Reşat Petek
Eski Cumhuriyet Başsavcısı/ Avukat
Şubat, 2009
Tarihe 28 Şubat dönemi olarak geçen ve öyle anılmaya devam edilen süreç 28 Şubat 1997 de başladı. Refah Partisinin yerel yönetimlerde iktidar olmasıyla başlayan ve yükselişle devam eden siyasi süreç genel seçimlerden birinci çıkmasıyla yeni bir boyut kazanmıştı. Bu başarıyı küçük düşürme çabasında olanlar, Refah Partisinin en fazla oranda oy aldığını dillendirmek yerine, diğer tüm partiler ve tabanları aynı düşüncedeymiş gibi, halkın yüzde sekseni Refah Partisine karşı demeyi tercih etmişlerdi. Demokrasi oyununun kuralları gereği Necmettin Erbakan’ın Başbakanlığında Refah-Yol hükümeti kuruldu ve güvenoyu aldı. Daha sonra, halkın iradesi ile iktidara gelenlerin, hukuk ve demokrasi dışı yöntemlerle nasıl iktidardan uzaklaştırıldığını gördük. Meclis desteği olmamasına rağmen Mesut Yılmaz’a “altın tepside iktidar”ın nasıl sunulduğu sorularının cevabı ise 12 yıl sonra bu günlerde 28 Şubat aktörlerinin sesinden verilmeye başlandı.
28 Şubat sürecindeki hukuk ihlalleriyle ilgili söylenecek ve yazılacak çok şey var. Ancak biz bu yazımızda bizzat yaşadığımız olaylardan örnekler aktarmaya çalışacağız. O dönem üniversitelere başörtülü öğrenciler YÖK’ün ve rektörlerin talimatlarıyla alınmayarak eğitim hakları engellenmeye başlanmıştı. Başörtüsü yasağı tamamen keyfi bir uygulamaydı. Hukuki dayanakları yoktu. 12 Eylül Askeri darbesinden sonra özellikle 1980’li yılların ikinci yarısında uygulanmaya başlanan başörtüsü yasağına karşı, dönemin Özal iktidarı idari olarak engel olamadığı için yasal düzenleme yapılmıştı. 2547 sayılı YÖK Kanunu Ek.17. maddesi ile yükseköğrenim kurumlarında kılık kıyafetin serbest olduğu açıkça yasada yer almıştı. Buna rağmen kanunlara aykırı genelgelerle yasak tekrar ve daha sıkı bir biçimde uygulamaya konulmuştu. Yozgat Fen Edebiyat Fakültesinde okuyan altı öğrenci hazırladıkları bir dilekçeyle şikâyette bulundular. Cumhuriyet Başsavcısı olarak dilekçelerini aldığımda, öğrencilerden biri bütün saflığı ve samimiyetiyle Ek.17.maddeyi göstererek “bu kanun değil mi neden uygulanmıyor, siz Başsavcı olarak bu kanunun uygulamasını neden sağlamıyorsunuz?” demişti.
Dilekçeyi alarak yasal soruşturma başlattım. Anayasa ve kanunlarda eğitim özgürlüğünün engellenemeyeceği, engelleyenlerin suç işledikleri o kadar açık olarak yer alıyordu ki, şikâyetçi öğrencilerin haklı olduklarında hiç tereddüt yoktu. Fakülte dekanlığından resmi yazı istedim ve uygulanan yasağın hukuki dayanaklarını sordum. Dekanı eğitim özgürlüğünü engellemek suçundan savunmasını almak üzere davet ettim. Savunmasında ileri sürdüğü özürler kabahatinden de büyüktü, “(başörtüsünün) kanunen serbest olduğunu ben de biliyorum ama YÖK’ün emri ne yapayım” diyordu. Kendisine Anayasa gereği kanunsuz emrin yerine getirilmeyeceği, aksi halde sorumluluktan kurtulamayacağını hatırlattığımda verebilecek cevabı yoktu. Aynı şekilde kanunsuz emir veren Erciyes Üniversitesi Rektörünün de savunması aldırdım. Rektör ve dekan hakkında Anayasa ve kanunlara aykırı olarak emir ve talimat vermek suretiyle eğitim özgürlüğünü engellediklerinden dolayı cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açtım. Yargılanma süreci başlamış oldu. Bu dava Türkiye’de bir ilkti. Bazı yerlerde başörtü mağdurları hakkında dava açılarak baskılar zulme dönüşürken, keyfi yasakçılara karşı açtığımız dava ile hukuk devleti çatısı altında yaşadığımızı kimsenin hukuku çiğneyerek keyfi hareket edemeyeceğini, aksi halde yasaların öngördüğü cezalara çarptırılacaklarını anlatmaya çalışmıştık.
Hukukun Askıya Alındığına Şahit Oldum
Başlattığım soruşturma gündeme gelir gelmez, YÖK Başkanı Kemal Gürüz’den, Barolar Birliği Başkanına, bazı siyasilerden köşe yazarlarına kadar şahsıma hakarete varan açıklamalarla belden aşağı vuran yıpratma, yıldırma ve baskılar gelmeye başladı. Cumhuriyete ve cumhuriyetin niteliklerine karşı bir savcı olduğum yazıldı. Eşimin kıyafetinden kızımın okuduğu okula kadar kendilerince “irticai suç”(!) olarak gördükleri çamur atma mekanizmalarını harekete geçirdiler. Ben ise bağımsız yargı mensubu olmanın güvencesiyle soruşturmama devam edip davayı açtım. İsnad ve iftiralara baskılar eklenmeye başladı. Adalet Bakanlığı, 28 Şubat’ın illegal kuruluşu BÇG’nin ( Batı Çalışma Grubu) talimatıyla hakkımda soruşturma başlattı. Dava dosyası incelendi. Müfettişler “her şey hukuka uygun. Yapacak işlem yok,” dediler. Ama yenileri gönderildi. Yine aynı sonuç çıktı: Her şey hukuka uygundur.
Denetçiler savunmamı alacak bir kanunsuzluk bulamadılar. Yaptığım soruşturma ve açtığım dava kanunlara uygundu. Ama kuruluşu yasalara aykırı BÇG’nin brifingleriyle vesayet altına alınmış bazı üst düzey görevlerdeki yargı mensuplarının anlayışına göre dava açmakla büyük suç işlemiştim. Onların gözünde irticacılara destek vermiştim. Cezalandırılmam gerekirdi. Cumhuriyetin tehlikede olduğu zamanlarda hukukun askıya alınıp emir ve talimatlarla işler yürütülmeliydi. Adalet Bakanlığında üst düzey bir görevliye, ‘yaptığım işte hukuka aykırılık yok nedir bu baskılar?’ dediğimde, “Başsavcım Ek.17. maddeyi biz de biliyoruz ama bunu uygulamanın zamanı mıydı şimdi, geleceğini mahvettin” dedi. O zaman bir kez daha anladım ki adaletle hükmetmenin ne derece faziletli olduğuna inanmayanların nazarında, mevki-makam elde etmek için hukuk askıya alınmalı, adalet ötelenmeli, mazlum ve mağdurlara kapılar kapatılmalıydı. Bizden istenen buydu. Kanunları görmeyecektik. Başörtüsüyle eğitim görmek isteyen kızlarımıza, ‘eğitime devam etmek istiyorsanız laik-çağdaş görünümlü kıyafetle gelmelisiniz’ diyecektik. Israrcı olurlarsa, ‘bu konu bizi aşar YÖK bilir’ diyecektik. Daha da ısrar ederlerse laikliğe aykırı davranışta bulunmak ve eğitimi engellemek suçlarından haklarında dava açacaktık. Allah’a şükürler olsun ki, mevki-makam sevdasına bu hukuk dışı uygulamayı yapmadık.
Hukuku Uygulayana Haddini Bildirmek
Düdük çalmış demokrasi oyununa ara verilmişti. Oyunun kuralları darbeciler tarafından konuluyordu. Halkın oylarıyla iktidara gelmiş olanlara, 28 Şubat 1997 günlü MGK toplantısında verilen 18 maddelik direktifler, bundan böyle 28 Şubat Kararları olarak anılacaktı. 27 Mayıs 1960’ların ve 12 Eylül 1980’lerin sıkıyönetim bildirileri gibi, evrensel hukuk, anayasa ve yasalardan önce bu kararlar geliyordu. Siyasetçi, idareci, akademisyen, mülki amir, yargı mensubu kim olursa olsun 28 Şubat kararlarını öncelemeliydi. Aksi hareket edenlere de haddini bildirmek gerekiyordu. Başörtüsü irtica simgesi olarak ilan edilmişti. Kamu görevlileri fişlenirken eş ve çocuklarının başörtülü olup olmamaları araştırılması gereken ilk konuydu. Hukuksuz yasakların yürütmesini durduran idari yargı hakimleri ise görevlerinden başka yerlere sürgün ediliyordu. Hukuku uygulayanlar cezalandırılmalıydı ki, yeni uygulayıcılar cesaret edemesin. Hukukun askıya alındığını anlamak istemeyen, düdük sesini duymamakta ısrar eden Yozgat Cumhuriyet Başsavcısı da bir bahane bulunup cezalandırılmalıydı.
Açtığım davada kanunsuzluk bulamayanlara kesin talimat verilmişti. Kim tarafından nasıl verildiği belli olmayacak “bilgi notu” müfettişlere ulaştırıldı. Talimatlar verildi. Konu bulunmuştu. “Neden dava açtın” diye soramayanlar bu defa “neden dava açmadın” diyeceklerdi. Konu, “yerel bir gazetede çok önce yayınlanan bir köşe yazısında, TSK’ne hakaretler içeren cümleleri niçin görmedin ve neden yazarı hakkında dava açmadın?” sorusuydu. Müfettişler raporlarını hazırladılar ve hakkımda görevi ihmal suçundan dava açıldı. Görevim gereği Yargıtay’da yargılandım.
Brifing Almış Savcı Savunmayı Dinlemeden Mütalaasını Hazırlamış
Dosyamda hangi makamdan verildiği belli olmayan, aleyhime iddialarla dolu, A4 kâğıdına yazılmış, imzasız “bilgi notu” başlıklı bir doküman vardı. Hukuk dışı yöntemle elde edilmiş bu belgenin dosyada bulunmaması gerekiyordu ama hukuk askıdaydı. Diğer bir hukuk dışılıkla, Yargıtay’da savunmamı verdiğimde karşılaştım. Yeni savunmamı yaparak taleplerimi ilettim. Mahkeme heyeti mütalaasını hazırlamak üzere dosyayı iddia makamına, yani savcıya vermek istediği sırada savcı söz aldı ve “benim mütalaam hazır” dedi. Ajandasının arasından daktilo edilmiş bir sayfa yazı çıkardı ve cezalandırılmam yönünde talepte bulundu. Yargı sürecini bilmeyenler için buradaki anormallik anlaşılmayabilir. Ancak şu kadarını açıklamam gerekirse, savcı benim savunmamı hiç dikkate almadan söyleyeceklerini önceden yazarak gelmişti. Yazdı mı, yazdırıldı mı hala bilmiyorum. Hak hukuk gökyüzündeki yıldızlar gibi uzaklarda kalınca, derdimizi kimseye anlatamadık.
Yargılama sonunda hiçbir ceza almadan, tayinlerle daha alt görevlere atanmakla mesleğimi tamamladım ve kendi isteğimle emekli oldum. Halen de avukatlık yapıyorum. Bu ayrıntı şu bakımdan önemli, ceza alıp mağdur edildiğim söylenerek hakkı ve hukuku üstün tutma mücadelesi verenlerin önünü kesmede örnek verilmeyi asla istemem.
“YÖK Kanunu Ek.17. Madde”nin Yasağa Gerekçe Olamayacağına Dair Kısa
Bilgilendirme
İnsanımıza ve milletimize kendi zihinlerindeki hayat tarzını zorla benimsetmek isteyenler, devlet içinde derin bir yapılanma oluşturmuşlardır. Kuralları onlar koyar. Çıkarılan yasalar, yönetmelikler onların koyduğu kurallara hizmet ediyorsa, hukukun üstünlüğü, kanun hâkimiyeti savunulur. Kanunlar olabildiğince keyfi yorumlarla amaçlarına hizmet için kullanılır. Yıllardır bazı sözde hukukçu, siyasetçi ve idareciler tarafından kılık kıyafet kanunundan bahsedilir. Başörtüsü yasağının da çoğu kez kılık kıyafet kanunundan kaynaklandığı söylenir. Bu kocaman bir yalandır. Bu memlekette ne dün ne de bugün kılık kıyafet kanunu diye bir kanun yoktur ve tarihte de olmamıştır. Ama ne yazık ki, cumhurbaşkanlarından bakanlara, valilerden rektörlere mürekkep yalamış pek çok aydın ve idarecimiz, olmayan bir kanunu hep dillerine dolamışlardır. Son on beş yıldır da Ek.17.maddeyi başörtüsü yasağına gerekçe olarak gösterdiler. Hala da aynı sakat mantık bazılarınca sürdürülüyor. 2008–2009 öğretim yılında Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesinde derslere şapkalı olarak giren 14 öğrenciye savunma vermeleri için Dekanlıktan gönderilen yazıda, “derslere başları örtülü girerek ek.17.maddeyi ihlal ettikleri” ileri sürülüyor. Ek.17.madde ise, “yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak şartıyla yükseköğrenim kurumlarında kılık kıyafet serbesttir” diyor. Bu maddede anlaşılmayacak bir taraf yok ama önce anlama niyeti olmalı.