır. Polis herkesin şikayeti üzerine durum tespiti yaptığından, evden uzaklaştırılan eş, bundan dolay eşini suçlamayacak eve intikam alma yoluna da gitmeyecektir. Yukarıda genel hatlarıyla açıklanan sistem de 1997 yılında Avusturya’da yürürlüğe giren yasa uyarınca 5600 karar verildiği ifade edilmektedir. Türkiye de ise 1998 yılından bu yana 4320 sayılı yasaya dayanılarak verilen koruma kararlarını sayısını öğrenmek mümkün olmamıştır. Buna karşın Aile mahkemelerinde yaptığımız araştırmalar boşanma davalarının sayısal çokluğuna karşın 4320 sayılı yasanın uygulanmasının çok istisnai olduğunu göstermektedir. Karakolun daha etkin hale gelmesi, şiddetle mücadele konusunda daha etkin olması sağlanacaktır.
- Türkiye’nin Avusturya sisteminde örnek alması gereken ikinci husus, kurumlar arası koordinasyondur. Kolluk kuvvetleri ve mahkemeler arasında ciddi bir koordinasyon bulunmaktadır. Polis, delil niteliği taşıyan evrakları faks yoluyla mahkemeye iletmektedir. Bu uygulama kolaylığı işlemleri hızlandırmaktadır. Ayrıca polisin müdahale merkezlerine haber vermesi, kadının psikolojik yardım alması yada sığınma evi temini yada hukuki yardım alması için önemli bir fırsat sağlamaktadır.
- “Şiddeti önleme merkezleri”, kişinin şiddetle başa çıkmasını engellemeye yarayan bir sistemdir. Aslında bu tarz tedavi merkezleri yada psikolojik danışmana gitme zorunluluğunu, Türkiye’de aile mahkemeleri tarafından da gerçekleştirme imkanı bulunmaktadır. Ancak Aile Mahkemesi hakimleri, kuruluş yasalarında kendilerine verilen yetkileri, uygulamada kullanmamaktadırlar. Psikolojik danışma merkezlerine yönlendirme sistemi, Türkiye’de daha fazla uygulanması gereken bir sistemdir.
SONUÇ VE KANAATLERİMİZ
Türkiye’nin de uluslar arası sözleşmelerde yer alan sorumluluğunu yerine getirmesi ancak, aile içi şiddeti önlemek için daha etkin tedbirler alması ile sağlanabilecektir. 4320 SAYILI YASADA DEĞİŞİKLİK YAPILMASININ TEKLİF EDİLMESİ, OLUMLU BİR ADIMDIR. ANCAK FİİLİ ŞİDDETİ ÖNLEME AÇISINDAN YETERLİ DEĞİLDİR. 4. BÖLÜMDE TEKLİF ETTİĞİMİZ DEĞİŞİKLİKLERİN DE YASALAŞMASI GEREKMEKTEDİR. Yasadaki kapsamlı bir değişiklik yapılması ve kamuoyuna duyurulması, bu konuda duyarlılığın artmasını sağlayacaktır. Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi’nin düzenlendiği 6440 kişinin katıldığı bir ankete göre; Ailenin Korunmasına Dair Kanun’dan haberdar olanların oranı, %42.57 iken, haberdar olmayanlar ise %57.43’dür.
Yasa değişikliğin daha kapsamlı hale getirilmesi, akabinde uygulama birliğini sağlamak üzere hakimlerin bilgilendirilmesi, toplumun aile içi şiddeti engellemeye yönelik yasa hakkında bilinçlendirilmesi, şiddet gören bireylerin hukuki yardım alabilecekleri kuruluşlara yönlendirilmeleri, “Baroların Kadın Hakları Merkezlerinin” maddi durumu elverişli olmayan kadınlara ücretsiz avukat tahsis ettiğinin daha geniş kitlelere duyurulması, Sığınma evleri Yönetmeliği’nin bir an önce çıkartılarak belediyelerin yasal sorumlulukları gereği sığınma evleri açmaları ve şiddet gören bireylerin istihdamının sağlanması ile yasanın uygulama alanı genişleyecektir. Uzman kişiler tarafından 24 saat kesintisiz ücretsiz danışmanlık veren bir telefon hattının, daha işler hale gelmesi de yasa değişikliğinin hayata geçirilmesine yardımcı olacaktır. Unutulmamalıdır ki, şiddetin önlenmesinde ilk olarak yapılması gereken, şiddetin varlığı halinde devlet ve üçüncü kişilere kendilerinin de olayın TARAFI olduğu bilincinin kazandırılmasıdır. Aile içi şiddetin varlığı halinde, olaya tanık olan herkes kendisini olayın “tarafı” olarak görmeli ve şiddetin sona ermesi için gerekli tüm yolları denemek zorunluluğunun hissetmelidir. Hiç kimsenin aile içi şiddeti görmezlikten gelme lüksü bulunmamaktadır. Bu bilincinin yerleşmesi, aile içi şiddetin önlenmesindeki en önemli etken olacaktır. Türkiye’deki kadın örgütleri de, kadınlara yönelik şiddete karşı mücadelede belirleyici bir rol oynamaktadır. Sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla, kamuoyunun duyarlılığının artması ve kadınların mevcut yasalar ve mekanizmalar konusunda daha fazla bilgi sahibi olması sağlanabilecektir.
Şiddetin önlenmesi amacına yönelik olan kadın örgütlerinin desteklenmesi için yerel sivil toplum kuruluşlarının kurulması, iletişim ağlarını, araştırmaların ve örnek uygulamaların paylaşımını teşvik edilmesi, duyarlılık kampanyaların başlatılması ve fail ve mağdura yönelik rehabilite programları başlatılması sorunun çözümüne katkı sağlayacaktır. Toplumun en küçük birimi olan aile içinde gerçekleşen şiddetin yol açtığı zararların toplum bünyesinde derin ve kalıcı olduğu, aile içi şiddetin sadece toplum açısından değil birey açısından tehlikeli zararlara yol açtığı, sevgi şefkat ve merhamet görmesi gereken bir yerde şiddete maruz kalan aile bireyinin ruhi yapısında hayatı boyunca silinmesi zor izler kalacağı, bu noktada devletin sorumluluğunun fiili şiddeti önlemek için etkin önlemler almak olduğu göz ardı edilmemelidir.
21/09/2006
Ayrımcılığa Karşı Kadın Hakları Derneği
Hazırlayan: Av. Fatma Benli